Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

Dünyevileşmek: Dünyanın Kalbe Yerleşmesi

İsmail Sezkin

DÜNYEVİLEŞMEK


Değerli Mü’minler!.. Bizleri ve bütün mevcudatı yaratan Cenab-ı Allah; insanoğlunu hayvanat, nebatat, cemadat; hepsiyle birlikte yeryüzü dediğimiz, arz dediğimiz bir yere yerleştirdi… İşte biz bu yeryüzünde yaşıyor, gündelik ihtiyaçlarımızı gideriyoruz… Doğumla başlayıp, ölüme kadar giden bu yolculuk tamamen bu yeryüzünde geçecek… Bununla birlikte bizim yaşantımızda, dini literatürümüzde dünya diye bir kavram var… Dünya bizim kul olarak, bu dünyada yaptığımız iyiliklerin, güzelliklerin -inşallah- cennetle karşılık bulacağı; ya da -Allah muhafaza- yaptığımız kötülüklerin, bir kısım şerrin cehenneme götüreceği, o boyutu simgeleyen önemli bir istasyon… O yüzden, bizim ahiretteki konumumuzu tayin edecek olan en önemli mekândır dünya…

Değerli Müslümanlar!.. Dünya, insanoğluna dönük üç önemli boyutu temsil eder… Yani bizler bu dünyada yaşarken, aslında üç şeyi sürekli cebimizde bulundurmamız gerekiyor…

Bunlardan biri; Allah’ı zât ve sıfatlarıyla görmek… Öncelikle; bir insan yaşadığı yeryüzünde, bu dünyanın içerisinde Allah’ı görmeli… Bu dünya; Allah’ın ilim, irade, kudret ve tekvin sıfatının muhakkak sonucudur… O yüzden bizler; yeryüzündeki her türlü işimizde Yaratanı görmeliyiz… Çünkü bu arz, bu sema; dolayısıyla bu dünya tamamen O’nun tasarrufu olan bir mekândır… Dolayısıyla; biz insanların dünya ile ilişkisindeki ilk boyut budur… Biz buna Rahman’ın tecellisini görebilmek diyoruz… İkinci boyutu; insanın dünya ile ilişkisinde kişinin kendisini ahirete hazırlayacağı, önemli bir istasyon görevi görmesidir… Dünya insan için bu anlamda çok önemli… Dünyanın üçüncü bir boyutu var ki; o da içerisinde bulunulan nimetlerle insanı çok fazla meşgul etmesi… İnsanın o nimetlerden sürekli istifade etmesi… Ve belki de -Allah muhafaza- bu dünyanın heva ve hevesiyle meşgul olup… Az önce bahsettiğimiz kötü bir sonla neticelendirmesi…

İşte biz Müslüman olarak, Cenab-ı Mevla’nın bize çizdiği bu kulluk yolculuğunda dünya ile ilişkimizde, acaba hangisini tercih ediyoruz ve ya hangisini tercih etmeliyiz… Bu dünyanın Cenab-ı Hakk’ın bir sanatı olduğunu, Allah’ın sıfatlarıyla mı idrak etmeliyiz… Ve bu dünyanın bizi o ahiretteki ebedi mutluluğumuza götüren, önemli bir merkez, önemli bir mekân olduğunu mu bilmeliyiz, idrak etmeliyiz Ya da bu dünyayı tamamen içerisindeki nimetlerden istifade edilecek bir yer olarak mı görmeliyiz… Gerçekten bir Müslümanın tutum, tavır, davranışlarında sorması, yorumlaması gereken çok önemli boyutlar bunlar… İşte bu günkü sohbetimizde bunları konuşacağız inşallah…

Değerli Mü’minler!.. Dünya biz Müslümanlar için geçici nimetlerin olduğu bir mekân… (MÜ’MİN;39)

اِنَّمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌ

“Mü’min Suresi’ndeki bu ayete baktığınızda, bu dünyanın sadece, bir kısım menfaatle dolu olduğunu görüyorsunuz…”

Bu dünyada belli bir kısım menfaat varsa, kişinin bundan istifade etmesi gerekiyorsa; din buna nasıl bakıyor… Çünkü din sadece ahireti ilgilendiren bir mevzu değildir… Din öncelikle ve haasseten; bu dünya ile alakalıdır… Onun için din, bu dünya nimetleriyle alakalı, bizim meşguliyetimizi, tavrımızı nasıl görüyor… Ona bakmak lazım… İnsanın dünya nimetleriyle olan bu yolculuğuna din dört boyutta yaklaşıyor…

Birincisinde; kişinin dünya nimetlerine sadece dünyayı düşünerek dalması… Ve o nimetlerden başka birini faydalandırmaması olarak görüyoruz bunu… Din bunun doğru ve ideal bir davranış olmadığını söyler… Yani bu dünyayı sadece bu dünyadan ibaret zannetme… Allah’ın sana verdiği nimetlerden tek başına istifade etme… Başkalarını da onlardan faydalandır der dinimiz…

İkinci boyutta ise; kişinin bu dünyada bir nimetle buluşması var… O nimete ihtiyacı da var… Ama kişi o nimetten istifade etmiyor… Din bunu da uygun görmez… Ondan istifade etmen gerekir… Çünkü senin bir Müslüman olarak hayatiyetini devam ettirmen gerekir…

Gelelim üçüncü boyuta… Cenab-ı Hakk insana bu dünyada belirli nimetleri verir O insan da bu nimetleri, ahirete dönük olmasa da; dünyadaki mübah yollar için harcar… Din bu boyutta; bunu ne zemmeder, ne kötüler, ne de metheder…

Biz Müslümanlar için, en önemli boyut şudur… Nimeti elde etmek ve bu nimeti de sadece ahiretimizi hazırlama amacıyla kullanmak… İşte din bu sözünü ettiğimiz dördüncü boyutu methediyor… Buna teşvik ediyor bizi…

O yüzden biz, ya yaptığımız davranışlarımızın sonucunda Cenab-ı Hakk’tan bir nimet elde ederiz… Ya da Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu ve ihsanıyla karşı karşıya geliriz… İşte bizim bu nimeti tamamen ahiretimizi inşa edecek boyutta sarf etmemiz gerekiyor…

Değerli Kardeşlerim!.. Bu dünyayı iyi konumlandırmamız lazım dedik… Bu konuda nerede durmamız gerektiğini bize Kur’an-ı Kerim söylüyor… Bizim Müslümanlar olarak dünya-ahiret dengesinde, o dengeyi zaman zaman bir yöne kaydırdığımızı görüyoruz… Son zamanlarda da toplumda maalesef daha fazla müşahede ettiğimiz bu duruma, biz dünyevileşme diyoruz…

Müslümanların dünyevileşmesini biz temelde bir orantı olarak ortaya koyduğumuzda; bir Müslüman ahiretin hakkını dünyaya verip, -tabiri caizse- dünyayı şımarttığında dünyevileşme meydana geliyor… Bu dünyevileşmeye giden süreçte bizim dünyayı anlamlandırmamız çok önemli… Bu konuda, bu noktada aslında şöyle bir sormak lazım diye düşünüyorum… Sizce yaşadığımız bu dünya ideal bir konfor yeri midir?.. Niçin geldik biz bu dünyaya?.. Bakın Kur’an-ı Kerim bize şöyle ifade buyuruyor…(MÜ’MİNÛN;115)

اَفَحَسِبْتُمْ اَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ

“Sizi boş yere yaratmadık… Bu dünyada var olmanızın bir sebebi var… Ve son noktada yine bana döndürüleceksiniz…”

Bu yüzden bu dünyada var edilmemizin bir hikmeti, bir sebebi varsa eğer… O halde bu dünyadaki her türlü davranışımızı sebebe atfetmeliyiz… Kur’an-ı Kerim’de, Beled Suresi’nde Cenab-ı Hakk, bir insan portresi üzerinden bize dünyayı ve ahireti anlamlandırıyor ve şöyle buyuruyor…(BELED;4)

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖى كَبَدٍ

“Andolsun ki biz insanı zorlukla yarattık diyor…”

O sebeple Değerli Kardeşlerim!.. Bu dünya ideal bir konfor yeri değildir… Kimse bu dünyada ideal bir konfor aramasın… Çünkü Cenab-ı Hak insanı zorluk üzere yarattım diyor…

Baktığınız zaman, insan bu dünyada varlık âlemiyle buluşmadan önce ana rahmine konulur… Ana rahmi konforlu bir yer değildir… Yeni doğan bebeklerin bacaklarına baktığınızda onu anlarsınız… Ona cenin pozisyonu denir… Bebek dünyaya gelir, ihtiyaçları bitmez… Bebek büyümeye başlar, düşe kalka yürümeye başlar… Bakın orda meşakkatler süreci devam ediyor… Ergenlik de öyle… Orta yaş, yaşlılık da öyle… Yani hayat boyunca ideal bir konfor yok… Daha sonra kabre girince de yok… Orada da soracaklar… O yüzden bu dünya ideal bir konfor yeri, asla değildir…

Çünkü mesela insan acıktığı için yemek yer… Bunu konforla izah edemezsiniz… Ve ya insan çıplak kalmamak için giyinir… Bunu konforla izah edemezsiniz… İnsan güven duymadığı için koruma önlemlerine sarılır… Bunu da konforla izah edemezsiniz.. O halde bu dünya hakiki bir konfor yeri değilse, bu dünyaya ebedi konfor anlamı yükleyen bir Müslümanın yarın öldüğünde travma yaşamaması da mümkün değil… Eyvah dememesi, pişman olmaması mümkün değil…

İşte bu gün, şu modern zamanda, Müslümanların psikologların kapısını aşındırmasında, antideprasan ilaçları kullanmasında, anlam problemi yaşamasında vs. Bakınız temelde, hep bu neden yatıyor… Bütün bunların aslında tek bir sebebi var… O da Müslümanların şu dünya hayatını nihai bir konfor yeri olarak görmesi… O yüzden bu dünya, bizim için bir vesiledir diyoruz… Bunu anlatmaya çalışıyoruz…

Bu gün insanların yaşadığı şu kaosun, bu sisli ortamın en büyük sebebi… Vesile ile maksat arasındaki dengeyi kuramamaktır… Dünya bir vesile midir, yoksa maksat mıdır?.. Siz vesileyi maksat haline getirdiğinizde, işte asıl çelişkiler yumağı orada başlıyor ve bizim her tarafımızı sarıyor…

Dolayısıyla Değerli Kardeşlerim!.. Bu dünyaya gereken anlamı vermeliyiz… Ama biz maalesef, ya tastamam rağbeti tercih ediyoruz… Kendimizi dünyaya veriyoruz… Ya da mahiyetini tam olarak bilmediğimiz, bir uzlet hayatını tercih ediyoruz…

İslam dininde tefekkür vardır, tezekkür vardır, tedebbür vardır… Bunun da en önemli mekânı, şu anda içinde bulunduğumuz camilerdir… O yüzden bizim dinimizde itikâf vardır, inziva yoktur… Ama biz bu zühdü de, dünya ile ilişkimizde anlamının dışına çıkardık… Bir anlam daralması, bir anlam buharlaşması yaşıyor bu kavram… Zühd; dünyaya gerektiği kadar değer verme, ondan sonrasına değer vermemekdir… Diğer bir ifadeyle; insanın bir şeye ihtiyaç duyması, ama ihtiyaç duyduğu o şeyin yokluğunu hissetmemesidir

Peygamber Efendimiz zühdü bize şöyle tarif ediyor… Diyor ki;

لَيْسَ الزَّهَادَةُ فِي الدُّنْيَا بِتَحْرِيمِ الْحَلَالِ

Zühd; bu dünyada helalleri haram kılma çabası değildir…” Çünkü Cenab-ı Hak Peygamberine şöyle sesleniyor…(TAHRİM;1)

يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكَ

“Allah’ın sana helal kıldıklarını sen nasıl haram kılarsın diyor…”

O yüzden bu dünyayı dünya gibi yaşamalıyız… Bu dünya bu açıdan bizim gözbebeğimizdir… Ahiret yolcusu olan bir kimse için dünya önemli bir uğrak yeridir… Uğramadan olmaz…

Peki zühd ne değildir derseniz?..

وَلَا فِي إِضَاعَةِ الْمَالِ

Malı da zayi etmek değildir… Yani şu kadar malım var, artık ben dünyevileşmekten uzaklaşmak istiyorum ve bunu son raddede yaşamak istiyorum… O halde bu mal bana lazım değil… Kimin olursa olsun diyerek yaşamak değildir… Buna da böyle yaklaşamayız… Ama asıl finalde Peygamberimiz bize şunu söylüyor…

وَلَكِنِ الزَّهَادَةُ فِي الدُّنْيَا أَنْ لَا تَكُونَ بِمَا فِي يَدَيْكَ

أَوْثَقَ مِنْكَ بِمَا فِي يَدِ اللَّهِ

““Bilakis dünya hayatında zâhidlik demek, elinde olan şeylere Allah katında olanlardan daha fazla güvenmemendir…””

Belki de bu gün, biz Müslümanların en çok konuşması gereken, en çok düşünmesi gereken ve her halükârda hayatına olumlu olarak yansıtması gereken cümle bu işte… Acaba bu gün biz, Allah’a ne kadar tevekkül ediyoruz, ne kadar güvenebiliyoruz?.. O yüzden bu gün bizlerin kapsamlı bir iman diyoloğuna ihtiyacımız var… Herkes bireyselleşmeyle birlikte, kendi dünyasına kapanıp, Rabbiyle olan o ideal bağlantısını kaybetti maalesef…

O yüzden Değerli Kardeşlerim!.. Günümüz Müslümanının, dünya ile ilişkisinde yaşadığı en büyük problem, takva problemidir… Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman, takvanın da üç boyutu olduğunu görüyoruz… Nedir takva?..

Bir; Allah’ı zat ve sıfatlarıyla en iyi şekilde tanımaktır… Eğer birisi Allah’ı sevdiğini iddia ediyorsa; önce O’nu tanıyacak… Peki şimdi soralım kendimize; biz ne kadar tanıyoruz Allah’ı?.. Rabbimiz olduğunu, bizi aşama aşama kemale eriştirdiğini bildiğimiz halde, O’nu ne kadar biliyoruz?.. İşte takvanın birinci sac ayağı marifetullahtır…

İkinci boyutu; mehafetullahtır… İnsan bildiği, tanıdığı şeyden sakınır… Bilmediği birşeyden sakınmaz… Mesela bir yılanı zararlı olduğunu bilmeyen bir çocuğun eline verseniz, hiç ondan sakınmaz… Çünkü o yılanın zehirli olduğunu bilmez… Ama o yılanın zehirli olduğunu bilen biri onun yanına yaklaşamaz… Bilir ondan zarar geleceğini… O yüzden siz Allah’ı her yönüyle bildiğinizde, size gelecek ikinci kazanım mehafetullahtır… Acaba ne yaparsam, O’nun rızasıyla buluşurum… Buna tevfik deniliyor dinimizde… İşte öyle olduğunda, Allah’ı tanıdığında, acaba ne yaparsam rızasına ulaşırım… Ne yaparsam rahmetiyle buluşurum… Acaba ne yaparsam gazabına düçar olurum…

Takvayı oluşturan üçüncü boyut ise Değerli Kardeşlerim!.. Zikrullahtır… Allah’ı zikretmektir… Sürekli Allah’ı hatırda tutmaktır… Bu gün bizler artık kendimizi bile düşünemez hale geldik… Kendimizi bile unutur olduk… Çevremizden koptuk… Ama siz Allah’ı hiç unutmadığınız zaman, her zaman zikrettiğinizde; işte takva orada tebarüz edecektir…

Dünyevileşme hastalığının panzehiri olarak takvayı sunduk amma; Peygamberimizin bu takvayla ilgili yolculuğu nasılmış bir de ona bakalım…

Peygamberimizin Rabbiyle olan ilişkisinde şu üç boyut çok önemliydi… Bir; her zaman Allah’ın mükâfatına ulaşmalıyım… İki; Allah’ın gazabından mutlaka uzaklaşmalıyım… Üç; Allah’la aramda asla hiçbir şekilde, hiçbir şey olmamalı…

Ama bu gün biz, maalesef Allah’la aramıza, dünyaya dair birçok engel koyuyoruz… Ulaşmak istediğiniz bir yere giderken, gittiğiniz yolda ne kadar bariyer varsa, o kadar yorulursunuz… Bu gün bizim Allah’la ilişkimizde, ahiret yolculuğuna bakan tarafta, acaba ne kadar ve nasıl engeller var… Bunu biraz düşünelim…

Bu gün insanın dünya ile olan ilişkisindeki en önemli boyut kişinin nefsidir… İnsan kendi nefsinin dürtüleriyle hareket ettiğinde akıl devreye girer… Akılda ona dinin tasvip etmediği bazı tutum ve davranışları sergiletir… Bu gerçekten çok önemli… Çünkü nefis; Yusuf Suresi’nde(53) anlatıldığına göre,

اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ

Sürekli kötülüğü telkin eder…

O yüzden, dünya ile ilişkimizde dünyaya daha çok dalma hususunda, sürekli bir ayarda kalmanın yolu, nefis muhasebesidir… Nefis murakabesidir… Peki bu gün biz, şu dünya telaşesi içerisinde bunu ne kadar yapıyoruz… Ne kadar kendimizle baş başa kalıp, kendimizi ne kadar hesaba çekebiliyoruz…

Peygamberimiz (SAV) bize bu konuda bazı yollar gösteriyor… Diyor ki; “El-keyyisu men dâne nefseh ve amile limâ ba’del-mevt”

El-keyyisu men dâne nefseh… Akıllı kişi, kendini hesaba çekendir diyor… Nefis her zaman hava gibi yükselmek ister… Akıllı adam onu dizginleyecek, kontrol altında tutacak… Kontrol altında tutmadığınız zaman işte bu bahsettiğimiz sıkıntılara düçar oluyoruz…

Kur’an-ı Kerim’de yine Beled Suresi’nde(11) bir ayet var… Orada diyor ki;

فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ

İnsan akabeyi, sarp yokuşu aşamadı… Bu günkü insanın kulluk yolundaki zorlukları aşamamasının en önemli nedeni nefistir… Kişi nefsinin engellerini aştığında birçok şeyi aşmış olur… Ama maalesef bu gün bizler bu nefislerimizin engellerine takılmış durumdayız… Dünyaya daldık da daldık… Haram helal dengesi gözetmeksizin, dünyaya dair tüm yapılarımızı var ettik… Ama şunu unutmayın; bir gün bu hakikat ölümle son bulacak…

Dünya ile olan ilişkimizi dengeleyecek olan, nefisten sonraki en önemli hakikat de, ölümdür işte… Peygamberimiz “Eksirû zikra hâdimi’l-lezzât” Ağzınızın tadını bozan, burnunuzun kemiğini sızlatan ölümü çokça hatırlayın diyor… O yüzden Hz.Ömer bir yüzük yaptırıyor ve o yüzüğün kaşına şu ibareyi yazıyor… “Kefâ bil-mevti vâizan yâ umer” “Sana vaiz olarak ölüm yeter yâ Ömer”

O yüzden bizler hayatımıza bu ölüm menzilini koymalıyız… Onun için de bu duyguyu yaşamadan bunun bilgisine sahip olmalıyız… Bilgisine sahip olmak için de şunu yapmalıyız… Kur’an-ı Kerim’e bakmalıyız Kur’an-ı Kerim’de bu anlamda bize neler var… Şöyle bir göz gezdirmeliyiz… Onu da Allah Rasûlü ile anlamalıyız… Bir gün Peygamber Efendimiz ashabını toplamış… Tekasür Suresi nazil olmuş… Onunla alakalı ashabını bilgilendirmek istiyorlar… Ve der ki; “Ye kûlü ibni Adem… Mâlî… Mâlî…” “Ademoğlu der ki; malım da malım… Malım da malım…” Niye?.. Çünkü mal canın yongası… Ama bakın, devamındaki ifade gerçekten çok enteresan… “Hel leke yebne âdem min mâlik…” “Ey Ademoğlu, senin neyin var?..” Bir düşün bakalım… Mal sahibi mülk sahibi… Hani bunun ilk sahibi… Hiçbir şeyin yok… Ama üç şeyin var diyor Peygamberimiz ashabına… “İllâ mâ ekelte fe efneyte” Yersin; sonra o çürür gider… Şimdi şöyle bir düşünün… Hayatta bu yaşımıza gelene kadar bu hayatın lezzetlerin neler neler tattık değil mi… Peki aklımızda ne var… Hangisi kaldı… Belki sadece bir hatıra var… Bakın geçiciliği Peygamberimiz nasıl vurguluyor… Yedin bitti… “İllâ mâ lebiste fe ebleyte…” Bir elbise alırsın, düğünde bayramda giyersin… Bu gün nerde o elbisen… Yok… Hatırası kaldı… Ama oysa bu dünyada senin malik olduğun, elinde kalan tek şey “İllâ mâ taseddakte fe emdayte” Sadece Allah’ın rızasını düşünüp, sırf onun için hareket edip, bir şey verip gönderdiğinde… İşte bakınız elinizde bir tek o kalıyor… O yüzden az önce dedik ya hadiste… “El-keyyisu men dâne nefseh” “Akıllı kimse, nefsin buyruklarına, o otoriteye muhalefet eden kimsedir…” Bir de “ve amile limâ ba’del-mevt” “Ölümden sonrasına yatırım yapan kimsedir…”

O yüzden Müslümanın dünya hayatında ahireti kazanmak için yakın, orta, uzun vade planları olacak… Bu planlama olmazsa gerçekten o istediğiniz istikbali gerçekleştiremezsiniz… O yüzden bu bilgiye bakmak lazım dedik… Yani o bilginin olduğu Kur’an-ı Kerim’e bakmak lazım…

Peygamberimizin şöyle bir hadisi var… “Men serrahû en yenzura ilâ yevmil kıyameti ke ennehû ra’yu aynin fel yegra izeşşemsü küvvirat ve izes semâün fetarat ve izessemâün şekkat…” Bu gün evimize, en güzel görüntüyle izlemek için en kaliteli Hd televizyonu alıyoruz… En iyisini göstersin diyoruz… Bu dünyada bize istikamet çizecek en önemli duygu, hakikat ölüm dedik… Ahiret dedik… İşte kim ahiret ahvalini o HD televizyonlar gibi görmek istiyorsa şu üç sureyi okusun diyor Peygamberimiz… 1-Tekvir Suresi… 2-İnfitar Suresi… 3-İnşikak Suresi… Bu bahsettiğin surelerin üçüncüsü olan İnşikak Suresi’nde, insanın dünya yolculuğuyla alakalı, gerçekten çok önemli bir ayet var… Gerçekten çok çarpıcı bir ayet… (İnşikak;6)

يَا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ

“Ey insanlar…”

اِنَّكَ كَادِحٌ اِلٰى رَبِّكَ كَدْحًا فَمُلَاقٖيهِ

“Yani insana şunu diyor… Yeryüzünde yuvarlandın, oradan buraya atıldın, birçok şeyi elde etmek için mücadele ettin… Ama ne oldu…”

فَمُلَاقٖيهِ

“… Yine de bana dönüp geldin diyor…”

O halde, mademki nihayi nokta oraysa, Allah’ı unuturcasına yaşayıp, hep dünyanın ve dünyalıkların peşinden koşmak Kur’anî değil demek ki… Yine İnşirah Suresi’nde sıkıntılarımızı bertaraf ettiğini söyledikten sonra, son ayetlerde şunu söylüyor… (İnşirah;7)

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ

“Bir işi bitirince diğerine koyul.. Burada bahsedilen iş, ahirete taalluk eden iştir, umurdur… Dünyevi anlamda, dünyevi işlerin birini bitir, diğerine koyul demek değildir yani… Allah’ın rızasına uygun işlerde birini bitir diğerine geç demektir… Ama biz maalesef sadece dünyaya dair işlerde birini bitirip diğerine koşuyoruz… İşte bize bunu hatırlatacak en önemli hakikat ölümdür…”

Peygamber Efendimiz bir gün ashabına şöyle der… “İleride öyle bir zaman gelecek ki; bazı milletler, sizin bir başkasını sofranıza çağırdığınız gibi, sizlerle savaşmak için, başka milletleri çağıracaklar… Yani size karşı birlik olacaklar” der… Ashaptan biri kalkar ve “O gün bizler sayıca az mı olacağız” diye sorar… Peygamberimiz şu cevabı verir… “Hayır… Bilakis siz o zaman sayıca fazla olacaksınız… Sizler o gün selin üzerindeki köpük ya da çerçöp gibi olacaksınız… Allah düşmanlarınızın kalbindeki size dair korkuyu bertaraf edecek… Artık sizden korkmayacaklar… Artık Müslümanlar o eski Müslümanlar değil diyecekler… Sizin kalbinize de vehni atacak…” Yine ashaptan biri kalkıyor ve vehn nedir diye soruyor… Peygamberimiz cevap veriyor… Diyor ki; “Hubbut dünya ve kerahıyyetül mevt” Dünyayı çok sevmek ve ölümü kötülemek, ölümü ertelemektir… Ölümden korkmaktır diyor yani…

Oysa, ne kadar ertelersen ertele, ne kadar korksan kork,

فٖى بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ

diyor Kur’an-ı Kerim… (Nisâ;78) Tahkim edilmiş kalelerde de olsan gel bakalım diyecek… Bundan kaçış yok… Kaçan yok…

O yüzden dünyaya olan sevgiyi gerçekten sınırları içinde düşünmek ve yaşamak lazım… O yüzden dünya ve ahiret dengesine çok dikkat etmemiz lazım… Allah’la imanımızın ne derecede olduğunu her gün sorgulamamız lazım… Kulluk rotamızın nereye doğru gittiğinin muhasebesini yapalım… Her akşam başımızı yastığa koyduğumuzda bu gün Allah’ın rızasını kazanacak neler yaptım diye kendimize soralım…