BİZİ BİZ YAPAN DEĞERLER
Değerli Mü’minler!.. Cenab-ı Allah, insanoğlunu eşref-i mahlûkat olarak yaratmış yani yeryüzünün en şerefli varlığı kılmış… İnsanı kendisine kullukla vazifelendirmiş… Bir de insanoğlunu akılla nimetlendirmiş… Ama aklıyla, kendi haline de terk etmemiş… Gönderdiği Peygamberlerle doğrunun, iyinin ve güzelin nasıl olacağını, olması gerektiğini göstermiş… Kur’an’daki ifadeyle,
إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ
vurgusuyla, bütün Peygamberler, İslam Dinini, yani barışı, emniyeti, huzuru tesis edecek olan ilke ve prensipleri insanlığa ulaştırmaya çalışmışlar…
Peygamberlerin tebliğ ettiği bu ilahi hakikatlere kulak veren insanlar, Allah’ın dinine gönül veren insanlar; hep var olabildiği gibi, maalesef, Hz.Adem Peygamber’den itibaren, yani insanlık tarihi boyunca, yeryüzünde bozgunculuk çıkartan, fesada neden olan, teröre neden olan, kan döken, kan dökmeye arzulu ve istekli olan insanlar da hep var olagelmiş…
Müslümanlar kendileri yapmakla yükümlü oldukları görevleri yapmaları gerektiği gibi… Aynı zamanda yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkartan, kan döken insanların oyunlarını bozmak, onların zulümlerini durdurmak, yapmaya çalıştıkları kötülüklerin netice almaması için varlık göstermekle yükümlüdür…
Ve bu bozguncu karşısında, bu fesat ehlinin karşısında hep insanları ıslaha, iyiliğe, huzura kavuşturmak için var olan inançlı insanlar da bulunmuş…
Değerli Kardeşlerim!.. Cenab-ı Allah’a ne kadar şükretsek, hamd etsek az… Biz; tarihten günümüze kadar; hep yeryüzünde huzuru… Yeryüzünde iyiliği… Yeryüzünde güvenliği… Yeryüzünde emniyeti… Yeryüzünde barışı tesis etmek için çabalayan ve uğraşan bir milletin evladıyız elhamdülillah…
Bizim ecdadımız her zaman fitneyi-fesadı ortadan kaldırmak için, barışı ve huzuru temin edebilmek için var olmuşlar… Tabii; bu mücadeleyi verirken terörün karşısında, fesat ehlinin karşısında varlık mücadelesini sürdürürken, temel bir takım ilkeleri hep ön plana çıkartmışlar…
Bizi biz yapan ecdadımızı ve bizi ayakta tutan bu ilkeleri kısaca hatırlamaya çalışalım… Ve ardından; millet olarak, ülke olarak içinde bulunmuş olduğumuz bu atmosferde bize düşen vazifelerimizi ve sorumluluklarımızı hatırlayalım…
Değerli Kardeşlerim!.. Biz millet olarak her zaman, tarihten günümüze Allah için, Cenab-ı Allah’ın adının yeryüzünde var olup yayılması için mücadele eden insanlar olmuşuz… Allah’ın rızasını kazanmanın dışında, Allah’ın dininin rahat ve huzurla yaşanması dışında verilen hiçbir mücadelemiz olmamış bizim…
Bizim hiçbir zaman başkasının toprağıyla, malıyla-mülküyle, başkasının imkânlarını devşirmek, almak ve kazanmakla alakalı hiçbir düşüncemiz olmamış… Ve bu gün de yok hamdolsun…
Bu gün bizim şerefli ordumuzun, Peygamber Efendimizin ismiyle vasıflandırdığımız Mehmetçiklerimizin verdiği her mücadele, Allah için verilen mücadeledir… Çanakkale’de de böyleydi… Bu toprakların bize emanet edilmesi için verilen Kurtuluş Savaşı mücadelelerinde de böyleydi…
Çanakkale Harbi esnasında, o savaşta müttefikimiz olan, Alman ordusunun komutanı cepheleri geziyor…
Cepheleri gezerken, karşılaşmış olduğu askerlere, “Niçin buradasınız?” diye soruyor “Niçin mücadele ediyorsunuz?..” Öyle ya; ülkenin dört bir yanından, her yaşta insan, her şeyini geride bırakarak, bir amaç ve gaye ile mücadele ediyor… “Nedir amacınız, gayeniz?.. Burada bulunma nedeniniz?..” Karşılaştığı her askerin verdiği cevap aynı oluyor… “Allah için buradayız!..” “Allah’ın dininin selameti için buradayız… Allah’ın dinine inanan Müslümanların huzuru için buradayız…” Herkesten aynı cevabı alan ve işiten Alman komutan, yanında bulunan bizim komutanlarımıza dönerek diyor ki; “Hiç endişe etmeyin!.. Varlığı, amacı ve mücadelesi Allah için olan bir ordu asla mağlup olmaz!..”
Dün“Allah için burdayız” diyen ruhla bu gün “İslam güneşinin olduğu her yere” diyen ruh aynı ruhtur işte…
Değerli Mü’minler! Bizim bu gün sınırın ötesinde mücadele eden Mehmetçiğimizin amacı ve gayesi de bu… Allah’ın dinine inanan insanların selameti ve huzuru yani… Huzuru bozmaya çalışan insanlara Allah için dur demek için… Ve nasıl ki, tarihin her döneminde Allah için mücadele eden insanlar ve ordular muzaffer olduysa, Mehmetçiğimiz de her zaman muzaffer olacak inşallah…
Bizi biz yapan, bizi kıymetli yapan, bizi muzaffer kılan bir diğer vasfımız da şudur… Biz vatan için her şeyini vermeye hazır olan bir milletin evladıyız… Tarihin her döneminde bu böyle olmuş… Ölümden korkmayan dedelerimiz, İstanbul’un burçlarına bayrağını dikmişti… Üzerine atılan ve dökülen oklara rağmen, kızgın yağlara rağmen; İslam’ın bayrağı burçlara dikilmiş, Peygamber müjdesine erişilmiş, Kostantiniyye İslambol olmuştu… Anadolu’nun toprakları Müslümanlara her şeyini vermeye hazır olan, mert dedelerimiz ve ecdadımızın mücadelesi neticesinde açılmıştı… Aynı ruhla Çanakkale geçilmez kılınmıştı…
“Sağ kolumu verdim ama sol kolum duruyor, ben onunla da mücadele etmeye hazırım” diyerek gözünü kırpmadan düşmanla çarpışmaya devam eden, bir neslin torunlarıyız biz… Bize değer katan, anlam katan, kıymet veren hususlardan biri bu…
Çanakkale harbinde müstahkem mevki komutanımız Cevat Paşa, askerlerini kontrol ederken, bir askerinin yanına yaklaşır… Askerde bir hareketlenme, bir değişiklik olmaz… İyice yaklaşır askerinin yanına ve selam verir… Hızla toparlanan asker, komutana tam doğru değil de, biraz yan durur… Bu halinden, askerin gözünde bir problem olduğunu anlayan Cevat Paşa sorar askere…
“Evladım!.. Hayırdır, gözüne bir şey mi oldu?..” Cevap verir asker… “Bir şey yok komutanım… Gözüm görmüyor, ama üzülmeyin, göreceğini gördü” der…
Gözünü verirken, elini verirken, kolunu verirken hiç ardına bakmaksızın bunları vermeye hazır olan, vatan için her şeyinden vazgeçmeye hazır olan bir milletin evladıyız biz… Çanakkale’de öyleydi… Sakarya’da da, Dumlupınar’da da öyleydi… 15 Temmuz’da da milletçe aynı duyguyu yine gösterdik elhamdülillah… Tankların önüne hiç gözünü kırpmadan yatan şehitlerimiz, gazilerimiz, kardeşlerimiz oldu… Eline aldığı satırla, adeta üzerine bomba yağdıran helikopterlere yiğitçe meydan okuyan şehitlerimiz oldu… Birazdan kendisinin şehit edileceğini bile bile vatan hainine kurşun sıkan Ömer Halis Demir’lerimiz oldu… Bizi biz yapan, bizi güçlü kılan; vatan için her şeyini vermeye hazır olan bir milletin evladı olmamızdır işte…
Bu gün, işte haberlere yansıyor… Bizim huzurumuz için, ezanın dinmemesi, bayrağın inmemesi, namusumuza halel gelmemesi, Kur’an’ın gür sedasının daim olması için mücadele eden askerimiz düğüne gider gibi göreve gidiyor… Hiç bir korku, hiç bir endişe, hiçbir ürperti yok… İşte bizi biz yapan en önemli gücümüz, gözünü kırpmadan mücadeleye giden, vatan için her şeyini vermeye hazır olan bir milletin evladıyız biz…
Ve yine hiç şüphesiz ki, bu memleketin her ferdi bu duygu içerisinde hareket etmekle birlikte, bizi biz yapan en önemli değerlerimizden, gücümüzden biri de… Evladını vatan için kurban etmeye hazır annelerin olması… Kurbanlık koçu kınaladığı gibi, cepheye gönderdiği Mehmet’ini kınalayarak gönderen anneler… Evladının şehadet haberi geldiğinde “Vatan sağ olsun” diyebilen anneler… “Şehit annesi oldum, gazi annesi oldum… Evladım şehit oldu” diyerek huzurlu olan anneler… Hatırlayın; “En önde değil de, arkada şehit olursa, evladıma hakkımı helal etmem” diye bütün dünyaya haykıran anneler…
Yeri geldiğinde gözünü kırpmadan, evladıyla beraber cepheye mermi taşıyan, cephede savaşan ve mücadele eden Nene Hatun gibi anneler… Evladını, eşini vatanı işgal etmek isteyenlere dur demek için gönderirken, onunla beraber hiç çekinmeden meydana çıkan, vatanı işgal etmek isteyen insanların karşısında imanıyla dimdik duran anneler… Ve evlatlarının muzaffer olması, vatana sıkıntı gelmemesi için secdeye kapanıp dua eden, gözyaşı döken anneler…
Bizi ayakta tutan, bizi yetiştiren annelerimizdir… Annelerimizin bize verdiği ruhtur… Bize kazandırdığı imandır… Bizi taşırken yapmış olduğu kulluğun maneviyatıdır… Annelerimizin bizim ardımızdan gece yarılarında yapmış oldukları dualardır… Bizim için dökülen sessiz gözyaşlarıdır… Bizi biz yapan, bizi ayakta tutan en önemli kuvvet unsurumuz, hiç şüphesiz ki, annelerimiz, annelerimizin bizim üzerimizdeki hakkı ve emekleridir…
Değerli Mü’minler!.. Bizi güçlü kılan, bizi tarihten bu güne muzaffer kılan en önemli hususlardan bir tanesi de, hiç şüphesiz ki, bizim merhamet sahibi bir milletin evladı olmamızdır… Biz İslam Dininin öğrettiği ve getirdiği temel ilkelerden hareketle, savaşın bile hukukunu koyan ve ona uyan bir milletin evladıyız…
Karşısında kendisine silah çeken, kılıç çeken, mücadele eden insanların dışında hiçbir varlığa dokunmayan bir anlayışın temsilcisiyiz… Kadına zarar vermeyiz biz… Hiç kimsenin namusuna dokunmayız biz… Çocuğu katledemeyiz biz…
Bakın; iki gün önce yapılan saldırıda daha gencecik mühendislerimizin şehit olduğu haberini aldık… Bir tarafta evlatlarımızın canına kast eden hainler… Ve bunların karşısında, onların bu eylemine dur demek için varlık gösteren bizim askerimiz…
Değerli Kardeşlerim!.. Biz cephede savaştığı düşmanına bile merhamet gösteren… Onun yarasını bile saran bir ecdadın torunlarıyız… Cephede düşmanın ekmeği bitmiştir diye, düşman mevzilerine ekmek atan bir milletin evladıyız biz…
Bir Fransız Yüzbaşı, Çanakkale Savaşından sonra, Çanakkale’de yaşadığı bir hatırayı anlatıyor Diyor ki; “Çatışmaya ara verildiği bir esnada, bir Fransız askerinin başında bir Türk askeri gördük… Fransız askerinin yarasını sarmaya çalışıyordu… Yanına gittik, ne yapmaya çalıştığını sorduk… Askerimizin yarasını sarmaya çalıştığını anlattı…
Yanımızdaki tercümanla neden bunu yaptığını sorduk… Zira kendisi de yaralıydı Şu cevabı verdi bize” diyor… ‘Kendi yaramla meşgul olurken karşıdaki bu Fransız askerinin çırpınışın gördüm… Yanına gittiğimde cebinden çıkarttığı yaşlı bir kadının fotoğrafına bakıyordu… Annesi olduğunu düşündüm… Beni geride bekleyen kimse yok… Belki bu geri döner de annesine kavuşur diyerek, kendi yaramı bıraktım, bunun yarasını sarmaya başladım’ diye cevap verdi… Çanakkale’de çatıştığımız ordunun bu özelliğini unutmam” diye anlatıyor Fransız yüzbaşı…
İşte biz buyuz Değerli Kardeşlerim!.. Düşmanının bile, çatışma durduğunda, yarasını saran bir milletin evladıyız biz… Ve biz umutla, ümitle beklenen bir milletin evladıyız… Bizim askerlerimiz, hatırlayın, bir kaç yıl önce Afrin’e girdiğinde, oranın yaşlıları tarafından “Nerede kaldınız?” diyerek sevgiyle karşılandı… Çocukları tarafından umutla karşılandı… İnsanları elinde bizim bayrağımızı sallayarak karşıladı… Terörün hüküm sürdüğü sınır ötesindeki birçok bölgede, bizim askerimizin devriyeye çıktığı zaman, sevinç çığlığı atan insanlar görüldü… Çünkü herkes biliyor ki, biz sivile dokunmayız…
Yabancı bir yayın organı yayınlamıştı… Teröristler; vatanımıza, birliğimize, beraberliğimize kast eden hainler, sivil kıyafetlerle savaşıyor askerimize karşı… Soruyor muhabir ona… “Neden sivil kıyafetle çatışıyorsun?” diye… “Elinde silahın var… Neden sivil kıyafetle savaşıyorsun?” “Çünkü Türk askeri sivillere zarar vermiyor” diye cevap veriyor…
Bizim düşmanımız da biliyor bizi… Bizim merhametimizi… İşte bu merhamet bize güç katan, bize anlam katan ve Allah’ın izniyle bizi muzaffer kılacak olan bir güçtür…
Ve yine biz; savaşta bile, ölüme giderken bile hakkı ve hukuku gözeten bir milletin evladıyız… Bu tarihin her döneminde böyle olmuştu… Cephede ölüme giderken, ölüm için son nefeslerini verirken, kendinden daha sıkıntılı olduğunu düşündüğü kardeşine, dudaklarına alacağı suyu almayıp, onu tercih eden insanların anlayışından geliyoruz biz…
Çanakkale’de şöyle bir hadise yaşanır… Yaralıların toplanmış olduğu bir mekânda, yaralı bir asker, son nefesini vereceği esnada bir şeyleri anlatmaya çalışır…
Askerinin bir şeyleri anlatma telaşı içerisinde olduğunu gören komutan, askerine doğru eğilir ve ona kulak verir… Zorlanarak şu cümleler dökülür son cümleleri olarak, yaralı askerin dudaklarından…
“Ben Lapseki’li İbrahim onbaşıdan bir mecit borç aldım… Ancak kendisini göremedim… Belki ölürüm… Onu da veremedim… Söyleyin, hakkını bana helal etsin…” Ölüme giderken bir mecit borcunun derdiyle dertlenerek şehit olan bu askerini alnından öperek ahirete uğurlayan komutan; “Ardından yaralıların üzerinden çıkan malzemeleri toplarken elime bir not iliştirildi” diyor… “Notu okur okumaz ayakta duramaz ve yere düşer oldum” diyor… Notta şu yazıyordu:
“Ben Beybaş köyünden Halil’e bir mecit borç vermiştim Belki ölürüm… Beni göremez… Rahat olsun, hakkım helal olsun…” Anladınız değil mi, bu not da Lapseki’li İbrahim’e ait…
Biz ölüme giderken bir mecit borcun derdiyle dertlenen bir milletin evladıyız… Bu gün farklı mı?.. Hayır… İşte bizim askerimiz, sınır ötesinde terörle mücadele ederken, televizyonlara yansıdı… Bir evin içerisine giriyorlar… Terk edilmiş bir ev bu… Evden çay kullanıyorlar… Şeker kullanıyorlar… Ve kullanmış oldukları çayın ve şekerin bedelini, parasını oraya bırakıp gidiyorlar…
Bizi biz yapan değerler bunlar işte… Bu kadar haine rağmen, bizim yıkılmamamızın nedeni bu işte… Bizi muzaffer kılacak olan, bizi güçlü kılacak olan değerler bunlar… O yüzden bizi yıkamıyorlar, yıkamayacaklar inşallah… O yüzden biz tarih boyunca hep muzaffer olduk… Hep muzaffer olacağız inşallah…
Değerli Kardeşlerim!.. Bu gün millet olarak büyük bir mücadelenin, ülkemize ve milletimize yönelik yapılan hain planları bozmak için büyük bir mücadelenin içindeyiz… Ülkeler, milletler tarihin farklı dönemlerinde sorumluluğu, ağırlığı büyük olan farklı zaman dilimlerinden geçerler… İşte öyle bir zaman dilimindeyiz… Bu memleketin her ferdi olarak üzerimize düşen, yapmamız gereken vazifeler var…
Bir kere, her şeyden önce böyle zamanlarda asla sen ve ben kavgasını gütmeyeceğiz… Birlik ve beraberliğimize halel getirmeyeceğiz… Aramızdaki sevgi köprülerini yeniden inşa edeceğiz… Birbirimizle kenetleneceğiz… Birbirimizle mücadele ederek enerjimizi boşa harcamayacağız…
Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor…(ENFAL;46)
وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ
وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
“Allah’a ve Rasulüne itaat edin”
وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ
Birbirinizle mücadele edip çekişmeyin… Birbirinizle mücadele ederek zaman kaybetmeyin… Enerjinizi birbirinizin üzerinde kullanmayın… Böyle yaparsanız;
وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ
“Gücünüz gider diyor Cenab-ı Allah Güçsüz kalırsınız…”
وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
“Ondan sonra, güçsüz kalmanın ardından boyun bükersiniz… Sabretmek zorunda kalırsınız… Hâlbuki; güçsüz kaldıktan sonra sabretmek zorunda kalacağınız yere, zorluğa ve sıkıntıya karşı bir birinizle kenetlenerek sabredin…”
Malumunuz Cenab-ı Mevla, yine;
وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ
“buyuruyor Kur’an-ı Kerim’de… “Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız… Bölünmeyiniz… Tefrika çıkartmayınız… Parçalanmayınız” diyor…”
Değerli Mü’minler!.. Ehl-i Küfrün amacı bizi farklılıklarımızı kullanmak suretiyle birbirimize düşürmektir her zaman… Buna fırsat vermeyeceğiz inşallah… Müslümanların bir vücudun organları gibi olma anlayışını, Peygamberimizin bu tavsiyesini hatırlayarak, birbirimizle daha fazla kenetleneceğiz inşallah…
Biz bu vatanı Lazıyla, Çerkeziyle, Türküyle, Kürtüyle, Arabıyla; birbiriyle kenetlenmiş olan dedelerimizin emaneti olarak aldık… Ve gelecek nesillere aynı ruh, aynı kenetlenmeyle taşıyacağız inşallah… Hiçbir güç ve kuvvet bizim aramızda tefrika çıkartmaya muktedir olmayacak…
Değerli Kardeşlerim!.. Farklı düşüncelerimiz, farklı yaşantılarımız, farklı pratiklerimiz olabilir… Ama her zaman birlik olmalıyız… Bu noktada her birimiz duyarlı olmalıyız…
Ve ikincisi; millet olarak her birimize düşen bir başka vazife, hiç şüphesiz ki, maddi ve manevi üzerimize düşen görevleri yapmak… Ordumuz, askerimiz verdiği ve vereceği mücadele ile üzerine düşen maddi görevi yapıyor… Biz de manen yapmaya devam edeceğiz… Dua edeceğiz… Secdeye kapanacağız; bu milletin selametini ve huzurunu isteyeceğiz…
Bu milletin İslam’ın bayraktarı olduğunu unutmayacağız… Unutmayın; bu millet her zaman, dünyanın her yerindeki mazlumlar tarafından; beklenen ve umut bağlanan olmuştur…
Sözlerimi; bu konuda yaşanan, hem de daha yakın zamanlarda yaşanan iki hadiseyi anlatarak bitireyim…
Birincisi 1990’lı yıllarda Bosna’da yaşanıyor… İkincisi Suriye’ye yapılan sınır ötesi harekatların birinde yaşanıyor…
Bosna savaşından sonra bizim ordumuz köylere yardımlar götürüyor… Bu yardımlar yapılırken köylerden liste alıyorlar… Kimlere yardım edilecek listesi… Bir köye gidiyorlar…
Köyde listeye göre dağıtım yapılıyor… Fakat köyün ileri geleni diyor ki; “Biz size yardıma muhtaç olanların listesini verdiğimiz zaman, evi köyün dışında olan bir teyzemiz var… Onu unutmuşuz… Ona da yardım verebilir misiniz?” diyorlar… Bosna-Hersek köyleri bizim buraların köyleri gibi çok dağınıktır… Bizim subaylarımız “Hay, hay” diyorlar… Hemen yardım kolilerini omuzluyorlar… Mevsim kış, kar diz boyu… Güç bela eve ulaşıyorlar ve kapıyı çalıyorlar… Kapı açılıyor, yaşlı bir teyze, daha açar açmaz, “Türk müsünüz?” diye soruyor… Bizimkiler “Türküz” deyince… “Geleceğinizi biliyordum” diyor…
İkincisi Suriye sınır ötesi operasyonunda yaşanıyor… Ordumuzda halen görevde olan ve adı Miraç Emir olan bir binbaşımız anlatıyor bunu "Operasyondayız ” diye başlıyor anlatmaya bu binbaşımız… “Bir çocuk koşa koşa geldi Arkasından dedesi ve nenesi tutmaya çalışıyor, tutamıyorlar Kollarını açmış bana koşuyor Önce sarıldı Dizlerim üzerine çöküp sıkıca ben de sarıldım Heyecanla bir şeyler söylemeye başladı Ellerini açıp 'Muhammed' diyor Tebessüm ediyordum, ama çocuğu anlayamıyordum Yine aynı cümleleri kuruyor, gözlerinden yaş akıyordu Ama mutlu görünüyordu Yine anlamadım
Üçüncü defa yine aynı cümleleri kurdu Geriye dönüp, askerlere seslendim "Dilinden anlayan var mı?.." Bir ses "Ben anlıyorum komutanım" dedi Yanıma gelip çocukla konuştu Çocuk ona heyecanla bir şeyler anlattı Gözlerinden yaş akıyor, çocukla konuşan Abdullah uzmanın da gözleri yaşardı Komutanım "Çocuk anne, babasını, ablasını ve iki abisini hava saldırısında kaybetmiş Sonra her gün dua etmiş Bir sürü dua ettim" diyor Hastaneden çıktıktan bir süre sonra da rüyasına Peygamber Efendimiz girerek kapılarını çalmış ve "Ordumla geleceğim çocuk, sil gözyaşlarını" demiş O gün bu gündür çocuk hep bizi bekliyormuş O zaman daha iyi anladım ki; biz Alem-i İslam'ın son umuduyuz" diyor Miraç Emir Binbaşı…
Evet; Değerli Kardeşlerim!.. Bizim geleceğimizi bilen milyonlar var yeryüzünde… Gazze’deki, Lübnan’daki de bizim geleceğimizi biliyor… Halep’teki de bizim geleceğimizi biliyor… Musul’daki de bizim geleceğimizi biliyor… Türkistan’daki de bizim geleceğimizi biliyor… Pakistan’daki de bizim geleceğimizi biliyor… Makedonya’daki de bizim geleceğimizi biliyor… Bizim sancağın gölgesi o kadar kuvvetli düşüyor ki yeryüzüne, her mazlum o sancağın gölgesinin umuduyla yaşıyor… Bosna’daki o teyze bizi nasıl bekliyorsa, Suriye’deki o çocuk bizi nasıl bekliyorsa… Milyonlarca teyze ve çocuk bizi bekliyor…
