Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

Ehl-i Beyt Sevgisi ve Kerbelâ'yı Anlamak

İsmail Sezkin

EHL-İ BEYT SEVGİSİ VE KERBELÂ'YI ANLAMAK


النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ

“"Peygamber, müminlere kendi nefislerinden önce gelir.”

وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ

“Peygamber’in hanımları da mü’minlerin anneleridir.”

وَأُوْلُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ

فِي كِتَابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ

“Akraba da Allah'ın kitabında birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar.”

إِلَّا أَن تَفْعَلُوا إِلَى أَوْلِيَائِكُم مَّعْرُوفًا

“Ancak dostlarınıza bir maruf (uygun bir vasiyet) yapabilirsiniz.”

كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا

“Bu, kitapta yazılıdır." (Ahzab, 33/6)”

Bir başka ayeti celilede ise Ehl-i Beyt, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in ailesidir.

Ehl-i Beyt’le ilgili ayetler nazil olunca ashâb-ı kiram Peygamber Efendimiz’e Ehl-i Beyt’in kim olduğunu soruyor ve Peygamber Efendimiz Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i yanına çağırarak, abasının altına alıyor ve onların Ehl-i Beyt’i olduğunu ifade ediyor.

Peygamber Efendimizin pek çok övgüsüne mazhar olan bu dört güzide insanı bizim iyi tanımamız lazım.

Hz. Ali,

Peygamber Efendimiz’in amcası EbûTâlib’in en küçük oğludur.

Hz. Ali, hayatında hiç puta tapmamıştır. Onun için kendisine kerrema’llâhuveche denir.

Peygamber Efendimiz Hz. Ali’nin hakkında:

“Ali’yi seven beni sevmiş olur, beni seven de Allâh’ı sevmiş olur, Ali’ye buğz eden bana buğz etmiş olur, bana buğz eden de Allâh’a buğz etmiş olur.”der…

Hz. Ali, Peygamber Efendimiz’in damadıdır.

Hz. Ali Kur’ân-ı Kerîm’i, Peygamber Efendimiz hayatta iken ezberlemişti. Bütün Kur’an ayetlerinin ne zaman, nerede nâzil olduğunu nüzul sebepleriyle birlikte tek tek bilirdi.

Hz. Ali, Kûfe’de, sabah namazını mescitte kılarken, bir hâricî olan ve yıllarca kendisine hizmet eden Abdurrahman bin Mülcem tarafından, zehirli bir hançerle yaralanmış ve aldığı yaranın etkisi ile 63 yaşında şehit olmuştur.

Hz. Fâtıma,

Peygamber Efendimiz’in en küçük kızıdır. Peygamber Efendimiz, Hz. Fâtıma için şöyle söylemişti: “Kızım Fâtıma, geçmiş, gelecek, bütün kadınlardan üstündür. O, vücûdumun bir parçası, gözümün nûru ve kalbimin meyvesidir.”

Hz. Fâtıma, konuşma ve sohbetinde Peygamber Efendimiz’e en çok benzeyen kişidir. Peygamber Efendimiz’in, Fatıma yanına geldiği zaman yerinden kalkıp Fâtıma’ya doğru giderek ona hoş geldin dediği, kendi yerine oturttuğu bilinir.

Peygamber Efendimiz, her yolculuğa çıktığında en son Hz. Fâtıma ile görüşür ve her yolculuktan döndüğünde de, önce mescitte iki rek’ât namaz kılar, mescitten çıktıktan sonra, hanımlarının yanına varmadan önce, mutlaka Hz. Fâtıma’yı görmeye giderdi.

Peygamberimizin soyu, Hz. Fâtıma’nın çocuklarıyla devam etmiştir. Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere; “şerîf”, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere ise “seyyid” denir.

Hz. Hasan: İsmini Peygamber Efendimiz koymuştur. Hz. Ali’nin vefatından sonra Kufe’de halife seçilir. Ama O, kan dökülmemesi için halifelikten vaz geçerek Muaviye’ye bırakır. Medine’ye yerleşmiş ve orada vefat etmiştir.

Hz. Hasan birkaç defa hainler ve Muaviye’nin tuttuğu insanlar tarafından zehirlenmiştir. Hatta birinde kendi hanımı tarafından içme suyuna elmas tozu katılarak zehirlenmiş ve kardeşi bunu kimin yaptığını sorduğu zaman bildiği halde söylememiş ve “Bize düşen sabır ve teslimiyettir” cevabını vermiştir.

Hz. Hüseyin:

Medine’de dünyaya gelir. Peygamber Efendimiz Cebrail’in kendisine getirdiği isim olan “Hüseyin”i torununun kulağına ezan okuyarak bizzat kendisi koyar. Beden yapısı itibariyle dedesi Hz. Muhammed’e çok benzeyen Hz. Hüseyin, huyca da O’na benzemiş; ahlakıyla da Muhammed ahlakının devamına vesile olmuştur.

Peygamber Efendimiz’in torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’le ilgili pek çok hadisi bizlere ulaşmıştır ve mesela şöyle buyuruyor hadis-i şeriflerinde:

“Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuş olur. Hasan ve Hüseyin Cennet ehlinin iki gencidir”

Müslümanlar yüz yıllardır Peygamber Efendimiz’i ve onun soyundan gelenleri sevmiş, onları bağrına basmış, acılarına ortak olup yüreklerinde yaşamışlardır.

Hz.Hüseyin’in şehit edildiği Kerbela; kahpelik meydanıdır. Kerbela; döneklik meydanıdır. Kerbela; satılmışlık meydanıdır. Kerbela; acımasızlık meydanıdır. Kerbela; hainlik meydanıdır. Kerbela; bencillik meydanıdır. Kerbela; çıkarcılık meydanıdır. Din, ahlak, namus ve masumiyet kurallarının hiçe sayıldığı, peygamber sözünün yere düşürüldüğü, suyun kesildiği, kırmızı kanın hâkim olduğu meydandır Kerbela

İmam Hüseyin Muharrem ayının 10. günü üzerinde Peygamber Efendimiz’in gömleği, elinde Peygamber Efendimiz’in kılıcı ve kalkanı olduğu halde meydana çıkıp karşıdaki orduya seslenerek onlara şu şekilde nasihat ve öğüt vermiştir:

“Ey insanlar! Soyumu söyleyin, ben kimim? Sonra kendinize gelin, nefsinizi kınayın. Bakın, beni öldürmeniz, hürmetimi gözetmemeniz size caiz midir? Ben, Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim? Ben, Peygamberinizin vasisi ve amcası oğlunun oğlu değil miyim? Ben, herkesten önce Allah’a iman eden ve Peygamber’in risaletini tasdik eden kimsenin oğlu değil miyim? Seyyid-uş Şüheda olan Hamza, babamın amcası değil midir? Cafer-i Tayyar amcam değil midir? Peygamber’in benim ve kardeşim hakkındaki:“Bu ikisi cennet gençlerinin efendileridir” sözünü duymadınız mı?”

Bu öğüt ve nasihate binaen karşıda kendilerinin Müslüman olduklarını iddia eden ve söyleyen o insanlar peygamberin cennetle müjdelediği bir sahabeyi, hatta bir peygamber torununu nasıl öldürebilmişlerdir, gerçekten çok hayret edilecek bir şey bu.

İşte size o Kerbela meydanından birkaç sahne anlatayım…

Kerbela’da üç veya dört gün kadınlar ve çocuklar susuzluk çekmişler, kendilerine su verilmemişti. Susuzluktan ağlayan çocukların feryadı Abbas’ın kulaklarında çınlıyordu. Abbas kim? Peygamberimiz’in öz amcası. Su kırbasını eline alan Abbas kılıcıyla karşı tarafta bulunan Fırat’tan su almak üzere düşman saflarına saldırıya geçip zor bela suya ulaşır ve kırbasını doldurup geriye dönecekken gücü tükenmek üzeredir. Saldıranlar Abbas’ın iki kolunu da koparırlar ve dişleriyle kırbayı tutup sürünmek ister. Üzerine oklar yağdırırlar ve kırbadan su dökülür, şehadet vuku bulur.

Başka bir sahne… Hz. Hüseyin çadırda ağlayan bir buçuk yaşındaki oğlunu kucağına alır havaya kaldırır ve karşı taraftakilere şöyle seslenir: “Şu yavrucağa acıyın, ona bir damla olsun su verin” bu manzarayı gören komutan Ömer b. Sad yanında iyi ok kullanan Hermele’ye “ona bir cevap ver” der; o da çocuğun boğazına nişan alır ve çocuğu şehit eder.

Emeviler’in ikinci hükümdarı Yezid zamanında ve Hicri 61, Miladi 680 yılı Muharrem ayının onuncu Cuma günü Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ'da hunharca şehit edilir.

Kerbela’da acımasızca şehit edilen Hz. Hüseyin ve yakınlarının, haksızlığa ve zulme karşı onurlu direnişleri, doğruluk adına samimi yürüyüşleri, bütün mü’minlerin gönüllerinde unutulmaz izler bırakmıştır. Peygamber Efendimiz’in torunlarına bu zulmü reva görenler ise; insanlığın ortak vicdanında mahkûm edilmişlerdir.

Ve o gün bu gündür Irak ve Suriye topraklarında kan akmaya, ağıtlar yükselmeye, masum yavrular susuzluğa terkedilmeye devam ediyor. Şimdi yıllardan 2019. Aylardan Muharrem, bu gün yine susuzluk var Kerbela’da. Suskunluk var yüreklerimizde, yine kan var, matem var, ağıtlar yükseliyor o coğrafyadan.

Tarihin belli bir kesitinde meydana gelen bu üzücü olayları iyi düşünmek ve bunlardan ders çıkarmak gerekir. Müslümanlara düşen görev, bu tür müessif olayların tekrarlanmasını önleyecek bir bilinç ve anlayışa sahip olmak; kardeşlik, birlik ve beraberliğimizi korumaktır.

Her zaman, sağduyulu hareket ederek Allah ve Peygamber sevgisi etrafında kenetlenmeliyiz. Peygamber Efendimiz’i, O'nun aile fertlerini ve ashabını sevmek hepimizin müşterek heyecanı olmalı.

Yaşanan olaylara ibret nazarıyla bakıp gereken dersleri toplum olarak çıkarmalıyız.

Yaşanan sıkıntıların sebeplerini iyi düşünmeliyiz

Kur’an ve sünnete göre yaşamalıyız

Toplumun her kesiminin Kur’an ahlakıyla ahlaklanmasını sağlamalıyız

Çocukları dini terbiye ile yetiştirmeliyiz

Sahabeyi iyi tanıyıp kendimize örnek almalıyız

Birlik beraberliği sağlayacak değerler etrafında bütünleşmeliyiz

Tarihten, yaşanan elim hadiselerden dersler çıkarmalı, aynı hatalara düşmemeliyiz

Barış dininin barışını hakim kılacak adımlar atmalı ve toplumu bu şekilde yoğurmalıyız

Müslümanlara düşen görev, bu tür olayların tekrarlanmasını önleyecek bir bilinç ve anlayışa sahip olmak, kardeşlik, birlik ve beraberliği koruyabilmektir.

Hepimizin Allah'ı bir, Peygamberi bir, kitabı bir, kıblesi bir, vatanı ve bayrağı bir. Bu birlik, birbirimize sevgi ve saygı bağları ile bağlanmamızı gerektirir. Kardeş olarak yaşamamız Rabbimizin ve Peygamberimizin bir emridir ayrıca. Çünkü;

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ

“Kur’an’ın ifadesi bu. "Müminler kardeştir” (Hucurat,10)”

Peygamber Efendimiz’in tarifine göre;

“Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir. Mü’min ise, insanların canları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kimsedir” (Tirmizi,“İman”12) Var mı bunun daha ötesi… Yok…

Konuşurken, sohbet ederken; aman haa, sakın bir birimize düşmeyelim, kafirler bizi birbirimize düşürmek için aramıza fitne sokar, kafirlerin fitnesine alet olmayalım diye hep söyleriz. Dinleyenler de hep hakikaten doğru söylüyor der.

Bu sadece böyle Cuma vaazlarında söylenen söz değil, TV.da da konuşulur dinleyenlerin hepsi hakikaten doğru söylüyor der.

Ama ne garip tecelli ki; Peygamber Efendimizden hemen sonra başlamak suretiyle Kerbela’da zirveye ulaşmak üzere ümmet arasındaki ihtilaf devam etmiş, fitnelere maalesef alet olmuşuz, kanlar dökmüşüz, kanımız dökülmüş. Bu gün de dünyada İslam aleminin durumu hiç de iç açıcı değil. Öldüren de “Allah-u Ekber” diyor, ölen de “Allah-u Ekber” diyor. Ondan sonra başlıyoruz; yok, bunu Amerika yaptırıyor, yok gâvurlar yaptırıyor. Gâvur gâvurluğunu yapacak tabi. Senle ben niye alet oluyoruz? Bu oyuna daha ne kadar geleceğiz? Kaçıncı gelişimiz?

Defalarca yanılmışız, yanılınca faturanın ağır olduğunu görmüşüz, insanlarımızı kaybetmişiz, kanlar akmış. Sonra bir araya gelelim, dikkat edelim demişiz. Aradan beş sene mi geçti, on sene mi geçti, elli sene mi geçti, tekrar kâfirlerin fitnesine alet olmuşuz, yine bir birimizi kırmaya başlamışız. Bu durumumuzu İslam âlemi olarak bir gözden geçirmek mecburiyetindeyiz. El âleme gülünç oluyoruz. Dinimizin bir barış dini olduğunu ispatlamakta, anlatmakta güçlük çekiyoruz. Şunu herkes bilsin, harbin kazananı olmaz, savaşın kazananı olmaz, ihtilafın kazananı olmaz. Çarpışmadan herkes zararlı çıkar. Suriye de kim kazanıyor? Irak ta kim kazanıyor? Afganistan da kim kazanıyor? Mısır da kim kazanıyor?

Bunlar iyi hesap edilse bu olayların hep gayr-ı Müslimlerin, başta Amerika olmak üzere yeryüzünde büyük atlar oynatan insanların, devletlerin faydasına olduğunu görüyoruz. Peki; Müslümanlar olarak buna biz niye zemin hazırlıyoruz, niye alet oluyoruz? Sen-ben, ben haklıyım-sen haksızsın, ben idare edersem her şey abad olur, çok güzel olur, senin eline geçerse berbat olur, perişan olur gibi peşin bir fikirle birbirimizi suçluyor, sonra da kâfirlerin fitnesine alet olarak birbirimizin kanını döküyoruz. Mevcut manzara Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da hiç hoş değil. Ancak; bu saydığım ülkeler İslam âleminin eli, ayağı, gözü, kulağı… İslam âleminin kalbi ve beyni ise Türkiye…

Birçok İslam ülkesinde kan dökmeyi başaranlar, orda yaşayanları birbirine düşürmeyi başaranlar, insanları bir birine kırdırmayı başaranlar; bunları yaptık amma diyorlar isteğimize tam ulaşamadık, bir de şu Türkiye’yi birbirine düşürebilsek, bir de Türkiye de yaşayanları birbirine kırdırabilsek, işte o zaman gayemize ulaşacağız diyorlar. Çünkü biliyorlar ki; İslam âleminin kalbi burası. İslam âlemi de, bütün Müslümanlar da diyorlar ki; bizim ümidimiz Türkiye’de, Türkiye ayakta kalırsa biz de ayakta kalacağız, Türkiye’ye bir şey olursa biz de mahv-u perişan olacağız.

Müslüman biliyor ümidini buraya çevirmiş, kafir biliyor kinini buraya çevirmiş. Öyleyse 80 milyonun vazgeçilmez bir görevi var; kar-deş-li-ği başarmak… Birbirimize girmemek…

Şimdiye kadar savcı-solcu diye kırdırmak istediler; Allah’ın izniyle muvaffak olamadılar. Alevi-Sünni diye kırdırmak istediler; muvaffak olamadılar… Son elli yıldır Türk-Kürt, Laz-Çerkez diye etnik kökenleri ileri sürerek kırdırmak istediler; her birine ayrı ayrı üzüldüğümüz şehitlerimize rağmen ülke çapında kâfirlerin istediği olmadı.

Şu içinde bulunduğumuz Muharrem ayı ve idrak ettiğimiz aşure gününün yüzü suyu hurmetine İslam’ın son kal’ası olan Türkiye’yi Cenab-ı Allah muhafaza eylesin.

Bakınız; aşure günü adetlerimizden birisi de aşure tatlısı. Öncelikle şunu söyleyelim; aşure tatlısı yapmak, dağıtmak, ne farzdır, ne vaciptir, ne sünnettir, ne de günahtır. Ama güzel bir şeydir. Güzel olan bir şeyi yapalım, ama aşure tatlısının bize verdiği mesajı da iyi anlayalım.

Aşure denen tatlının içinde ceviz var, ama ona ceviz tatlısı denmiyor. Nohut var, ama nohut tatlısı denmiyor. İncir var, ama incir tatlısı denmiyor. Vs. Hepsi bir araya gelmiş, hepsi kendisinden vazgeçmiş, isminden vazgeçmiş aşure tatlısı olmuş. Hiç birisi benim dememiş. Hepsi aşurede bir değer olmuş. Bizim de buluşacağımız bir değerimiz var; o da

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ

Bizim de burada buluşmamız lazım. O zaman tatlı oluruz. O zaman huzurlu oluruz. Bunu da mutlaka anlamamız lazım.

Bu vesileyle, şehitlerin efendisi Hz. Hüseyin ve Kerbela şehitleri başta olmak üzere, bütün şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

Ehl-i Beyt-i Mustafâ'nın muhabbetinin her daim yüreklerimizde bâki kalmasını, onlardan bize tevârüs eden insani ve ahlaki erdemlerin zihin ve gönül dünyamızı tezyin etmesini Cenab-ı Hak cümlemize ve bilhassa da evlatlarımıza nasip eylesin.

Kerbela topraklarındaki ateşleri ve kanı bizim ülkemize düşürmek isteyenlere Cenab-ı Hak fırsat vermesin.