ESMÂ-ÜL HÜSNA — EN GÜZEL İSİMLER ALLAH'INDIR
ALLAH’I GERÇEKTEN TANIYOR MUYUZ, YOKSA SADECE İSMİNİ Mİ BİLİYORUZ?
RABBİMİZİN İSİMLERİNİ BİLMEDEN O’NA NASIL DUA EDİYORUZ?
HİÇ DÜŞÜNDÜN MÜ: SENİ YARATANIN HANGİ İSMİYLE YAŞIYORSUN?
KALBİN DARALDIĞINDA NEDEN ALLAH’IN İSİMLERİNE SARILMIYORSUN?
ALLAH “FETTAH” İKEN NEDEN HÂLÂ KAPALI KAPILARDAN ŞİKAYET EDİYORSUN?
أعوذ بالله من الشيطان الرجيم
بسم الله الرحمن الرحيم
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، الَّذِي لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى وَالصِّفَاتُ الْعُلَى، نَحْمَدُهُ وَنَسْتَعِينُهُ وَنَسْتَغْفِرُهُ.
وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِي عَرَّفَنَا بِرَبِّنَا، وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ
“Hamd, en güzel isimlerin sahibi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, Rabbini bize tanıtan Efendimiz Muhammed Mustafa’ya olsun.”
AZİZ MÜMİNLER,DEĞERLİ MÜSLÜMANLAR! !
GAFLET PERDESİNİ YIRTAN NİDA: EY BEDBAHT İNSAN!
Ey acziyetini unutmuş, faniliğini görmezden gelmiş zavallı kul!
Seni yoktan var eden kim? Sana ruh veren kim? Kalbini attıran, damarlarında kanı dolaştıran, seni her an yaşatan kim? Hiç düşündün mü? Sen daha yokken seni bilen, daha doğmadan rızkını takdir eden, kalbinden geçeni senden önce bilen, gözyaşını sen ağlamadan gören bir Rabbin var!
O Rab ki sana şöyle sesleniyor: “Bana en güzel isimlerimle dua edin.”
Ey kul! Rahmân olan Allah seni merhametiyle kuşatmışken, Rahîm olan Allah affetmek için fırsat kollarken, Fettâh olan Allah kapıları açmaya kadirken, Vedûd olan Allah seni sevmek isterken… Sen nasıl olur da O’nu bırakır, başkalarına yönelirsin?
Ey gaflete düşmüş insan!
Kendisi hasta olan birinden şifa mı bekliyorsun? Kendisi muhtaç olan birinden yardım mı umuyorsun? Kendisi yarın toprağa girecek birinden kurtuluş mu diliyorsun? Sana soruyorum: Kendini bile kurtaramayan bir kul, seni nasıl kurtaracak? Kendi günahlarının altında ezilen biri, sana nasıl bağışlanma sağlayacak? Fanî olan bir varlık, sana nasıl ebediyet verecek?
EY KİBİR KULELERİNDE OTURAN HİÇLİK YIĞINI!
Bak aynaya! Gördüğün o suret senin mi sanıyorsun? Gözlerine ışık veren, kulaklarına sesi duyuran, diline kelamı bahşeden O değil mi? Üstünde yürüdüğün arzın dizginleri senin elinde mi? Yoksa altından çekilivereceği o dehşetli günü mü bekliyorsun? El-Kahhâr olan Allah azametiyle tecelli ettiğinde, hangi makamın seni koruyacak? Hangi rütben seni o mutlak adaletten kaçıracak?
EY ŞİŞKİN EGO'LARININ ESİRİ OLAN ZAVALLI!
Güneş doğarken O'ndan izin alıyor da, sen kimden izin alıp da kibirle yürüyorsun? Mezarlıklara bir bak! Oradakiler de senin gibi "vaktim var" diyordu. Senin gibi "ben yaparım, ben bilirim" diyordu. Şimdi hepsi er-Rezzâk olanın verdiği ekmeği yiyip, el-Mümît olanın emriyle toprağın bağrında sessizliğe gömüldüler. Sen, cebindeki üç beş kuruşla el-Ğaniyy olan Allah'a zenginlik mi taslıyorsun? Yoksa üç günlük ömrünle el-Bâkî olanın mülkünde ebediyet mi iddia ediyorsun?
EY KALBİNİ KULLARIN ELİNE TESLİM EDEN BEDBAHT!
Seni bir damla sudan yaratanı unutup, senin gibi bir damla sudan yaratılmış olanlara mı el açıyorsun? Onlar seni duyar mı? Duysalar cevap verirler mi? Cevap verseler ihtiyaçlarını giderirler mi? Es-Samed olan Allah dururken, neden kapıları yüzüne kapanacak fânilere köle oluyorsun? Bilmez misin ki; Allah’ın isimlerini terk etmek, kalbin kararmasıdır. Allah’ın isimlerinden yüz çevirmek, ruhun kurumasıdır. Allah’tan başkasına yönelmek, insanın kendi elleriyle kendi cehennemini hazırlamasıdır!
DÜŞÜN!
Bir gün gelecek… Güvendiğin insanlar seni terk edecek. Sarıldığın sebepler birer birer yok olacak. Umut bağladığın herkes seni musalla taşında yalnız bırakıp gidecek. Ve sen… Yapayalnız kalacaksın!
Üzerine toprak atıldığında, etrafın zifiri karanlık olduğunda anlayacaksın: Gerçek sığınılacak olan sadece Allah’tır. Ama ya o gün çok geç olursa? Ya mühletin bittiyse? Ya el-Müntakim ismiyle adalet tecelli ettiyse?
Ey insan! Daha neyi bekliyorsun?
Sana bahşedilen bu nefes, belki de tövbe etmen için son fırsatındır. Dön Rabbine! O’nun isimlerine sarıl!
Rahmân de, okyanuslar kadar merhamet bul!
Fettâh de, pas tutmuş kalbinin kapıları açılsın!
Gaffâr de, dağlar kadar günahın bir lahzada silinsin!
Ehad de, bütün dünyevî bağlarından özgürleş!
Unutma! Allah’ı bırakan, her şeyini kaybeder… Ama Allah’a yönelen, iki cihanda da asla kaybetmez!
0.MADDE: ER-RAHMÂN (DÜNYADA HERKESE MERHAMET EDEN)
Ey günahı ne kadar çok olursa olsun rızkı kesilmeyen, nefes almasına izin verilen kul! Allah’ın bu dünyadaki şefkati o kadar geniştir ki; mümin-kafir, itaatkar-asi ayırt etmeksizin tüm mahlukatını bu isimle besler. O’nun rahmet sofrasından dışlanmış tek bir zerre dahi yoktur!
0. AYET-İ KERİMELER
1. # اَلرَّحْمٰنُۙ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى
Meali: "Rahmân (olan Allah), arşa istiva etmiştir (Kâinatı rahmetiyle kuşatıp yönetmektedir)." (Tâhâ Suresi, 5. Ayet)
2. # قُلِ ادْعُوا اللّٰهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَۜ اَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْاَسْمَآءُ الْحُسْنٰىۚ
Meali: "De ki: İster Allah diye dua edin, ister Rahmân diye dua edin. Hangisiyle dua ederseniz edin, en güzel isimler O'nundur." (İsrâ Suresi, 110. Ayet)
0.. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَلرَّحْمٰنُ يَرْحَمُهُمُ الرَّحْمٰنُ اِرْحَمُوا مَنْ فِى الْاَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِى السَّمَاءِ
Meali: "Merhametli olanlara Rahmân olan Allah da merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökteki de size merhamet etsin." (Tirmizî, Birr 16) Sıhhat: Sahih.
2. # اِنَّ اللّٰهَ كَتَبَ كِتَاباً... اِنَّ رَحْمَت۪ي سَبَقَتْ غَضَب۪ي
Meali: "Şüphesiz Allah şöyle yazmıştır: 'Rahmetim (Rahmân ismim), gazabımı geçmiştir.'" (Buhârî, Tevhîd 15) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Mekkeli müşriklerin, "Rahmân da nedir? Biz sadece atalarımızın ilahlarını biliriz" diyerek bu ismi inkar etmeleri ve "Rahmân'a secde edin" denildiğinde kaçmaları üzerine; Allah'ın bu isminin mutlak kuşatıcılığını ilan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الرَّحْمٰنُ ( -
“Rahmân): Özünde rahmet sahibi olan, varlıkları yaratıp karşılıksız nimet veren demektir. Rahmân ismi dünyaya bakar; burada kafire de rızık verir, zalime de mühlet verir. Bu ismi bilen kul, "Rabbim bana bu kadar merhametliyken ben nasıl O'na asi olurum?" diye tefekkür eder.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Bekir (Hz. Hazretleri), İslam'ın ilk yıllarında işkence gören köleleri satın alıp azat ederken; babası "Neden güçlü köleleri almıyorsun?" demiştir. O ise "Ben sadece Rahmân'ın rızasını istiyorum" buyurmuştur. Rahmân'ın merhametine ancak O'nun aciz kullarına merhamet ederek ulaşılacağını böyle göstermiştir.
Kıssadan Hisse: Rahmân'ın kapısı, inkar edene bile dünyada açıktır; ya iman edene nasıl olur?
00. MADDE: ER-RAHÎM (AHİRETTE SADECE MÜMİNLERE MERHAMET EDEN)
Ey dünyada Rahmân'ın gölgesinde yaşayıp ahirette de o özel şefkate muhtaç olan kul! Allah’ın bu ismi, iman edenlerin özel mükafatıdır. Sabredenlerin, namaz kılanların ve gözyaşı dökenlerin yalnız kalmayacağı, o en dehşetli günde müminleri kucaklayacak olan yalnızca Er-Rahîm olan Allah’tır.
00. AYET-İ KERİMELER
1. # وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يماً
Meali: "Allah, müminlere karşı çok merhametlidir (Rahîm)." (Ahzâb Suresi, 43. Ayet)
2. # سَلَامٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ
Meali: "Çok merhametli olan (Rahîm) Rabden onlara 'Selâm' (sözü) vardır." (Yâsîn Suresi, 58. Ayet)
00. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # جَعَلَ اللّٰهُ الرَّحْمَةَ مِائَةَ جُزْءٍ... وَادَّخَرَ عِنْدَهُ تِسْعَةً وَتِسْع۪ينَ جُزْءاً
Meali: "Allah rahmeti yüz parçaya böldü. Birini dünyaya indirdi, doksan dokuzunu ise kıyamet günü müminlere (Rahîm ismiyle) merhamet etmek için katında sakladı." (Buhârî, Edeb 19) Sıhhat: Sahih.
2. # اَللّٰهُمَّ ارْحَمْن۪ي بِرَحْمَتِكَ
Meali: "Allah'ım! (Ahirette o özel tecellin olan) Rahîm isminin rahmetiyle bana merhamet eyle." (Müslim, Müsâfirîn 201) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müminlerin, işledikleri günahlar veya karşılaştıkları zorluklar sebebiyle ahiretteki hallerinden endişe etmeleri üzerine; Allah'ın iman eden kulları için özel bir acıma ve bağışlama (Rahîm) vaadi olduğunu müjdelemek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الرَّح۪يمُ ( -
“Rahîm): Rahmetini mümin kullarına özel olarak tahsis eden, onları bağışlayan demektir. Rahîm ismi ahirete bakar. Rahmân dünyada "yaratıp rızıklandırmayı", Rahîm ise ahirette "bağışlayıp cennete koymayı" ifade eder. Bu ismi bilen kul, ümidini asla kesmez.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ömer (Hz. Hazretleri), savaş sonrası esirler arasında çocuğunu arayan ve bulduğunda onu bağrına basıp emziren bir kadını görünce ağlamıştır. Efendimiz (S.a.v) buyurdu ki: "Allah'ın kullarına (Rahîm ismiyle) olan merhameti, bu kadının çocuğuna olan şefkatinden çok daha fazladır."
Kıssadan Hisse: Dünyada Rahmân'ın kulu olanın, ahirette yardımcısı Rahîm olan Allah'tır.
1. MADDE: EL-MELİK (MÜLKÜN GERÇEK SAHİBİ)
Ey insan! Yolun sonuna doğru ilerliyorsun… Farkında olsan da olmasan da her geçen nefes seni kabre yaklaştırıyor! Üzerinde yürüdüğün toprak seni içine alacak! Seni alkışlayanlar susacak… Seni övenler unutacak… İsmin bile yavaş yavaş silinecek! Çünkü mülk senin değil, el-Melik olan Allah’ındır!
1. AYET-İ KERİME
فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَر۪يمِ
Meali: "Mutlak hükümranlık sahibi (Melik) ve hak olan Allah yüceler yücesidir. O’ndan başka ilah yoktur. O, kerem sahibi Arş’ın Rabbidir."
(Kaynak: Mü’minûn Suresi, 116. Ayet)
1. HADİS-İ ŞERİF
أَغْيَظُ رَجُلٍ عَلَى اللَّهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَأَخْبَثُهُ رَجُلٌ كَانَ يُسَمَّى مَلِكَ الأَمْلاَكِ لاَ مَلِكَ إِلاَّ اللَّهُ
Meali: "Kıyamet günü Allah katında en nefret edilen, en adi kişi, (dünyada) 'mülklerin sahibi' (şehinşah) adını alan kimsedir. Hâlbuki Allah’tan başka gerçek Melik (mülk sahibi) yoktur."
(Kaynak: Müslim, Âdâb 20; Buhârî, Edeb 114) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin ve kralların dünyadaki geçici saltanatlarına güvenip kibirlenmeleri, yoksul müminleri köle gibi görmeleri üzerine; gerçek hakimiyetin ve mülkün sadece Allah’a ait olduğunu, O’ndan başka her şeyin yok olacağını bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمَلِكُ ( -
“Melik): Görünen ve görünmeyen bütün alemlerin tek sahibi, mutlak hakimidir. O’nun izni olmadan bir yaprak dahi kımıldamaz. İnsan bu dünyada mülk sahibi değil, emanetçidir. İsimlerin sahibi olan Allah'ı tanıyan, geçici mülkün esiri olmaz.”
Sahabe Kıssası: Hz. İbrahim, Nemrut'un huzuruna çıktığında ona mülkün gerçek sahibini hatırlatmış; "Rabbim hayat veren ve öldürendir" demiştir. Nemrut kendi krallığıyla övünürken, bir sinekle helak olmuş; el-Melik isminin azameti karşısında dünyalık hiçbir saltanatın koruma sağlayamayacağı tarihe kazınmıştır.
Kıssadan Hisse:
Kendine ait sandığın her şey, aslında sana verilmiş bir emanettir.
Gerçek Melik’e kul olan, dünyanın bütün efendilerinden azat olur.
Saraylar yıkılır, tahtlar devrilir; sadece Allah’ın hükmü baki kalır.
2. MADDE: EL-KUDDÛS (HER TÜRLÜ EKSİKLİKTEN UZAK)
Ey kalbi katılaşan kul! Daha neyi bekliyorsun? Ruhunu kirlerden arındıran el-Kuddûs olan Allah’tır. Sen insanlardan utanıyorsun da, seni yaratan ve her türlü noksanlıktan münezzeh olan Rabbinden nasıl utanmıyorsun?
2. AYET-İ KERİME
يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ
Meali: "Göklerde ve yerde olanların hepsi; mülkün sahibi (Melik), her türlü noksanlıktan uzak (Kuddûs), mutlak güç sahibi (Azîz) ve hüküm ve hikmet sahibi (Hakîm) olan Allah’ı tesbih eder."
(Kaynak: Cuma Suresi, 1. Ayet)
2. HADİS-İ ŞERİF
سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ
Meali: "O (Allah), bütün noksan sıfatlardan münezzehtir (Subbûh), her türlü eksiklikten mukaddestir (Kuddûs). O, meleklerin ve Ruh’un (Cebrail’in) Rabbidir."
(Kaynak: Müslim, Salât 223; Ebû Dâvûd, Salât 147) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin ve ehli kitabın Allah’a çocuk isnad etmesi, O’na beşerî zaaflar yüklemesi üzerine; Allah’ın her türlü ayıp, noksan ve beşerî tasavvurdan uzak olduğunu ilan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْقُدُّوسُ ( -
“Kuddûs): Hatadan, gafletten, acziyetten ve her türlü noksanlıktan tamamen uzaktır. O, tertemizdir ve temiz olanları sever. Kalbin manevi kirlilikten (şirk, haset, riya) kurtulması, Kuddûs isminin tecellisine bağlıdır. "Esmaül Hüsna, kalpte bir tefekkür ve hayatta bir tecellidir."”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebubekir, namazlarında bu ismi andığında titrer; Allah’ın azameti karşısında kendi günahlarını ve acziyetini hatırlar, ruhunu Kuddûs ismiyle yıkardı. O, kalbin temizliğinin ancak Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmekle başlayacağını öğretmiştir.
Kıssadan Hisse:
Allah’ı noksanlıktan uzak bilen, kendi noksanlarını görmeye başlar.
Dilin tesbihi bedeni, kalbin tefekkürü ise ruhu temizler.
Kuddûs ismine sığınan, kötü alışkanlıkların ve kirli niyetlerin zincirini kırar.
3. MADDE: ES-SELÂM (SELAMET VE HUZUR VEREN)
Ey nefsine aldanan insan! İç huzuru mu arıyorsun? Kalbine selameti ve huzuru veren yalnızca es-Selâm’dır. Dünya bir savaş meydanı olsa dahi, kalbi Allah ile olanın selameti baki kalır.
3. AYET-İ KERİME
وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۜ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Meali: "Allah, kullarını esenlik yurduna (Darü's-Selâm’a) çağırır ve dilediğini doğru yola iletir."
(Kaynak: Yûnus Suresi, 25. Ayet)
3. HADİS-İ ŞERİF
اَفْشُوا السَّلَامَ تَسْلَمُوا
Meali: "Aranızda selamı yayın ki (dünya ve ahirette) selamette kalasınız."
(Kaynak: Ahmed b. Hanbel, II, 491; Müslim, Îmân 93) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Dünyanın dertleri ve müşriklerin baskıları altında bunalan, huzur arayan müminlere; asıl esenliğin Allah’ın yanında olduğunu ve O’nun rızasına giden yolun "Darü's-Selâm" (Cennet) ile son bulacağını müjdelemek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
السَّلَامُ ( -
“Selâm): Kullarını her türlü tehlikeden selamete çıkaran, cennet ehlinin birbirine ve Allah’ın onlara hitabı olan "Selam"ın kaynağıdır. Ruhumuzun selameti, Es-Selâm olan Allah’a teslimiyetle mümkündür. Acziyetin kudrete sığınması, selameti getirir.”
Sahabe Kıssası: Hz. İbrahim, mancınıkla ateşe fırlatıldığında hiçbir beşerî kurtarıcı beklemedi. O an Allah ateşe; "Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet (selâm) ol!" (Enbiya, 69) buyurdu. Bu tecelli, en büyük yangınların ortasında bile Allah ile olana hiçbir zararın dokunamayacağını kanıtladı.
Kıssadan Hisse:
Selameti dünyada değil, Es-Selâm olan Allah’ın rızasında ara.
Başkalarına selam veren ve esenlik dileyen, bizzat Allah’ın esenliğiyle korunur.
Allah ile aranı düzeltirsen, kainat seninle selamet bulur.
4. MADDE: EL-MÜ’MİN (EMNİYET VEREN VE DOĞRULAYAN)
Ey dünya ile aldanan insan! Sığındığın kaleler, güvendiğin paralar seni koruyabilir mi? Korkuyu yok eden, kalplere imanı ve güveni yerleştiren yalnızca el-Mü’min’dir.
4. AYET-İ KERİME
اَلَّذ۪ٓي اَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍۙ وَاٰمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ
Meali: "O Allah ki, onları açlıktan kurtarıp doyurdu ve her türlü korkudan emin (mü’min) kılıp güvene kavuşturdu."
(Kaynak: Kureyş Suresi, 4. Ayet)
4. HADİS-İ ŞERİF
اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ وَالْمُؤْمِنُ مَنْ أَمِنَهُ النَّاسُ عَلَى دِمَائِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ
Meali: "Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden selamette olduğu kimsedir. Mü’min ise, insanların canları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kişidir."
(Kaynak: Tirmizî, Îmân 12; Nesâî, Îmân 8) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Câhiliye karanlığında can ve mal güvenliği olmayan, sürekli korku ve kaos içinde yaşayan insanların; İslam’ın gelişiyle Allah’ın "el-Mü’min" tecellisi altında nasıl bir huzur ve emniyet iklimine kavuştuklarını anlatmak için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُؤْمِنُ ( - ü’
“min): Gönüllerde iman ışığını yakan, kendine sığınanları korkulardan emin kılan, vaadine sadık olandır. İnsanı mükerrem kılan, Allah’ın Mü’min ismine iman edip güven duymasıdır. "Allah’a dayanan, asla yıkılmaz."”
Sahabe Kıssası: Hz. Musa, Firavun'un zulmünden kaçarken Kızıldeniz’in kıyısında sıkıştığında, arkasındaki orduya değil, kendisine emniyet veren el-Mü’min olan Rabbine güvendi. "Rabbim benimledir, O bana bir yol açacaktır" dedi ve deniz ona güvenli bir koridor oldu.
Kıssadan Hisse:
Gerçek güven, dışarıda değil, kalpteki Allah inancındadır.
Kimseye güven veremeyen, Allah’ın Mü’min isminden nasip alamamıştır.
Korkularını Allah’a havale edene, O emniyet kapılarını açar.
5. MADDE: EL-MÜHEYMİN (GÖZETİP KORUYAN)
Ey kul! Günah işlediğinde etrafına bakıyorsun, kimse var mı diye… Bir kere de yukarı bak! Allah seni görüyor! O, her şeyi gözetleyen el-Müheymin’dir.
5. AYET-İ KERİME
اَفَمَنْ هُوَ قَٓائِمٌ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۚ
Meali: "Herkesin kazandığını (yapıp ettiğini) gözetleyip duran (Müheymin olan) Allah, başkaları gibi midir?"
(Kaynak: Ra'd Suresi, 33. Ayet)
5. HADİS-İ ŞERİF
اُعْبُدِ اللّٰهَ كَاَنَّكَ تَرَاهُ فَاِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَاِنَّهُ يَرَاكَ
Meali: "Allah’a O'nu görüyormuşsun gibi ibadet et; sen O'nu görmesen de O seni mutlaka görmektedir."
(Kaynak: Buhârî, Îmân 37; Müslim, Îmân 1) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların amellerini başkalarından gizleyerek yapabileceklerini, gizli günahların hesaba katılmayacağını sananların gafletini gidermek; Allah’ın her an her şeyi murakabe ettiğini bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُهَيْمِنُ ( -
“Müheymin): Kâinatın bütün işlerini idare eden, her mahluku gözetimi altında tutan ve onları koruyup kollayandır. "Allah seni görüyor, Allah seni duyuyor, Allah senin kalbinden geçenleri dahi biliyor!" Bu isim, mümini otokontrole ve edebe sevk eder.”
Sahabe Kıssası: Hz. Hacer, çölde küçük İsmail ile yalnız kaldığında sormuştu: "Bizi burada bırakmanı Allah mı emretti?" Cevap olumlu gelince; "Öyleyse Allah (Müheymin’dir) bizi zayi etmez!" dedi. Bu teslimiyet, Müheymin olan Allah’ın Zemzem'i fışkırtmasıyla sonuçlandı.
Kıssadan Hisse:
Gözetlendiğini bilen, adımlarına dikkat eder.
Kimsesizlerin kimsesi Müheymin olan Allah'tır; O'na sığınan asla yalnız kalmaz.
Gizli işlenen günahlar, Müheymin olanın şahitliğinde mahşerde açılacaktır.
6. MADDE: EL-AZÎZ (İZZET VE GÜÇ SAHİBİ)
Ey dünya ile aldanan insan! İzzeti insanların yanında mı arıyorsun? Bil ki izzet ve şeref ancak el-Azîz olan Allah’ındır. O’na dayanan aziz, O’ndan kopan zelil olur.
6. AYET-İ KERİME
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاًۜ
Meali: "Kim izzet (şan ve şeref) istiyorsa, bilsin ki izzetin tamamı Allah’ındır."
(Kaynak: Fâtır Suresi, 10. Ayet)
6. HADİS-İ ŞERİF
وَمَا زَادَ اللَّهُ عَبْدًا بِعَفْوٍ إِلاَّ عِزًّا
Meali: "Allah, affeden bir kulunun ancak izzetini (şerefini) artırır."
(Kaynak: Müslim, Birr 69; Tirmizî, Birr 82) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Münafıkların, güçlü gördükleri kâfirlerin yanında izzet aramaları ve Müslümanları küçümsemeleri üzerine; gerçek izzetin ve mutlak galibiyetin ancak Allah’ın ve O’nun peygamberinin yanında olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْعَز۪يزُ ( -
“Azîz): Mağlup edilmesi imkânsız, tek galip ve izzetin yegâne kaynağıdır. Allah’ın Azîz ismine sığınan, beşerî korkuların esiri olmaz. "Esma-i Hüsna’yı hayatına rehber edinen, dünyevi hiçbir korkuya boyun eğmez."”
Sahabe Kıssası: Hz. Ömer, Kudüs fethine giderken üzerinde yamalı bir elbise ve tek bir deve vardı. Yanındakiler "Bizi böyle görmesinler" deyince şöyle dedi: "Biz İslam ile aziz olduk; izzeti başka yerde ararsak Allah bizi zelil eder." O, El-Azîz ismine imanın temsilcisi olmuştur.
Kıssadan Hisse:
İzzeti başka kapılarda arayan, ancak zillet bulur.
Affetmek ve tevazu göstermek, Allah katında izzeti artıran hasletlerdir.
Mutlak güç sahibi Azîz olan Allah, kendisine güveneni asla yarı yolda bırakmaz.
7. MADDE: EL-CEBBÂR (DİLEDİĞİNİ YAPTIRAN VE YARALARI SARAN)
Ey nefsi peşinde sürüklenen insan! Nefsin sana der ki: “Daha zaman var…” Ama el-Cebbâr olan Allah’ın hükmü ansızın tecelli eder! O, kırık kalpleri onaran, dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olandır. Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma!
7. AYET-İ KERİME
اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَز۪يزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُۜ
Meali: " Mülkün sahibi, noksanlıktan uzak, selamet veren, emniyete kavuşturan, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, dilediğini zorla yaptıran (Cebbâr), büyüklükte eşi olmayandır."
(Kaynak: Haşr Suresi, 23. Ayet)
7. HADİS-İ ŞERİF
يَا جَابِرَ كُلِّ كَسِيرٍ يَا مُسَهِّلَ كُلِّ عَسِيرٍ
Meali: "Ey her kırığı onaran (Cebbâr), ey her zorluğu kolaylaştıran Allah'ım!"
(Kaynak: Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, IV, 9; Şüabü’l-Îmân, II, 1147) Sıhhat Derecesi: Hasen.
Nüzul Sebebi: Mekke’de müşriklerin Müslümanlara karşı uyguladığı baskı ve zulmün zirveye ulaştığı, müminlerin kalplerinin kırık ve mahzun olduğu bir dönemde; Allah’ın zalimleri dize getirecek kudrete (Cebre) ve mazlumların gönlünü onaracak merhamete sahip olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْجَبَّارُ ( -
“Cebbâr): İki derin manası vardır: Birincisi, dilediğini her durumda gerçekleştiren, hükmüne karşı gelinemeyen mutlak güç. İkincisi, kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan, perişan halleri düzelten. İnsan nefsine boyun eğdirmek istiyorsa, Cebbâr olan Allah’ın azametine sığınmalıdır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ali (r.a), savaş meydanında bir düşmanını yere yatırdığında, düşmanı onun yüzüne tükürmüştü. Hz. Ali o an kılıcını indirdi. Sebebi sorulduğunda; "Nefsim devreye girdi, onu Allah’ın Cebbâr ismi için değil, kendi öfkem için öldürecektim" demiştir. O, nefsinin zorbalığını Allah’ın ismine teslim ederek yenmiştir.
Kıssadan Hisse:
Kalbin kırıldıysa üzülme; el-Cebbâr olan Allah onu onarmaya kadirdir.
Zulmedenler, Allah’ın "kahredici" cebbâriyeti karşısında helak olmaya mahkumdur.
Kendi nefsine zorba olan, Allah’ın rızasından uzaklaşır.
8. MADDE: EL-MÜTEKEBBİR (BÜYÜKLÜKTE EŞİ OLMAYAN)
Ey insan! Sen, seni yoktan var eden Rabbinin huzuruna çıkacağını bildiğin hâlde nasıl olur da O’nu unutacak kadar dünyaya dalarsın? Kendini büyük görme! Tek büyük, el-Mütekebbir olan Allah’tır.
8. AYET-İ KERİME
سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
Meali: " Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir. (O, büyüklükte eşi olmayan Mütekebbir'dir.)"
(Kaynak: Haşr Suresi, 23. Ayet)
8. HADİS-İ ŞERİF
الْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ
Meali: "Büyüklük benim ridam, azamet ise benim izarımdır. Kim bu ikisinden biri hakkında benimle yarışmaya kalkışırsa, onu cehenneme atarım."
(Kaynak: Müslim, Birr 136; Ebû Dâvûd, Libâs 25) Sıhhat Derecesi: Sahih/Kudsi Hadis.
Nüzul Sebebi: Firavun, Nemrut ve Ebû Cehil gibi zorbaların büyüklük taslayarak ilahlık davasına yeltenmeleri ve zayıf insanları ezmeleri üzerine; gerçek büyüklüğün sadece Allah’a mahsus olduğunu ve kibrin yalnızca O’na yakıştığını beyan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُتَكَبِّرُ ( -
“Mütekebbir): Büyüklüğünü her hadiseyle gösteren, kibriya ve azamet sahibi olandır. Mahlukatın kibri bir noksanlık ve hadsizlik iken; Allah’ın Mütekebbir olması, O’nun yüceliğinin bir gereğidir. "Esmaül Hüsna, sadece dilde bir zikir değil, kalpte bir tefekkürdür."”
Sahabe Kıssası: Hz. Ömer, halifeliği döneminde bir gün sırtında su tulumu taşırken görülür. "Ey müminlerin emiri, bu size yakışır mı?" dediklerinde; "Nefsime bir parça büyüklük hissi geldi, onu bu şekilde ezmek ve Mütekebbir olan Rabbime karşı acziyetimi hatırlamak istedim" buyurmuştur.
Kıssadan Hisse:
Kibirlenen küçülür, tevazu gösteren yücelir.
Allah’ın büyüklüğünü idrak eden, insanlara tepeden bakamaz.
Kibir, cehenneme giden yolun en hızlı yakıtıdır; tevbe ile bu yükten kurtulun.
9. MADDE: EL-HÂLIK (HER ŞEYİ YOKTAN VAR EDEN)
Ey insan! Hiç düşündün mü, nereden geldin? Seni bir damla sudan yaratan, sana ruhundan üfleyen el-Hâlık’ı nasıl unutursun? Sen imtihan ediliyorsun ve bu imtihanın bir sonucu var: Hesap!
9. AYET-İ KERİME
هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ
Meali: "Allah’tan başka, size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı (Hâlık) mı var?"
(Kaynak: Fâtır Suresi, 3. Ayet)
9. HADİS-İ ŞERİF
تَفَكَّرُوا فِي خَلْقِ اللَّهِ وَلَا تَفَكَّرُوا فِي اللَّهِ
Meali: "Allah’ın yarattıkları (mahlukat) üzerinde tefekkür edin, fakat Allah’ın zatı hakkında (nasıl olduğuna dair) tefekkür etmeyin (çünkü O'nu kavrayamazsınız)."
(Kaynak: Ebü’ş-Şeyh, el-Azame, I, 214; Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 132) Sıhhat Derecesi: Hasen.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin, kainatın kendi kendine var olduğunu veya putların yaratmada bir ortağı olduğunu iddia etmeleri üzerine; tek ve mutlak yaratıcının Allah olduğunu, O’nun hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını hatırlatmak için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْخَالِقُ ( -
“Hâlık): Her şeyi, örneği yokken takdir eden ve yoktan var edendir. "İnsanı mükerrem bir varlık olarak yaratıp sayısız lütuflarda bulunan Allah’a hamd olsun." Yarattığı her şeyde O'nun sanatından bir parıltı, bir tecelli vardır. Allah'ı tanımanın yolu, yarattığı sanat eserlerini (eserden müessire) incelemekten geçer.”
Sahabe Kıssası: Hz. Selman-ı Farisi, İslam'ı ararken tabiatın nizamına bakıp bir yaratıcının (Hâlık'ın) olması gerektiğini anlamıştı. O, yaratılmış olanın acziyetini görüp, hiç ölmeyecek ve her şeyi yoktan var eden Hâlık-ı Zülcelâl'e teslim olanların öncüsü olmuştur.
Kıssadan Hisse:
Seni yaratanı tanımamak, en büyük nankörlüktür.
Kainattaki her zerre, bir "Hâlık" olduğunu haykırmaktadır; sağır olma.
Yaratılış gayesini unutan, hayvandan daha aşağı bir seviyeye iner.
10. MADDE: EL-BÂRİ (HER ŞEYİ KUSURSUZ YARATAN)
Ey insan! Sen gizlediğini sakladığını zannedersin… Ama seni bir ölçü ve uyumla yaratan el-Bâri’den hiçbir şeyi saklayamazsın! O, sadece yaratmakla kalmaz; yarattıklarını birbirine uygun ve ahenkli kılar.
10. AYET-İ KERİME
وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Meali: "En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin. O’nun isimleri hakkında kuşkuya düşenleri (sapıklığa sapanları) kendi hallerine bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir."
(Kaynak: A'râf Suresi, 180. Ayet)
10. HADİS-İ ŞERİF
يَا بَارِئَ النَّفْسِ بَعْدَ الْمَوْتِ
Meali: "Ey ölümden sonra ruhları (ve bedenleri) yeniden inşa edip yaratan (Bâri) Allah'ım!"
(Kaynak: Müsned-i Ahmed b. Hanbel, VI, 396; İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 143) Sıhhat Derecesi: Hasen.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin, Allah’ın güzel isimlerini değiştirerek (Lât, Uzzâ, Menât gibi) putlara vermeleri ve "İlah" kavramının içini boşaltmaya çalışmaları üzerine; isimlerin asıl sahibinin Allah olduğunu ve O'na kendi öğrettiği isimlerle dua edilmesi gerektiğini bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْبَارِئُ ( -
“Bâri): Maddeleri ve azaları birbirine uygun şekilde, kusursuzca var eden demektir. Hâlık isminde "takdir etmek" manası varken, Bâri isminde "pürüzsüzce inşa etmek" manası baskındır. "Esma-i Hüsna, sadece dilde bir zikir değil, kalpte bir tefekkür ve hayatta bir tecellidir." İsimlerini bilen, O’nun sanatındaki harikaları görür.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ali (r.a), bir gün hilali gördüğünde Allah’ın Bâri ismini anarak; "Seni yaratan, seni düzenleyen ve sana bu şekli veren (Bâri olan) Allah ne yücedir" demiştir. O, gökyüzündeki her bir nizamda Allah’ın yaratma sanatının pürüzsüzlüğünü tefekkür ederdi.
Kıssadan Hisse:
Allah’ın isimleriyle O’na sığınmak, duaların kabulüne en büyük vesiledir.
Yarattığı her şeyde bir hikmet ve uyum vardır; kainatta tesadüfe yer yoktur.
Bedenindeki kusursuz ahengi gören, Bâri olan Rabbine şükürde kusur etmez.
11. MADDE: EL-MUSAVVİR (ŞEKİL VEREN VE TASARLAYAN)
Ey dünya ile aldanan insan! Şu peşinden koştuğun dünya nedir ki? Bir gölge… Bir aldatmaca! Oysa seni ana rahminde şekillendiren, yüzüne nuru nakşeden el-Musavvir olan Allah'tır.
11. AYET-İ KERİME
هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۜ
Meali: "O, yaratan (Hâlık), var eden (Bâri), şekil veren (Musavvir) Allah'tır. En güzel isimler O'nundur."
(Kaynak: Haşr Suresi, 24. Ayet)
11. HADİS-İ ŞERİF
إِذَا مَرَّ بِالنُّطْفَةِ اثْنَتَانِ وَأَرْبَعُونَ لَيْلَةً، بَعَثَ اللهُ إِلَيْهَا مَلَكًا، فَصَوَّرَهَا وَخَلَقَ سَمْعَهَا وَبَصَرَهَا
Meali: "Nutfe kırk iki günlük olunca Allah ona bir melek gönderir; onu şekillendirir (Musavvir tecellisi), kulağını ve gözünü yaratır."
(Kaynak: Müslim, Kader 3) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların kendi güzelliklerini veya yaratılıştaki üstünlüklerini kendilerinden bilip kibirlenmeleri üzerine; her bir simanın, her bir parmak izinin ve her bir canlının özel olarak Allah tarafından tasarlandığını beyan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُصَوِّرُ ( -
“Musavvir): Her varlığa kendine has bir suret ve özellik veren, onları birbirinden ayıran eşsiz sanatçıdır. Kainattaki her bir varlık, Esma-i Hüsna’dan bir parıltı, bir tecellidir. "İnsanı mükerrem bir varlık olarak yaratıp sayısız lütuflarda bulunan" Allah, her kulunun simasına kendi rahmet mührünü vurmuştur.”
Sahabe Kıssası: Hz. Yusuf, kendisine verilen güzellik nedeniyle Mısır’daki kadınların ve Züleyha’nın imtihanına maruz kaldığında; güzelliğini kendinden bilmemiş, el-Musavvir olan Allah’ın kendisine verdiği bu emaneti O’nun yolunda iffetle korumuştur. O, suretin değil siretin (ahlakın) asıl güzellik olduğunu göstermiştir.
Kıssadan Hisse:
Güzelliğinle övünme, o senin değil Musavvir’in sanatıdır.
Surete bakıp takılma, Allah senin kalbine ve ameline bakar.
Sanatı sev ama sanatkârı asla unutma; her fırça darbesi O’nu işaret eder.
12. MADDE: EL-ĞAFFÂR (GÜNAHLARI ÇOKÇA BAĞIŞLAYAN)
Ey kul! Günah küçük değildir… Sen küçük görüyorsun! Ama el-Ğaffâr olan Allah’ın mağfireti karşısında hiçbir günah büyük kalamaz. "Allah affeder" deyip günaha devam etme; gel, bugün tövbe et!
12. AYET-İ KERİME
اَلَا هُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ
Meali: "Dikkat edin! O, mutlak güç sahibidir (Azîz), çokça bağışlayandır (Ğaffâr)."
(Kaynak: Zümer Suresi, 5. Ayet)
12. HADİS-İ ŞERİF
قَالَ اللّٰهُ تَعَالَى: يَا ابْنَ اٰدَمَ! لَوْ بَلَغَتْ ذُنُوبُكَ عَنَانَ السَّمَاءِ ثُمَّ اسْتَغْفَرْتَن۪ي غَفَرْتُ لَكَ وَلَا اُبَال۪ي
Meali: "Allah Teâlâ buyurdu ki: Ey âdemoğlu! Günahların gökyüzünü kaplayacak kadar çok olsa bile, benden af dilersen seni bağışlarım; (günahlarının çokluğuna) bakmam!"
(Kaynak: Tirmizî, Daavât 98) Sıhhat Derecesi: Sahih-i Kudsi.
Nüzul Sebebi: Geçmişte çok büyük günahlar işlemiş ve "Artık Allah bizi asla affetmez, bizden geçti" diyerek ümitsizliğe kapılan ve bu yüzden hidayetten uzak duran insanlara; Allah'ın bağışlamasının (Ğaffâr isminin) her şeyi örtecek kadar geniş olduğunu müjdelemek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْغَفَّارُ ( -
“Ğaffâr): Günahları tekrar tekrar bağışlayan, kulu rezil etmemek için ayıpları örten demektir. Günahı küçültmez ama tövbeyi büyütür. "Esma-i Hüsna'yı hayatına rehber edinen, dünyevi hiçbir korkuya boyun eğmez." Çünkü bilir ki Rabbi Ğaffâr'dır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Vahşi, Peygamber Efendimiz (S.a.v)’in amcası Hz. Hamza’yı şehit ettikten sonra büyük bir pişmanlık yaşamış ve "Benim gibi biri affedilir mi?" diye endişe etmiştir. Ancak Allah’ın Ğaffâr ismi tecelli etmiş, tövbesi kabul olunmuş ve o da sahabeler kervanına katılmıştır.
Kıssadan Hisse:
Ümitsizlik şeytanın, mağfiret ise Allah’ın kapısıdır.
Günahın boyunu değil, Ğaffâr’ın rahmetini ölçü al.
Ayıpları örten Allah’ın kuluysan, sen de insanların ayıplarını ört.
13. MADDE: EL-KAHHÂR (HER ŞEYE GALİP GELEN VE BOYUN EĞDİREN)
Ey gaflete düşen kul! Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O, dilediğini kahretmeye muktedir olan el-Kahhâr’dır. O sadece erteliyor… Ama asla ihmal etmiyor! Bir gün gelecek, her nefis O’nun mutlak iradesi önünde boyun eğecektir.
13. AYET-İ KERİME
لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَۜ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Meali: "Bugün mülk kimindir? Tek olan ve her şeye galip gelen (Kahhâr) Allah’ındır!"
(Kaynak: Mü’min Suresi, 16. Ayet)
13. HADİS-İ ŞERİF
اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ وَبِمُعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتِكَ
Meali: "Allah’ım! Senin gazabından rızana sığınırım, cezandan (Kahhâr tecellinden) ise affına sığınırım."
(Kaynak: Müslim, Salât 222; Ebû Dâvûd, Salât 148) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Dünyada güç sahibi olduğunu sanan ve Allah’ın dinine savaş açan zorbalara karşı; mahşer gününde bütün sahte saltanatların yerle bir olacağını ve tek bir galibin kalacağını ihtar etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْقَهَّارُ ( -
“Kahhâr): Yenilmeyen, her şeyi emri altına alan, batılı yok edip hakkı hakim kılan demektir. Bu isim müminin kalbindeki dünya sevgisini ve nefsin zorbalığını kahretmek için tefekkür edilir. "Esma-i Hüsna, sadece dilde bir zikir değil; kalpte tefekkür, hayatta tecellidir."”
Sahabe Kıssası: Hz. Musa, Firavun’un ilahlık davasına ve ordusunun büyüklüğüne rağmen sarsılmamıştır. Çünkü o biliyordu ki, Firavun ne kadar "âli" görünse de Allah el-Kahhâr olandır. Bir su damlası, o koca orduyu Kahhâr ismiyle yeryüzünden silmiştir.
Kıssadan Hisse:
Allah’ın kahredici gücünden korkan, başkalarının korkusundan azat olur.
Nefsine galip gelmek isteyen, Allah’ın Kahhâr ismine sığınmalıdır.
Zulüm ebedî değildir; Kahhâr olanın adaleti mutlaka tecelli edecektir.
14. MADDE: EL-VEHHÂB (HİÇBİR KARŞILIK BEKLEMEDEN VEREN)
Ey insan! Sen bu dünyaya boşuna mı gönderildin zannediyorsun? Şu an elinde olan her şey, sana el-Vehhâb olan Rabbinin bir bağışıdır. O, istemeden veren, karşılıksız lütfedendir.
14. AYET-İ KERİME
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
Meali: "Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi saptırma. Bize katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz Sen, karşılıksız çokça bağışlayan (Vehhâb)sın."
(Kaynak: Âl-i İmrân Suresi, 8. Ayet)
14. HADİS-İ ŞERİF
أَحَبُّ الْكَلَامِ إِلَى اللَّهِ أَرْبَعٌ: سُبْحَانَ اللَّهِ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ، وَلَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَاللَّهُ أَكْبَرُ
Meali: "Allah katında sözlerin en sevimlisi dörttür: Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim (Sübhânallah), Hamd Allah’adır (Elhamdülillah), Allah’tan başka ilah yoktur (Lâ ilâhe illallah), Allah en büyüktür (Allâhu ekber)."
(Kaynak: Müslim, Âdâb 12; Tirmizî, Daavât 127) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların amellerine güvenip "Ben hak ettim" demeleri veya rızkı ve nimeti çalışmanın tek sonucu sanmaları üzerine; her türlü nimetin, evladın ve hidayetin Allah’ın bir hibesi (bağışı) olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْوَهَّابُ ( -
“Vehhâb): Nimeti, hiçbir talep ve karşılık beklemeden, bolca ihsan edendir. "Dualarımızda 'Allah'ım, isminle sana geldim' diyebilmek, acziyetin kudrete sığınmasıdır." Hidayet en büyük hibedir; onu Vehhâb olandan istemeliyiz.”
Sahabe Kıssası: Hz. Süleyman, "Rabbim, beni bağışla ve benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülkü bana bağışla (Vehhâb ismiyle)" diye dua etmiştir. Allah ona rüzgarı, cinleri ve hayvanların dilini hibe etmiştir. Ancak Hz. Süleyman bu büyük bağışı şükürle süsleyerek gerçek zenginliğin Vehhâb’a kul olmak olduğunu göstermiştir.
Kıssadan Hisse:
Sahip olduğun her şey bir bağıştır, onlarla büyüklük taslama.
Kapılar kapandığında mahlukattan değil, Vehhâb olan Rezzâk’tan iste.
En büyük hibe, imanlı bir kalp ve selim bir akıldır.
15. MADDE: ER-REZZÂK (RIZKI YARATAN VE VEREN)
Ey dünya ile aldanan insan! Rızık endişesiyle uykularını mı kaçırıyorsun? Unutma ki, rızkı veren ne patrondur, ne tarladır, ne de paradır. Rızık, mutlak surette er-Rezzâk olan Allah’ın teminatı altındadır.
15. AYET-İ KERİME
وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا
Meali: "Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın."
(Kaynak: Hûd Suresi, 6. Ayet)
15. HADİS-İ ŞERİF
لَوْ أَنَّكُمْ تَتَوَكَّلُونَ عَلَى اللَّهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ لَرَزَقَكُمْ كَمَا يَرْزُقُ الطَّيْرَ تَغْدُو خِمَاصًا وَتَرُوحُ بِطَانًا
Meali: "Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, O sizi sabahleyin aç çıkıp akşamleyin tok dönen kuşlar gibi rızıklandırırdı."
(Kaynak: Tirmizî, Zühd 33; İbn Mâce, Zühd 14) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Mekke’de ekonomik baskılar ve kıtlık karşısında dinden dönmeleri için baskı yapılan yoksul müminlere; rızkın anahtarının mahlukatta değil, sadece Allah’ın elinde olduğunu müjdeleyerek kalplerini teskin etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الرَّزَّاقُ ( -
“Rezzâk): Maddi ve manevi her türlü rızkı yaratan, vakti gelince sahiplerine ulaştırandır. "İnsanı mükerrem bir varlık olarak yaratıp sayısız lütuflarda bulunan" Allah, her kulunun azığını ayırmıştır. Kulun görevi helal yoldan gayret etmek, sonucunu Rezzâk’a bırakmaktır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Meryem, mabetten çıkmadığı halde yanına mevsimi olmayan meyveler gelirdi. Hz. Zekeriya "Bunlar nereden?" diye sorunca; "Allah katındandır. Şüphesiz Allah dilediğini hesapsızca rızıklandırır" demiştir. Bu Rezzâk tecellisi, sebeplerin bittiği yerde Allah’ın lütfunun başladığını öğretir.
Kıssadan Hisse:
Rızık endişesi iman zayıflığındandır; kuşlar kadar tevekkül et.
Haram rızkı artırmaz, sadece bereketini ve huzurunu kaçırır.
Helalinden iste, Rezzâk olan Allah sana mutlaka bir kapı açacaktır.
16. MADDE: EL-FETTÂH (HAYIR KAPILARINI AÇAN)
Ey dünya ile aldanan insan! Kapılar kapandığında, yollar tükendiğinde kimse görmüyor sanırsın… Ama unutma! Hayatınızda düğümler varsa, bilin ki el-Fettâh olan Allah, hayırlı kapıları açmaya kadirdir. O’nun açtığını kimse kapatamaz, O’nun kapattığını da kimse açamaz!
16. AYET-İ KERİME
مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَاۚ وَمَا يُمْسِكْۙ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ
Meali: "Allah’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup engelleyecek kimse yoktur. O’nun tuttuğunu da O’ndan sonra salıverecek kimse yoktur."
(Kaynak: Fâtır Suresi, 2. Ayet)
16. HADİS-İ ŞERİF
اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي ذُنُوبِي وَافْتَحْ لِي أَبْوَابَ رَحْمَتِكَ
Meali: "Allah'ım! Günahlarımı bağışla ve bana rahmet kapılarını aç (Fettâh tecellini lütfet)."
(Kaynak: Müslim, Müsâfirîn 57; Nesâî, Mesâcid 14) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müslümanların Mekke’de daraldığı, hicret yollarının arandığı ve fetih müjdelerine ihtiyaç duyulduğu bir dönemde; tıkanan yolların ancak Allah’ın yardımıyla açılacağını ve O’nun en adil hüküm veren (Fettâh) olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْفَتَّاحُ ( -
“Fettâh): Sadece kapı açan değil, aynı zamanda kulları arasında hak ve batılı birbirinden ayıran, en adil hükmü verendir. "Bir kul ‘Ya Fettâh’ dediğinde, ummadığı yerden kapılar açılır." Fettâh ismi, ümitsizliği yok eden ilahi bir anahtardır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Musa, arkasında Firavun’un ordusu, önünde ise geçit vermez Kızıldeniz varken; "Fettâh" olan Allah’ın açacağı yola güvenmiş ve asasını vurmuştur. Deniz, bir fetih kapısı gibi ikiye ayrılmıştır. Zira mümin bilir ki; sebepler bittiğinde Fettâh ismi başlar.
Kıssadan Hisse:
Kapıların kapanması, daha hayırlı bir kapının açılacağına işarettir; sabret.
Allah’tan başka kimseden "açılış" bekleme, sadece O’nun anahtarı her kilide uyar.
Kalbinin kapısını Allah’a açana, Allah dünyanın hayır kapılarını açar.
17. MADDE: EL-ALÎM (HER ŞEYİ HAKKIYLA BİLEN)
Ey kul! Sen gizlediğini sakladığını zannedersin… Ama Allah senin kalbinden geçenleri dahi biliyor! O, her şeyi hakkıyla bilen el-Alîm’dir. O’ndan saklanamazsın, çünkü O sana şah damarından daha yakındır!
17. AYET-İ KERİME
وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَآ اِلَّا هُوَۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ
Meali: "Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir."
(Kaynak: En'âm Suresi, 59. Ayet)
17. HADİS-İ ŞERİF
اللَّهُمَّ بِعِلْمِكَ الْغَيْبَ وَقُدْرَتِكَ عَلَى الْخَلْقِ أَحْيِنِي مَا عَلِمْتَ الْحَيَاةَ خَيْرًا لِي
Meali: "Allah’ım! Gaybı bilmen (Alîm ismin) ve yaratıklar üzerindeki kudretinle; hayatın benim için hayırlı olduğunu bildiğin sürece beni yaşat."
(Kaynak: Nesâî, Sehiv 62; Hâkim, Müstedrek, I, 524) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin fısıldaşarak Müslümanlar aleyhine planlar kurmaları ve "Allah bunu duymaz veya bilmez" diye düşünmeleri üzerine; Allah’ın sadece sözleri değil, karanlık gecede siyah taşın üzerindeki siyah karıncanın ayak sesini bile bildiğini beyan için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْعَل۪يمُ ( -
“Alîm): Zaman ve mekanla sınırlı olmaksızın, olmuşu, olanı ve olacağı ezelî ilmiyle kuşatandır. "Allah’ı tanımanın yolu, O’nun güzel isimlerini tanımaktan geçer." Alîm ismini bilen, yalnız kaldığında bile edebini muhafaza eder; çünkü "O biliyor" gerçeği kalbinde yer etmiştir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ömer zamanında, süte su katmak isteyen annesine; "Halife görmüyor ama Allah görüyor ve biliyor" diyen genç kız, Allah’ın Alîm ismine olan sarsılmaz imanıyla tarihe geçmiştir. O, ilahi ilmin murakabesinde yaşamanın ne demek olduğunu tüm dünyaya göstermiştir.
Kıssadan Hisse:
Allah’ın bildiğini bilmek, insanı günahtan koruyan en büyük kalkandır.
İlim istenirken Alîm olandan istenir; O öğretmezse kalem yazmaz, dil dönmez.
Kimsenin bilmediği iyiliklerin, Alîm olan katında büyük mükafatları vardır.
18. MADDE: EL-KÂBID (DARALTAN VE SIKAN)
Ey nefsi peşinde sürüklenen insan! Bazen kalbin daralır, ruhun sıkışır… Sanırsın ki dünya üzerine yıkılıyor. Bil ki daraltan ve sıkan el-Kâbıd olan Allah’tır. O, kulunu kendine yaklaştırmak için bazen dünyayı ona dar eyler.
18. AYET-İ KERİME
وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۜطُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Meali: "Allah (rızkı ve inşirahı) daraltır (Kâbıd) ve genişletir (Bâsıt). Siz ancak O’na döndürüleceksiniz."
(Kaynak: Bakara Suresi, 245. Ayet)
18. HADİS-İ ŞERİF
إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمُسَعِّرُ الْقَابِضُ الْبَاسِطُ الرَّازِقُ
Meali: "Şüphesiz fiyatları tayin eden, (rızkı ve imkanları) daraltan (Kâbıd), genişleten (Bâsıt) ve rızık veren Allah’tır."
(Kaynak: Ebû Dâvûd, Büyû' 49; Tirmizî, Büyû' 73) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müslümanların kıtlık veya darlık zamanlarında şikayete düşmeleri, sebepler dairesinde boğulmaları üzerine; darlığın da genişliğin de bir imtihan olduğunu ve bunların bizzat Allah’ın elinde olduğunu öğretmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْقَابِضُ ( -
“Kâbıd): Hikmeti gereği rızkı kısan, ruhları kabzeden, kalpleri daraltandır. "Hesap var! Hem de çok çetin bir hesap!" Kâbıd ismi, kulun haddini bilmesi ve sadece Allah’a muhtaç olduğunu anlaması için tecelli eder. Darlık, aslında bir arınma mevsimidir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Eyüp (a.s), malı, mülkü ve sağlığı "Kâbıd" isminin tecellisiyle elinden alınıp daraldığında; "Bu darlığı veren Rabbimdir, O’ndan gelene razıyım" diyerek sabretmiştir. Bu daralma, onun makamının yücelmesine vesile olmuştur.
Kıssadan Hisse:
Kalbinin daralması, Allah’ı çağırman için bir davetiyedir.
Rızkın azalması nankörlüğe değil, daha fazla şükre ve gayrete vesile olmalıdır.
Kâbıd olan Allah, kulunu ancak daha büyük bir genişliğe hazırlamak için daraltır.
19. MADDE: EL-BÂSIT (GENİŞLETEN VE FERAHLIK VEREN)
Ey dünya yükü altında ezilen kul! Kalbin daraldığında, rızkın kesildiğinde ümitsizliğe düşme. Unutma ki daraltan Allah olduğu gibi, ruhlara inşirah veren, rızkı ve imkânları sonsuzca genişleten de el-Bâsıt olan Allah'tır. O, bir "Ol" demesiyle çölleri gülistana çevirir!
19. AYET-İ KERİME
اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُ لَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Meali: "Allah, kullarından dilediğine rızkı bol bol verir (Bâsıt), dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir."
(Kaynak: Ankebût Suresi, 62. Ayet)
19. HADİS-İ ŞERİF
إِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ يَبْسُطُ يَدَهُ بِاللَّيْلِ لِيَتُوبَ مُسِيءُ النَّهَارِ وَيَبْسُطُ يَدَهُ بِالنَّهَارِ لِيَتُوبَ مُسِيءُ اللَّيْلِ
Meali: "Şüphesiz Allah, gündüz günah işleyenin tövbe etmesi için geceleyin rahmet elini açar (Bâsıt tecellisiyle genişletir); gece günah işleyenin tövbe etmesi için de gündüzün rahmet elini açar."
(Kaynak: Müslim, Tevbe 31; Nesâî, Cenâiz 1) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Rızık darlığı ve gelecek kaygısı çeken müminlerin kalplerindeki endişeyi gidermek; bolluğun da darlığın da Allah’ın hikmetli bir taksimi olduğunu ve genişliğin ancak O’ndan isteneceğini bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْبَاسِطُ ( -
“Bâsıt): Lütuf ve rahmetini kullarına açan, rızkı genişleten, ruhlara neşe ve ferahlık veren demektir. "Esma-i Hüsna, sadece dilde bir zikir değil, hayatta bir tecellidir." Bâsıt ismi tecelli ettiğinde, en büyük dertler küçük birer toz bulutu gibi dağılır gider.”
Sahabe Kıssası: Hz. Abdurrahman b. Avf, hicret ettiğinde her şeyini Mekke'de bırakmış, Medine'ye beş parasız girmişti. Ancak o, Allah'ın Bâsıt ve Rezzâk olduğuna öyle iman etmişti ki, kısa sürede Medine'nin en zenginlerinden oldu. O, "Taşı kaldırsam altında altın bulacağımı sanıyorum" diyerek Allah'ın genişletici gücüne olan güvenini ifade etmiştir.
Kıssadan Hisse:
Darlık bir imtihandır, ama son durak değildir; Bâsıt olan Allah ferahlığı yaklaştırır.
Rızkın genişlemesini istiyorsan, elindekiyle infak ederek Bâsıt ismine kapı aç.
Kalbinin sıkışması, Allah'ın genişliğine muhtaç olduğunun ilahi bir hatırlatmasıdır.
20. MADDE: EL-HÂFİD (ALÇALTAN VE DEĞERDEN DÜŞÜREN)
Ey makamına, mevkisine ve servetine güvenip insanlara tepeden bakan gafil! Kendini dev aynasında görme! Unutma ki, kibirlenenleri alçaltan, zalimlerin şanını yerle bir eden el-Hâfid olan Allah'tır. O'nun alçalttığını kimse yükseltemez!
20. AYET-İ KERİME
إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ * لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ * خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ
Meali: "O büyük olay (Kıyamet) koptuğu zaman; onun oluşunu yalanlayacak kimse yoktur. O, (kimini) alçaltıcı (Hâfid), (kimini de) yükselticidir (Râfi)."
(Kaynak: Vâkıa Suresi, 1-3. Ayetler)
20. HADİS-İ ŞERİF
إِنَّ اللّٰهَ يَرْفَعُ بِهٰذَا الْكِتَابِ أَقْوَامًا وَيَضَعُ بِهِ آخَر۪ينَ
Meali: "Şüphesiz Allah bu Kitapla (Kur’an ile amel eden) toplumları yükseltir; onun izinden gitmeyenleri ise alçaltır (Hâfid tecellisiyle yerin dibine geçirir)."
(Kaynak: Müslim, Müsâfirîn 269; İbn Mâce, Mukaddime 16) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Kureyşli müşriklerin maddi güçlerine güvenerek Müslümanları "ayak takımı" olarak nitelemeleri ve kendilerini ebedî üstün görmeleri üzerine; gerçek izzetin ve zilletin mahşer meydanında belli olacağını bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْخَافِضُ ( -
“Hâfid): Hak edenleri, kibirlenenleri ve zalimleri aşağıların aşağısına indiren demektir. "Allah affeder deyip günaha devam etmek insanı kurtarmaz!" Hâfid ismi, Allah'ın adaletinin bir gereğidir. Bu dünyada yükselen sahte değerler, mizan kurulduğunda Hâfid tecellisiyle yok olup gider.”
Sahabe Kıssası: Firavun, ordularıyla Hz. Musa'nın peşine düştüğünde kendini dünyanın en yücesi sanıyordu. Ancak denizin ortasında Allah’ın "Hâfid" ismi tecelli etti ve o devasa güç, suların dibine gömülerek tarihin en büyük zilletine mahkum oldu.
Kıssadan Hisse:
Allah için tevazu gösteren yükselir, Allah'a karşı büyüklenen alçalır.
Geçici makamlar seni aldatmasın; asıl düşüş mahşer günü olandır.
Mazlumun ahı, zalimin üzerine Hâfid tecellisini davet eder.
21. MADDE: ER-RÂFİ (YÜKSELTEN VE ŞAN VEREN)
Ey hor görülen, ezilen ve hakir bakılan mümin! Üzülme! Eğer kalbinde iman varsa, sen en üstünsün. Çünkü mümin kullarının kadrini yücelten, onları derecelerle yükselten er-Râfi olan Allah'tır. O, dilediğini yeryüzünün halifesi kılar!
21. AYET-İ KERİME
يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍۜ
Meali: "Allah, içinizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir (Râfi tecellisiyle yüceltir)."
(Kaynak: Mücâdele Suresi, 11. Ayet)
21. HADİS-İ ŞERİF
مَا تَوَاضَعَ أَحَدٌ لِلّٰهِ إِلَّا رَفَعَهُ اللّٰهُ
Meali: "Kim Allah rızası için tevazu gösterirse, Allah onu mutlaka yükseltir (Râfi ismiyle yüceltir)."
(Kaynak: Müslim, Birr 69; Tirmizî, Birr 82) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin baskısı altında "zayıf ve güçsüz" bırakılan sahabe-i kiramın, Allah katındaki asıl mevkilerinin ne kadar yüce olduğunu beyan etmek ve onları manevi olarak güçlendirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الرَّافِعُ ( -
“Râfi): Dostlarının şanını yücelten, onları cennetin en yüksek makamlarına çıkaran demektir. "İnsanı mükerrem bir varlık olarak yaratan Allah'a hamd olsun." Râfi ismi, kalplerdeki manevi perdeleri kaldırarak kulu Rabbine yaklaştırır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Bilal-i Habeşi, köle olarak alınıp satılırken, kızgın kumlar üzerinde işkence görürken zahiren "aşağıda" görünüyordu. Ancak kalbindeki tevhid ile "er-Râfi" olan Allah onu öyle bir yükseltti ki, Kabe'nin damına çıkıp ezan okuyan ilk sahabi oldu.
Kıssadan Hisse:
Gerçek yükseliş rütbe ile değil, rıza (Allah'ın rızası) iledir.
İlmiyle amel edeni Allah hem dünyada hem ahirette aziz kılar.
Secde, insanın en çok alçaldığı ama Allah katında en çok yükseldiği andır.
22. MADDE: EL-MUİZZ (İZZET VEREN VE AZİZ KILAN)
Ey dünya menfaati için eğilip bükülen kul! İzzeti ve şerefi insanların yanında, makam sahiplerinin kapısında mı arıyorsun? Bil ki; dilediğini aziz kılan, kullarına şan ve şeref bahşeden yalnızca el-Muizz olan Allah'tır. O’nun izzet vermediği kimse, bütün dünya bir araya gelse yücelemez!
22. AYET-İ KERİME
تُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Meali: " Dilediğini aziz kılarsın (Muizz), dilediğini zelil kılarsın. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye hakkıyla gücü yetensin."
(Kaynak: Âl-i İmrân Suresi, 26. Ayet)
22. HADİS-İ ŞERİF
إِنَّ اللَّهَ يَقُولُ: أَنَا الْعَزِيزُ فَمَنْ أَرَادَ عِزَّ الدَّارَيْنِ فَلْيُطِعِ الْعَزِيزَ
Meali: "Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ben Azîz'im (izzet sahibiyim). Kim her iki dünyanın da izzetini istiyorsa, Azîz olan Allah'a itaat etsin."
(Kaynak: Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 198; Kenzü’l-Ummâl, 43236) Sıhhat Derecesi: Hasen.
Nüzul Sebebi: Müslümanların Medine’de siyasi ve askeri olarak güçlenmeye başladığı dönemde, münafıkların hala kâfirlerin gücünden medet ummaları ve onlara yaranmaya çalışmaları üzerine; gerçek gücün ve izzetin kaynağının ancak Allah olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُعِزُّ ( -
“Muizz): Dostlarını, itaatkâr kullarını dünyada zaferle, ahirette ise cennet nimetleriyle aziz kılan demektir. "İsimlerini bilen, Zatını sever." İzzet, sadece Allah'ın boyasına boyanmakla kazanılır. Muizz ismi tecelli ettiğinde, bir köle cihana sultan olur.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ömer (r.a), Kudüs’e girerken üzerinde yamalı bir elbise vardı. Ebu Ubeyde b. Cerrah (Hz. Hazretleri); "Efendim, sizi böyle görmesinler" deyince Ömer (Hz. Hazretleri) tarihe kazınan o sözü söyledi: "Biz İslam ile aziz (Muizz tecellisiyle) olduk. Eğer izzeti başka yerde ararsak Allah bizi zelil eder!"
Kıssadan Hisse:
Allah için yaşayanın izzetini kimse ayaklar altına alamaz.
Menfaat için şerefinden ödün veren, Muizz isminin ikramından mahrum kalır.
Gerçek izzet, Allah'a kul olup kula kul olmaktan kurtulmaktır.
23. MADDE: EL-MÜZİLL (ZELİL EDEN VE ALÇALTAN)
Ey zulmüyle nam salan, parasıyla insanları ezen gafil! Kendini ebedi mi sanıyorsun? Unutma ki; kibirlenenleri, zalimleri ve hainleri halkın nazarında ve mahşer meydanında rezil eden el-Müzill olan Allah'tır. O’nun zelil kıldığını kimse yüceltemez!
23. AYET-İ KERİME
وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍۜ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ
Meali: "Allah kimi zelil kılarsa (Müzill ismiyle), artık ona ikram edecek (onu yüceltecek) kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar."
(Kaynak: Hac Suresi, 18. Ayet)
23. HADİS-İ ŞERİF
اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الذِّلَّةِ وَالْقِلَّةِ
Meali: "Allah'ım! Zilletten (Müzill tecellisinden), fakirlikten ve (iman) azlığından Sana sığınırım."
(Kaynak: Nesâî, İstiâze 14; Ebû Dâvûd, Vitir 32) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Mekke’nin ileri gelen müşriklerinin, zayıf gördükleri Müslümanları küçümseyip kendilerini dokunulmaz sanmaları üzerine; Allah’ın bir gün onları bedenen ve ruhen zelil kılacağını, kibirlerinin sonunun hüsran olacağını ihtar etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُذِلُّ ( -
“Müzill): Emirlerine karşı gelenleri, düşmanlarını hor ve hakir kılan demektir. "Günahı küçültmez, ama tövbeyi büyütür." Müzill ismi, ilahi adaletin bir tecellisidir. Kul, Allah'ın sınırlarını çiğnediğinde bizzat kendi eliyle kendini zillet çukuruna iter.”
Sahabe Kıssası: Bedir Savaşı'nda, İslam'ın en büyük düşmanı olan Ebu Cehil, o güne kadar kibriyle yürürken, iki genç sahabi tarafından yere serilmiş ve en sonunda zillet içinde ölmüştür. Allah’ın "Müzill" ismi, bir devrin zorbasını tarihin çöplüğüne atmıştır.
Kıssadan Hisse:
Kibir, zilletin ilk basamağıdır; tevazu ise izzetin kapısıdır.
Mazlumu ezen, Allah'ın Müzill ismiyle karşılaşmaya hazır olmalıdır.
Allah'tan uzaklaşan her kalp, sahte parıltılar içinde olsa da aslında zelildir.
24. MADDE: ES-SEMÎ’ (HER ŞEYİ HAKKIYLA İŞİTEN)
Ey kul! Fısıltıyla konuştuğunda, kimse duymaz sanma! Karanlık odalarda, kalbinin en derin köşelerinde sakladığın duaları, dile gelmemiş feryatları işiten yalnızca es-Semî’ olan Allah'tır. O, fısıltıyı da sükutu da aynı netlikte işitir!
24. AYET-İ KERİME
وَاللّٰهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ
Meali: " Allah, sizin karşılıklı konuşmanızı işitmektedir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir (Semî’), hakkıyla görendir (Basîr)."
(Kaynak: Mücâdele Suresi, 1. Ayet)
24. HADİS-İ ŞERİF
سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ
Meali: "Allah, Kendisine hamd edeni işitir (onun hamdini ve şükrünü kabul eder)."
(Kaynak: Buhârî, Ezân 126; Müslim, Salât 62) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Hz. Havle (Hz. Hazretleri)’nin kocasıyla yaşadığı bir sorun üzerine Peygamber Efendimiz (S.a.v) ile sessizce konuşması ve Hz. Aişe (Hz. Hazretleri)’nin bile yan odada olmalarına rağmen duyamadığı bu konuşmayı Allah’ın yedi kat göklerin üzerinden işitip ayet indirmesi üzerine nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
السَّم۪يعُ ( -
“Semî’): Gizli-açık, sesli-sessiz her şeyi, vasıtasız ve noksansız işiten demektir. "Dualarımızda 'Allah'ım, isminle sana geldim' diyebilmek, acziyetin kudrete sığınmasıdır." Semî’ ismini bilen kul, ağzından çıkan her söze ve kalbindeki her niyete dikkat eder; çünkü Rabbi her an işitmektedir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Yunus (a.s), balığın karnında, denizin derinliklerinde ve gecenin karanlığında; "Senden başka ilah yoktur, Seni tenzih ederim" diye fısıldadığında, Semî’ olan Allah o derin sessizlikten gelen sesi işitmiş ve onu selamete çıkarmıştır.
Kıssadan Hisse:
İnsanlar seni duymasa da Allah her feryadını işitmektedir; ümitsiz olma.
Dilin gıybetten ve yalandan susması, Semî’ olan Allah’a duyulan saygının gereğidir.
Duanın en güzeli, kalbin samimiyetle fısıldadığıdır.
25. MADDE: EL-BASÎR (HER ŞEYİ HAKKIYLA GÖREN)
Ey kul! Karanlık gecede, kapalı kapılar ardında "beni kimse görmüyor" mu sanıyorsun? Unutma ki; zifiri karanlıkta kara taşın üzerindeki kara karıncanın ayak izini gören ve kalbinin en kuytu köşesindeki niyetini bilen yalnızca el-Basîr olan Allah'tır. O’nun bakışından kaçacak hiçbir delik yoktur!
25. AYET-İ KERİME
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Meali: "Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını (gizlisini) bilir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir (Basîr)."
(Kaynak: Hucurât Suresi, 18. Ayet)
25. HADİS-İ ŞERİF
أَحْسِنِ الصَّلَاةَ فَإِنَّ اللهَ بَصِيرٌ بِكَ
Meali: "Namazı güzelce kıl; çünkü Allah seni hakkıyla görmektedir (Basîr'dir)."
(Kaynak: İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 114; Deylemî, el-Firdevs, I, 218) Sıhhat Derecesi: Hasen.
Nüzul Sebebi: Bazı bedevilerin Müslüman olduklarını söyleyip kalplerinde nifak gizlemeleri ve "Bizim ne yaptığımızı kimse bilemez" demeleri üzerine; Allah’ın sadece zahiri değil, kalplerdeki her türlü gizli hesabı da gördüğünü bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْبَص۪يرُ ( -
“Basîr): Gizli-açık, küçük-büyük her şeyi, alete ve ışığa ihtiyaç duymadan gören demektir. "Esmaül Hüsna, kalpte bir tefekkür ve hayatta bir tecellidir." Basîr ismini bilen bir mümin, "İhsan" makamına erer; yani Allah'ı görüyormuş gibi yaşar.”
Sahabe Kıssası: Hz. Hatice (Hz. Hazretleri), İslam'ın ilk yıllarında müşriklerin baskısı altında Peygamber Efendimiz (S.a.v) ile birlikte zorluk çekerken; Cebrail (Hz. Hazretleri) gelerek Allah’ın selamını ve müjdesini iletmiştir. O, kimsenin yardım etmediği o yalnızlık anlarında Basîr olan Allah’ın kendisini gördüğünü bilmenin huzuruyla yaşamıştır.
Kıssadan Hisse:
Kimsenin görmediği yerlerde işlediğin hayırların şahidi Allah'tır.
Başkalarından sakladığın günahların, Basîr olanın huzurunda hesabı çetindir.
Allah'ın seni gördüğünü bilmek, edep kapısının anahtarıdır.
26. MADDE: EL-HAKEM (MUTLAK HÜKÜM SAHİBİ)
Ey adalet arayan mazlum! Üzülme! Mahkemelerin sustuğu, şahitlerin susturulduğu yerde hüküm yalnızca el-Hakem olan Allah'ındır. O, hükmünde asla hata yapmaz ve hiç kimseye zerre kadar zulmetmez. Mahşer günü, O’nun hükmüyle hak sahibine teslim edilecektir.
26. AYET-İ KERİME
اَفَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْتَغ۪ي حَكَماً وَهُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ اِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاًۜ
Meali: "Size Kitab’ı (Kur’an’ı) ayrıntılı olarak indirmişken, Allah’tan başka bir hakem (hüküm verici) mi arayayım?"
(Kaynak: En'âm Suresi, 114. Ayet)
26. HADİS-İ ŞERİF
إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَكَمُ وَإِلَيْهِ الْحُكْمُ
Meali: "Asıl Hakem (hüküm sahibi) Allah’tır ve hüküm verme yetkisi yalnızca O’na aittir."
(Kaynak: Ebû Dâvûd, Edeb 62; Nesâî, Kudât 7) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Cahiliye döneminde insanların davalarını çözmek için kâhinlere, putlara veya zalim kabile reislerine gitmeleri; adaleti güçlünün yanında aramaları üzerine; mutlak ve değişmez hakemliğin ancak Allah'ın katında olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْحَكَمُ ( -
“Hakem): Hükmeden, hakkı batıldan ayıran ve hükmünü geri çevirecek hiçbir güç bulunmayan demektir. "İsimlerin sahibi olan Allah'ı tanıyan, dünyevi yargıların esiri olmaz." Hakem ismi tecelli ettiğinde, zalimin sarayı mazlumun ahıyla yerle bir olur.”
Sahabe Kıssası: Hz. Sa’d b. Muâz (Hz. Hazretleri), Benî Kurayza hakkında hüküm verdiğinde Peygamber Efendimiz (S.a.v) ona şöyle buyurmuştur: "Sen onlar hakkında, yedi kat göklerin üzerindeki Melik olan Allah’ın (Hakem isminin) hükmüyle hükmettin."
Kıssadan Hisse:
İnsanların hükmü geçici, Allah'ın hükmü ebedîdir.
Haklı olduğun halde hakkını alamıyorsan, davanı El-Hakem'e havale et.
Yarın mahşerde, hâkimin bizzat şahit olduğu bir mahkeme kurulacaktır; hazırlıklı ol!
27. MADDE: EL-ADL (MUTLAK ADALET SAHİBİ)
Ey nefsine zulmeden insan! Sen başkasına haksızlık yaptığında yanına kâr kalacak mı sanıyorsun? Allah el-Adl’dir; yani adaletin bizzat kendisidir. O, terazisinde hiçbir şeyi eksik bırakmaz. Her zerre iyiliğin ve her zerre kötülüğün karşılığını tam olarak verecektir.
27. AYET-İ KERİME
وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقاً وَعَدْلاًۜ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Meali: "Rabbinin sözü hem doğruluk hem de adalet (Adl) bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek hiçbir güç yoktur."
(Kaynak: En'âm Suresi, 115. Ayet)
27. HADİS-İ ŞERİF
إِنَّ الْمُقْسِطِينَ عِنْدَ اللهِ عَلَى مَنَابِرَ مِنْ نُورٍ عَنْ يَمِينِ الرَّحْمَنِ
Meali: "Adaletle hükmedenler, Allah katında, Rahmân'ın sağ yanında nurdan minberler üzerindedirler."
(Kaynak: Müslim, İmâre 18; Nesâî, Kudât 1) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların soyluluk, zenginlik veya kabile gücüne göre kayırıldığı bir düzende; Allah katında üstünlüğün sadece takva ile olduğunu ve ilahi adaletin herkesi kapsadığını ilan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْعَدْلُ ( -
“Adl): Aşırılıktan uzak, her şeyi yerli yerine koyan ve tam adaletle hükmeden demektir. "İnsanı mükerrem bir varlık olarak yaratıp sayısız lütuflarda bulunan" Allah, kuluna taşıyamayacağı yükü yüklemeyerek de Adl ismini tecelli ettirir. Adalet, kainatın ruhudur.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ömer (Hz. Hazretleri), bir Yahudi ile bir Müslüman arasındaki davada, Müslüman aleyhine ve Yahudi lehine karar vermiştir. Ona "Neden böyle yaptın?" diye sorulduğunda; "İslam bana adaleti (El-Adl ismini) emrediyor, dini değil hakkı gözetmemi istiyor" buyurmuştur.
Kıssadan Hisse:
Adaletten sapan, Allah'ın rahmetinden de sapar.
Kendi aleyhine bile olsa adaletten ayrılma; zira Allah adil olanları sever.
Dünyadaki haksızlıklar, Allah'ın Adl isminin mahşerdeki tecellisiyle son bulacaktır.
28. MADDE: EL-LATÎF (EN İNCE İŞLERİ BİLEN VE LÜTFEDEN)
Ey rızık endişesiyle daralan kul! Sen rızkın sadece görünen kapılardan geleceğini mi sanıyorsun? En ince, en gizli yollardan kullarına lütuflar gönderen, her şeyin inceliğini bilen el-Latîf olan Allah'tır. O, beklemediğin yerden seni ferahlığa çıkarır!
28. AYET-İ KERİME
اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَۜ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ۟
Meali: "Yaratan bilmez mi? O, en ince işleri bütün inceliğiyle bilen (Latîf), her şeyden haberdar olandır (Habîr)."
(Kaynak: Mülk Suresi, 14. Ayet)
28. HADİS-İ ŞERİF
إِنَّ اللَّهَ رَفِيقٌ يُحِبُّ الرِّفْقَ فِي الْأَمْرِ كُلِّهِ
Meali: "Şüphesiz Allah Refîk'tir (Latîf isminin tecellisiyle kullarına karşı yumuşak ve lütufkârdır); her işte yumuşaklığı ve nezaketi sever."
(Kaynak: Buhârî, Edeb 68; Müslim, Birr 77) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin kendi aralarında fısıldaşarak "Sözünüzü gizleyin veya açığa vurun, fark etmez; O kalplerde olanı bilir" mealindeki ayetlerin iniş sürecinde; Allah’ın en gizli niyetleri dahi bildiğini ve kullarına hiç ummadıkları incelikte lütuflar ihsan ettiğini bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
اللَّط۪يفُ ( -
“Latîf): Hem "en gizli ve ince işleri bilen" hem de "kullarına sezdirmeden lütufta bulunan" demektir. "İsimlerin sahibi olan Allah'ı tanıyan, sebeplerin ötesindeki ince sanatı görür." Latîf ismi tecelli ettiğinde, en sert imtihanlar bir tüy hafifliğinde geçer gider.”
Sahabe Kıssası: Hz. Yusuf (Hz. Hazretleri), kuyuya atıldığında, köle olarak satıldığında ve zindana düştüğünde her şey bitti sanılıyordu. Fakat Allah’ın "Latîf" ismi öyle ince işledi ki; kuyu onu saraya, zindan onu Mısır’ın hazinesine taşıyan birer lütuf kapısı oldu. O, "Rabbim dilediği şeye karşı Latîf'tir" (Yusuf, 100) diyerek bu hakikati haykırmıştır.
Kıssadan Hisse:
Allah’ın lütfu çoğu zaman bir imtihanın içine gizlenmiştir; sabret ve bekle.
Kaba ve sert olma; Latîf olan Rabbine, nezaket ve yumuşaklıkla yaklaş.
Senin göremediğin binlerce ince hayır, Latîf olan Allah tarafından senin için hazırlanmaktadır.
29. MADDE: EL-HABÎR (HER ŞEYİN İÇ YÜZÜNDEN HABERDAR OLAN)
Ey dışını süsleyip içini harabeye çeviren gafil! İnsanları kandırabilirsin ama Allah’ı asla! O, her şeyin gizli-açık her yönünden, eşyanın hakikatinden ve kalplerin fısıltısından haberdar olan el-Habîr’dir. O’ndan hiçbir şey saklanamaz!
29. AYET-İ KERİME
وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَب۪يرٍ
Meali: "(Ey Resulüm!) Hiç kimse sana, her şeyden haberdar olan (Habîr olan Allah) gibi haber veremez."
(Kaynak: Fâtır Suresi, 14. Ayet)
29. HADİS-İ ŞERİF
مَنْ عَمِلَ عَمَلاً فَإِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Meali: "Kim bir amel işlerse (bilsin ki), şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır (Habîr'dir)."
(Kaynak: Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, III, 189; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr) Sıhhat Derecesi: Hasen.
Nüzul Sebebi: Münafıkların, Peygamber Efendimiz (S.a.v) ve müminler aleyhine gizli toplantılar yapıp "Kimse duymuyor, kimsenin haberi yok" diye kendilerini kandırmaları üzerine; Allah’ın her türlü gizli plandan haberdar olduğunu ihtar etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْخَب۪يرُ ( -
“Habîr): Eşyanın ve hadiselerin sadece zahirini değil, perde arkasını ve gelecekteki neticelerini de bilen demektir. "Hesap var! Hem de her şeyden haberdar olan bir Hakîm'in huzurunda!" Habîr ismini bilen kul, niyetini düzeltir; çünkü amelin özünden Allah'ın haberdar olduğunu bilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ömer (Hz. Hazretleri), gece vakti Medine sokaklarında gezerken bir kadının çocuklarına yedirecek bir şeyi olmadığı için taş kaynattığını görür. Kadın, Ömer'in halife olduğunu bilmeden ona sitem eder. Ömer ağlayarak rızkı ulaştırır. O, "Dicle kenarında bir kurt bir kuzuyu kapsa, Habîr olan Allah benden hesabını sorar" korkusuyla yaşamıştır.
Kıssadan Hisse:
İnsanların bilmediği iyiliklerin tek haberdarı Allah'tır; bu sana yeter.
Gizli günahlar, Habîr olanın katında aşikârdır; tövbede acele et.
Allah her şeyden haberdar ise, senin dertlerinden ve gözyaşlarından da haberdardır; mahzun olma.
30. MADDE: EL-HALÎM (CEZALANDIRMAKTA ACELE ETMEYEN)
Ey günah işleyip de "Bana bir şey olmuyor" diye sevinen gafil! Allah'ın sana mühlet vermesi seni aldatmasın! O, kullarının hatasını görüp de hemen cezalandırmayan, tövbe etmeleri için onlara zaman tanıyan el-Halîm’dir. O’nun yumuşaklığı (hilmi) acziyetinden değil, merhametindendir!
30. AYET-İ KERİME
وَاعْلَمُوٓا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلم مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُۚ وَاعْلَمُوٓا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ
Meali: "Bilin ki Allah, içinizdeki her şeyi bilir; öyleyse O’ndan sakının. Yine bilin ki Allah çok bağışlayandır, cezalandırmakta acele etmeyendir (Halîm’dir)."
(Kaynak: Bakara Suresi, 235. Ayet)
30. HADİS-İ ŞERİF
لَيْسَ أَحَدٌ أَصْبَرَ عَلَى أَذًى سَمِعَهُ مِنَ اللَّهِ
Meali: "İşittiği eziyete karşı Allah'tan daha sabırlı (Halîm) hiçbir kimse yoktur; (insanlar) O’na ortak koşarlar, çocuk isnad ederler de O yine de onları rızıklandırır ve onlara afiyet verir."
(Kaynak: Buhârî, Edeb 71; Müslim, Münâfıkîn 49) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Bazı insanların haramları çiğnemelerine rağmen başlarına bir musibet gelmemesi üzerine "Eğer Allah olsa bizi cezalandırırdı" diyerek haddi aşmaları üzerine; Allah'ın kullarına tövbe kapısını açık tutmak için hilm ile muamele ettiğini bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْحَل۪يمُ ( -
“Halîm): Günahkârların cezasını vermeye gücü yettiği halde sabreden, öfkesine mağlup olmayan ve mühlet veren demektir. "Esma-i Hüsna, hayatta bir tecellidir." Halîm isminin tecellisi olmasaydı, yeryüzünde tek bir canlı kalmazdı. İnsana yakışan, Allah'ın bu hilminden cesaret alıp günaha devam etmek değil, merhametine sığınıp dönmektir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebubekir (Hz. Hazretleri), kızı Hz. Aişe’ye iftira atanlardan biri olan yoksul bir akrabasına yaptığı yardımı kesmeye karar vermişti. Ancak Allah’ın; "Siz Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?" (Nur, 22) ayeti inince, Allah’ın hilmini ve affını hatırlayarak yardıma devam etti. Halîm olan Rabbine benzemeye çalıştı.
Kıssadan Hisse:
Allah sana zaman veriyorsa, bu senin haklı olduğun için değil, Halîm olduğu içindir.
İnsanlara karşı Halîm (yumuşak huylu) olanı, Allah aziz kılar.
Sabır, Allah'ın ahlakıdır; acele ise şeytanın. Hilm sahibi ol, selameti bul.
31. MADDE: EL-AZÎM (PEK YÜCE VE AZAMET SAHİBİ)
Ey dünyayı gözünde büyüten kul! Dağlara, denizlere, göklere bakıp da hayrete mi düşüyorsun? Bütün bu ihtişam, el-Azîm olan Allah’ın azameti yanında bir zerre bile değildir! O’nun büyüklüğünün ne sınırı ne de sonu vardır. O’ndan büyük hiçbir güç, O’nun hükmünden üstün hiçbir hüküm yoktur!
31. AYET-İ KERİME
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ
Meali: "Öyleyse azamet sahibi (Azîm) Rabbinin adını tesbih et (O’nu her türlü noksanlıktan tenzih ederek yücelt)."
(Kaynak: Vâkıa Suresi, 74. Ayet)
31. HADİS-İ ŞERİF
كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ، ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ، حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ
Meali: "Dile hafif, mizanda (terazide) ağır ve Rahmân olan Allah’a en sevgili olan iki cümle vardır: Sübhânallâhi ve bi-hamdihî, Sübhânallâhi’l-Azîm (Azamet sahibi Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim)."
(Kaynak: Buhârî, Daavât 65; Müslim, Zikir 31) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin putlarını yüceltip onlara "Azîm" (büyük) sıfatlar yüklemeleri ve kainattaki nizamı tesadüfe bağlamaları üzerine; gerçek büyüklüğün sadece Allah’a mahsus olduğunu ve her şeyin O’nun azameti karşısında boyun eğdiğini bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْعَظ۪يمُ ( -
“Azîm): Zatının ve sıfatlarının mahiyeti akılla kavranamayacak kadar yüce, mutlak büyük demektir. "İsimlerin sahibi olan Allah'ı tanıyan, mahlukatın sahte büyüklüğünden korkmaz." Azîm ismini idrak eden bir kalp, rükuda eğilirken sadece bedeniyle değil, ruhuyla da Allah’ın huzurunda küçülür.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ali (Hz. Hazretleri), savaş meydanında en güçlü pehlivanların karşısında bile zerre korku duymazdı. Sebebi sorulduğunda; "Kalbime Allah’ın Azîm (azamet) sıfatı öyle bir yerleşti ki, O’ndan başka hiçbir şeyi gözümde büyütmeye yer kalmadı" buyurmuştur.
Kıssadan Hisse:
Allah’ı büyük bilen, dertlerini gözünde büyütmez.
İzzet ve azamet Allah’ındır; O’na kul olan aziz, O’ndan kopan zelil olur.
Dünyalık makamların büyüklüğü kabir kapısına kadardır; Azîm olanın büyüklüğü ise ebedîdir.
32. MADDE: EL-ĞAFÛR (MAĞFİRETİ ÇOK OLAN)
Ey "günahım çok, artık affolunmam" diyerek ümitsizliğe düşen kul! Şeytanın bu tuzağına düşme! Allah el-Ğafûr’dur; yani mağfireti, senin bütün günahlarını örtüp yok edecek kadar geniştir. O, sadece affetmekle kalmaz, günahın izini de siler. Yeter ki sen samimiyetle kapısına dön!
32. AYET-İ KERİME
نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
Meali: "(Ey Resulüm!) Kullara haber ver ki; gerçekten Ben, çok bağışlayan (Ğafûr) ve çok merhamet edenim."
(Kaynak: Hicr Suresi, 49. Ayet)
32. HADİS-İ ŞERİF
إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ يَقُولُ: مَنْ عَلِمَ أَنِّي ذُو قُدْرَةٍ عَلَى مَغْفِرَةِ الذُّنُوبِ غَفَرْتُ لَهُ وَلَا أُبَالِي، مَا لَمْ يُشْرِكْ بِي شَيْئًا
Meali: "Allah Teâlâ şöyle buyurur: Kim Benim günahları bağışlamaya gücümün yettiğini (Ğafûr olduğumu) bilirse, Bana ortak koşmadığı müddetçe onu bağışlarım ve (günahının çokluğuna) bakmam!"
(Kaynak: Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr; Hâkim, Müstedrek, IV, 283) Sıhhat Derecesi: Sahih-i Kudsi.
Nüzul Sebebi: Cahiliye döneminde her türlü günahı işlemiş olan insanların, İslam’a girdikten sonra geçmişin ağırlığı altında ezilmeleri ve "Bu kadar günahtan sonra felah bulur muyuz?" diye endişe etmeleri üzerine; Allah’ın bağışlamasının her şeyi kuşattığını müjdelemek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْغَفُورُ ( -
“Ğafûr): Günahları tekrar tekrar örten, kulu rezil etmeyen ve azaptan koruyan demektir. "Esma-i Hüsna, sadece dilde bir zikir değil; kalpte tefekkür, hayatta tecellidir." Ğafûr ismi, günahkar için bir sığınak, tövbe eden için bir bahardır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ömer (Hz. Hazretleri), İslam öncesi yaptıklarını hatırladığında bazen ağlardı. Bir gün "Ey Allah’ın Resulü, biz cahiliyede şöyle yapardık, Ğafûr olan Allah bizi bağışlar mı?" diye sordu. Efendimiz (S.a.v); "İslam, kendinden öncekileri silip süpürür" buyurarak Allah’ın mağfiretinin genişliğini müjdeledi.
Kıssadan Hisse:
Günahın ne kadar büyük olursa olsun, Allah’ın mağfiretinden büyük değildir.
Gerçek pişmanlık, Ğafûr isminin kapısını açan anahtardır.
Allah’ın seni bağışlamasını istiyorsan, sen de seni kıranları bağışla.
33. MADDE: EŞ-ŞEKÛR (ŞÜKRE KARŞILIK VEREN VE MÜKAFATLANDIRAN)
Ey iyilik yapıp da karşılık bulamadığını sanan mümin! İnsanlar kıymet bilmese de Allah bilir! O, eş-Şekûr’dur; yani rızası için yapılan en küçük bir ameli bile zayi etmez, ona kat kat karşılık verir. O, şükreden kullarının şükrünü kabul eder ve nimetini artırır!
33. AYET-İ KERİME
اِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ
Meali: "Şüphesiz Rabbimiz, çok bağışlayan (Ğafûr) ve şükrün karşılığını bolca verendir (Şekûr)."
(Kaynak: Fâtır Suresi, 34. Ayet)
33. HADİS-İ ŞERİF
بَيْنَمَا رَجُلٌ يَمْشِي بِطَرِيقٍ اشْتَدَّ عَلَيْهِ الْعَطَشُ... فَسَقَى الْكَلْبَ، فَشَكَرَ اللَّهُ لَهُ فَغَفَرَ لَهُ
Meali: " Bir adam susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su verdi. Allah da bu amelinden dolayı ondan razı oldu (Şekûr ismiyle karşılık verdi) ve onu bağışladı."
(Kaynak: Buhârî, Müsâkât 9; Müslim, Selâm 153) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müslümanların kıt imkanlarla yaptıkları az miktardaki sadakaları müşriklerin küçümsemesi ve "Sizin bu kadarcık amelinize Allah muhtaç mı?" demeleri üzerine; Allah’ın rızası için yapılan hiçbir zerre iyiliğin karşılıksız kalmayacağını bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الشَّكُورُ ( ş-
“Şekûr): Az amele çok mükafat veren, kullarının şükrünü kabul buyuran demektir. "İnsanı mükerrem bir varlık olarak yaratıp sayısız lütuflarda bulunan" Allah, kulunun kendine yönelmesini en büyük şükür kabul eder. Şekûr ismi, müminin hizmet aşkını ve şevkini artırır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebu Dahdah (Hz. Hazretleri), rızayı ilahi için Medine’deki en güzel hurma bahçesini bir yetim için bağışladığında, Efendimiz (S.a.v); "Cennette Ebu Dahdah için sarkan ne kadar çok inci ve zebercedden hurma dalları var!" buyurmuştur. Şekûr olan Allah, bir bahçeye karşılık ona cenneti hibe etmiştir.
Kıssadan Hisse:
Allah için yapılan hiçbir iyilik boşa gitmez; insanlar unutsa da Şekûr olan Allah unutmaz.
Şükür, nimetin artmasına vesiledir; şikayeti bırak, nimeti gör.
Veren el, Şekûr olan Allah’ın lütfuna en yakın eldir.
34. MADDE: EL-ALİYY (PEK YÜCE VE EN ÜSTÜN)
Ey acziyetini unutup da dünyaya hükmedeceğini sanan insanoğlu! Sen ne kadar yükselirsen yüksel, her şeyin üzerinde olan, şanı ve kudretiyle her şeyi kuşatan yalnızca el-Aliyy olan Allah'tır. O’nun yüceliği karşısında her varlık boyun bükmeye mahkumdur!
34. AYET-İ KERİME
وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
Meali: "Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, pek yücedir (Aliyy), pek büyüktür (Azîm)."
(Kaynak: Bakara Suresi, 255. Ayet / Âyetel Kürsî)
34. HADİS-İ ŞERİF
إِنَّ اللّٰهَ تَعَالٰى رَف۪يقٌ يُحِبُّ الرِّفْقَ وَيُعْط۪ي عَلَى الرِّفْقِ مَا لَا يُعْط۪ي عَلَى الْعُنْفِ
Meali: "Şüphesiz Aliyy (yüce) olan Allah, her işte nezaketi sever; nezakete verdiğini sertliğe ve şiddete vermez."
(Kaynak: Müslim, Birr 77; İbn Mâce, Edeb 9) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin Allah'a çocuk isnad etmeleri ve melekleri Allah'ın kızları saymaları gibi batıl inançlarla Allah'ın şanına noksanlık getirmeye çalışmaları üzerine; O'nun her türlü noksanlıktan münezzeh ve her şeyin fevkinde (Aliyy) olduğunu beyan için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْعَلِيُّ ( -
“Aliyy): Rütbe, mertebe, şeref ve hakimiyet bakımından en üstün, dengi ve ortağı olmayan demektir. "Esma-i Hüsna sadece dilde bir zikir değil, hayatta bir tecellidir." Aliyy ismini bilen kul, fani makamların geçici olduğunu anlar ve sadece Allah'ın rızasıyla yücelmeye gayret eder.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Zer (Hz. Hazretleri), İslam'ı kabul ettikten sonra Kâbe'nin önünde "Eşhedü enlâ ilâhe illallah" diye haykırdığında müşrikler tarafından darp edilmişti. O, yerdeyken bile kalbiyle el-Aliyy olan Allah'a yönelmiş ve "Siz ne kadar vursanız da benim Rabbim en yücedir" diyerek imanın izzetini göstermiştir.
Kıssadan Hisse:
Allah’ı yücelten, bizzat Allah tarafından yüceltilir.
Aliyy olan Allah'a yakınlık, secde ile (en aşağıda durarak) kazanılır.
Dünyevi yükseklik kibir, manevi yükseklik ise vakardır.
35. MADDE: EL-KEBÎR (Sonsuz Büyük)
Ey dünyayı dert edinip de "Bu sıkıntı nasıl geçer?" diyen mahzun gönül! Her sabah ve her namazda "Allâhu Ekber" derken neyi kastediyoruz? Senin dertlerinden, düşmanlarından ve bütün kainattan daha büyük olan el-Kebîr olan Allah'tır. O’nun büyüklüğü yanında senin derdin bir toz tanesi bile değildir!
35. AYET-İ KERİME
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ هُوَ الْبَاطِلُ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ
Meali: "Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O’ndan başka taptıkları ise batıldır. Şüphesiz Allah, pek yücedir (Aliyy), sonsuz büyüktür (Kebîr)."
(Kaynak: Hac Suresi, 62. Ayet)
35. HADİS-İ ŞERİF
اَللّٰهُ اَكْبَرُ كَب۪يرًا وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ كَث۪يرًا وَسُبْحَانَ اللّٰهِ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً
Meali: "Allah sonsuz büyüktür (Kebîr'dir); Allah’a çokça hamdolsun; sabah akşam O’nu her türlü noksanlıktan tenzih ederim."
(Kaynak: Müslim, Mesâcid 150; Tirmizî, Daavât 121) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin kendi kabile reislerini veya sahte ilahlarını büyük görüp onlara tazim etmeleri üzerine; kainattaki mutlak büyüklüğün mahlukata değil, yalnızca yaratıcıya (el-Kebîr) mahsus olduğunu hatırlatmak için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْكَب۪يرُ ( -
“Kebîr): Zatının azametine sınır olmayan, büyüklüğü karşısında her büyük olanın küçüldüğü mutlak zat demektir. "İsimlerini bilen, Zatını sever." Kebîr ismini kalbine nakşeden bir mümin, kimseden korkmaz; çünkü en büyüğün (Kebîr) yanında olduğunu bilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Bilal-i Habeşi (Hz. Hazretleri), boynuna ip takılıp sokak sokak sürüklendiğinde, göğsüne ağır taşlar konulduğunda sadece "Ehad, Ehad" (Allah birdir) diyordu. O an içinden "Allah Kebîr'dir, bu taşlar ve bu zalimler O'nun yanında hiçtir" diyerek direnişini bu ismin azametiyle sürdürmüştür.
Kıssadan Hisse:
Allah’ı "en büyük" bilen, nefsinin küçük arzularına esir olmaz.
Dertlerini Allah'a anlatırken, derdinin büyüklüğünü değil Allah'ın büyüklüğünü düşün.
Kibirlenmek, el-Kebîr olan Allah'ın sıfatına ortaklık davasıdır; sonu hüsrandır.
36. MADDE: EL-HAFÎZ (KORUYUP GÖZETEN VE MUHAFAZA EDEN)
Ey canı, malı ve evladı için endişe eden kul! Sen koruduğunu zannedersin ama gerçek koruyucu el-Hafîz olan Allah'tır. O, amellerini kaydeder, bedenini ayakta tutar ve kaza-beladan seni ancak O muhafaza eder. O korumasa, aldığın nefesi geri veremezdin!
36. AYET-İ KERİME
فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظاًۖ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
Meali: "Fakat Allah en hayırlı koruyucudur (Hafîz'dir). O, merhametlilerin en merhametlisidir."
(Kaynak: Yusuf Suresi, 64. Ayet)
36. HADİS-İ ŞERİF
اِحْفَظِ اللّٰهَ يَحْفَظْكَ
Meali: "Sen Allah’ın (emir ve yasaklarını) koru ki, Allah da seni (Hafîz ismiyle) korusun."
(Kaynak: Tirmizî, Kıyâmet 59; Müsned-i Ahmed, I, 293) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Hz. Yakub (Hz. Hazretleri)’nin oğullarına güvenmeyip, en küçük oğlu Bünyamin’i onlarla gönderirken gerçek koruyucunun insanlar değil, ancak Allah (Hafîz) olduğunu vurgulaması ve tevekkülü öğretmesi üzerine nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْحَف۪يظُ ( -
“Hafîz): Yapılan işleri bütün tafsilatıyla zayi etmeden koruyan, kainatı dengede tutan ve kullarını tehlikelerden muhafaza eden demektir. "Hesap var! Hem de her amelin Hafîz tarafından kaydedildiği bir divanda!" Hafîz ismi, hem bir emniyet müjdesi hem de bir sorumluluk ihtaradır.”
Sahabe Kıssası: Peygamber Efendimiz (S.a.v), hicret esnasında Sevr mağarasında Hz. Ebubekir (Hz. Hazretleri) ile gizlenirken, müşrikler kapıya kadar gelmişti. Hz. Ebubekir endişelenince Efendimiz; "Üzülme, Allah bizimle beraberdir" buyurmuştur. El-Hafîz olan Allah, bir örümcek ağı ve bir kuş yuvası ile onları koca bir ordudan muhafaza etmiştir.
Kıssadan Hisse:
Allah’ın dinini koruyanı (yaşayanı), Allah da her türlü beladan korur.
Melekler her an Hafîz isminin tecellisiyle amellerini kaydediyor; defterini güzel doldur.
En güvenli kale, Allah’ın himayesidir.
37. MADDE: EL-MUKÎT (HER CANLININ AZIĞINI VEREN VE KORUYAN)
Ey rızık endişesiyle uykuları kaçan gafil! Sen sadece ekmeğin peşindesin, ama o ekmeği senin hücrelerine kadar ulaştıran kudreti görmezsin. Her canlıya ihtiyacı olan gıdayı veren ve her şeyi muhafaza eden yalnızca el-Mukît olan Allah'tır. O, bedeni ekmekle, ruhu ise zikirle rızıklandırır!
37. AYET-İ KERİME
وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُق۪يتاً
Meali: " Allah, her şeyi görüp gözetendir (her canlının azığını verip onları muhafaza edendir - Mukît)."
(Kaynak: Nisâ Suresi, 85. Ayet)
37. HADİS-İ ŞERİF
كَفَى بِالْمَرْءِ إِثْمًا أَنْ يُضَيِّعَ مَنْ يَقُوتُ
Meali: "Bakmakla yükümlü olduğu (rızkını/azığını temin etmekle görevli olduğu) kişileri ihmal etmesi, kişiye günah olarak yeter."
(Kaynak: Ebû Dâvûd, Zekât 45; Müslim, Zekât 40) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların, başkalarına yaptıkları şefaat veya yardımların karşılığını mahlukattan beklemeleri ve rızkın asıl kaynağını unutmaya başlamaları üzerine; her türlü payın ve rızkın Allah’ın denetiminde (Mukît isminin tecellisinde) olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُق۪يتُ ( -
“Mukît): Canlıların yaşaması için gerekli olan gıdaları takdir eden, veren ve aynı zamanda her şeyi muhafaza eden demektir. "Esma-i Hüsna sadece dilde bir zikir değil, hayatta bir tecellidir." Mukît ismini bilen kul, rızık için harama tenezzül etmez; bilir ki azığı takdir eden Allah, onu vaktinde ulaştıracaktır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Meryem (Hz. Hazretleri) mabetten çıkmadığı halde, el-Mukît olan Allah ona her mevsim taze rızıklar gönderirdi. Hz. Zekeriya (Hz. Hazretleri) hayretle sorduğunda, o; "Bu Allah katındandır" derdi. Bu, sebeplere takılmadan Mukît olan Allah'a teslim olmanın bir meyvesidir.
Kıssadan Hisse:
Bedenin gıdaya muhtaç olduğu gibi, ruhun da manevi azığa (Kur'an ve zikir) muhtacıdır.
Elindeki nimeti paylaş ki, Mukît olan Allah senin de nimetini bereketlendirsin.
Rızık endişesi, rızkı veren Mukît’e karşı duyulan güven noksanlığıdır.
38. MADDE: EL-HASÎB (HESABI EN İYİ GÖREN)
Ey başkalarının hakkını yiyip de "Nasıl olsa kimse görmüyor" diyen zalim! Veya "Yaptığım iyilikler boşa gitti" diye üzülen mazlum! Unutma ki; her zerre hayrın ve her zerre şerrin hesabını tutan el-Hasîb olan Allah'tır. O, hesaba çektiğinde hiçbir şeyi eksik bırakmaz ve O’nun hesabı en hızlı olandır!
38. AYET-İ KERİME
وَاِذَا حُيّ۪يتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَآ اَوْ رُدُّوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَس۪يباً
Meali: "Size bir selam verildiği zaman, ondan daha güzeliyle karşılık verin veya aynısıyla iade edin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını hakkıyla tutandır (Hasîb)."
(Kaynak: Nisâ Suresi, 86. Ayet)
38. HADİS-İ ŞERİF
حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا
Meali: "(Mahşerde) hesaba çekilmeden önce kendi nefsinizi hesaba çekiniz."
(Kaynak: Tirmizî, Kıyâmet 25; Ahmed b. Hanbel, ez-Zühd) Sıhhat Derecesi: Hasen.
Nüzul Sebebi: Sosyal hayatta adaletin tesisi, selamın yayılması ve her türlü küçük büyük amelin Allah katında bir kaydı olduğunun hatırlatılması amacıyla; insanların birbirine karşı sorumluluklarını ilahi murakabe (Hasîb) altında yerine getirmeleri için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْحَس۪يبُ ( -
“Hasîb): Kullarının ömürleri boyunca yaptıklarını tek tek bilen, muhafaza eden ve hesaba çeken demektir. "Hesap var! Hem de her şeyden haberdar olan bir Hasîb'in huzurunda!" Bu isim mümini otokontrole davet eder; kişi ağzından çıkan her kelimenin bir gün önüne geleceğini bilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ömer (Hz. Hazretleri), her gece kendi kendine; "Ey Ömer, bugün Allah için ne yaptın?" diye sorardı. O, el-Hasîb olan Allah’ın huzuruna çıkmadan önce kendi mahkemesini dünyada kuranların önderiydi.
Kıssadan Hisse:
Allah’ın hesabı öyle hassastır ki, kalpteki niyetler bile o mizanı etkiler.
Kimseye haksızlık etme; Hasîb olan Allah, mazlumun hakkını senden kuruşu kuruşuna alır.
Günahlarını saymayı bırak, onları silecek tövbelere sarıl.
39. MADDE: EL-CELÎL (CELAL VE AZAMET SAHİBİ)
Ey fani güzelliklere aldanıp da gerçek ihtişamı unutan kul! Dağların haşmetine, fırtınaların gücüne, kainatın dehşet veren nizamına bak! Bütün bunlar, el-Celîl olan Allah’ın celal sıfatının birer gölgesidir. O, hiçbir noksanı olmayan, mutlak ululuk ve heybet sahibidir. O’nun huzurunda her kibir kırılır!
39. AYET-İ KERİME
وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ
Meali: "Ancak azamet ve ikram sahibi (Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm) Rabbinin zatı baki kalacaktır."
(Kaynak: Rahmân Suresi, 27. Ayet)
39. HADİS-İ ŞERİF
أَلِظُّوا بِـيَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Meali: "'Yâ Ze’l-Celâli ve’l-İkrâm' (Ey Celal ve İkram sahibi!) duasını dilinizden düşürmeyin, ona sımsıkı sarılın."
(Kaynak: Tirmizî, Daavât 92; Müsned-i Ahmed, IV, 177) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Dünyadaki her şeyin fani olduğunu, kralların, sultanların ve sahte ilahların yok olup gideceğini; tek bakî ve yüce olanın ise yalnızca celal sahibi Allah olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْجَل۪يلُ ( -
“Celîl): Sıfatları sonsuz mükemmellikte olan, azamet ve heybetiyle her şeyi kuşatan demektir. "İsimlerini bilen, Zatını sever." Celîl ismi müminin kalbinde saygı ve haşyet uyandırır. O’nu tanıyan, başkasının önünde eğilmekten haya eder.”
Sahabe Kıssası: Hz. Mus’ab b. Umeyr (Hz. Hazretleri), Mekke'nin en zengin ve yakışıklı genci iken her şeyi terk edip İslam'a girdiğinde, üzerinde eski bir hırka vardı. Ancak kalbi el-Celîl olan Allah'ın azametiyle öyle dolmuştu ki, Uhud'da sancaktarlık yaparken gösterdiği heybet, karşısındaki orduları titretmişti.
Kıssadan Hisse:
Allah’ın büyüklüğünü (Celîl) idrak eden, küçük hesaplar peşinde koşmaz.
Hakiki heybet, Allah’a olan takva ve bağlılıkla kazanılır.
Her şey yok olacak, sadece Celal sahibi Rabbin baki kalacaktır; baki olana yönel.
40. MADDE: EL-KERÎM (LÜTUF VE İKRAMI BOL OLAN)
Ey ihtiyaçları bitmek bilmeyen kul! Sen kapı kapı dolaşıp el mi açıyorsun? Bil ki; istenmeden veren, karşılıksız lütfeden ve keremiyle kainatı donatan yalnızca el-Kerîm olan Allah'tır. O, en küçük iyiliğine cenneti vaat edecek kadar cömerttir!
40. AYET-İ KERİME
يَآ اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَر۪يمِۙ
Meali: "Ey insan! Seni, lütfu ve ikramı bol olan (Kerîm) Rabbine karşı aldatan nedir?"
(Kaynak: İnfitâr Suresi, 6. Ayet)
40. HADİS-İ ŞERİF
إِنَّ اللَّهَ كَرِيمٌ يُحِبُّ الْكَرَمَ وَمَعَالِيَ الْأَخْلَاقِ
Meali: "Şüphesiz Allah Kerîm'dir (ikramı boldur), cömertliği ve güzel ahlakın zirvesini sever."
(Kaynak: Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, III, 180; Beyhakî, Şuabu’l-İmân) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanın yaratılış harikasını ve Allah'ın ona verdiği sayısız nimetleri görmezden gelip nankörlüğe sapması; Allah'ın yumuşaklığını ve cömertliğini yanlış anlayıp O'na isyan etmeye cüret etmesi üzerine bir ihtar ve davet olarak nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْكَر۪يمُ ( -
“Kerîm): Keremi sonsuz olan, vaat ettiğini veren, suçluları affeden ve kendisine sığınanları asla geri çevirmeyen demektir. "İsimlerin sahibi olan Allah'ı tanıyan, mahlukatın cimriliğinden korkmaz." Kerîm ismi, müminin umududur. O, vermeyi sever; bizden istenen ise sadece samimiyetle istemektir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Bekir (Hz. Hazretleri), Tebük seferi için malının tamamını getirdiğinde, Efendimiz (S.a.v) ona; "Ailene ne bıraktın?" diye sordu. O; "Allah ve Resulü'nü bıraktım" dedi. O, Allah’ın "el-Kerîm" ismine öyle güvenmişti ki, O’nun kapısında hiçbir şeyin bitmeyeceğini bizzat yaşayarak gösterdi.
Kıssadan Hisse:
Allah’ın Kerîm olması, senin günaha cüret etmeni değil, şükrünü artırmanı gerektirir.
Kerîm olanın kapısına giden, eli boş dönmez; ancak kalbi boş gitmemek şarttır.
İkram et ki, Kerîm olan Allah sana olan ikramını artırsın.
41. MADDE: ER-RAKÎB (HER AN GÖZETLEYEN VE KONTROL EDEN)
Ey gizli saklı iş çeviren gafil! Kimse yok zannettiğin o anda, nefes alışından kalbindeki niyetine kadar her şeyi saniye saniye takip eden er-Rakîb olan Allah'tır. O, hiçbir anı kaçırmaz, hiçbir ayrıntıyı unutmaz. Sen O’nun radarındasın!
41. AYET-İ KERİME
وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُوداً اِذْ تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ
Meali: "Siz hangi işi yaparsanız yapın, o işe daldığınızda Biz mutlaka sizin üzerinizde bir şahidiz (Rakîb ismimizle sizi her an gözetlemekteyiz)."
(Kaynak: Yûnus Suresi, 61. Ayet)
41. HADİS-İ ŞERİF
اتَّقِ اللَّهَ حَيْثُمَا كُنْتَ
Meali: "Nerede olursan ol (kimse seni görmese bile Rakîb olan) Allah’tan sakın!"
(Kaynak: Tirmizî, Birr 55; Müsned-i Ahmed, V, 153) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların yalnız kaldıklarında veya karanlığa büründüklerinde ilahi murakabeden uzaklaştıklarını sanmaları, toplumsal hayatta haksızlık yaparken "nasıl olsa delil yok" diyerek kendilerini avutmalarına karşı bir murakabe bilinci inşa etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الرَّق۪يبُ ( -
“Rakîb): Bütün varlıkları gözeten, murakabe eden ve her şeyi kendi kontrolü altında bulunduran demektir. "Esma-i Hüsna sadece dilde bir zikir değil, hayatta bir tecellidir." Rakîb ismini bilen kul, dış dünyadan önce kendi kalbine bekçi diker; çünkü Rabbinin orada neyi gördüğünü bilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ömer (Hz. Hazretleri) zamanında, bir çobana sürüsünden bir koyun satması teklif edildiğinde; "Sahibim görmüyor ama Allah (er-Rakîb) görüyor!" demesi üzerine Ömer (Hz. Hazretleri) ağlamış ve o köleyi satın alıp azat etmiştir. Bu kıssa, Rakîb isminin bir çobanı nasıl sultan eylediğinin kanıtıdır.
Kıssadan Hisse:
Başkaları seni görmediğinde yaptıkların, senin gerçek karakterindir.
Allah seni görüyor, melekler kaydediyor; hayatın bir film şeridi gibi önüne gelecek.
Murakabe (gözetim) altında olduğunu bilen, huzuru ve edebini asla bozmaz.
42. MADDE: EL-MUCÎB (DUALARI KABUL EDEN VE CEVAP VEREN)
Ey "duam kabul olmuyor" diye sitem eden mahzun gönül! Sen sesini kime ulaştırmaya çalışıyorsun? Feryadına sağır kalmayan, sesini yedi kat göğün üstünden işiten ve dilediği vakitte cevap veren yalnızca el-Mucîb olan Allah'tır. O, açılan hiçbir eli boş çevirmekten haya eder!
42. AYET-İ KERİME
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ
Meali: "Kullarım Beni sana soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben onlara çok yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm (Mucîb ismimle karşılık veririm)."
(Kaynak: Bakara Suresi, 186. Ayet)
42. HADİS-İ ŞERİF
إِنَّ رَبَّكُمْ حَيِيٌّ كَرِيمٌ يَسْتَحِي مِنْ عَبْدِهِ إِذَا رَفَعَ يَدَيْهِ إِلَيْهِ أَنْ يَرُدَّهُمَا صِفْرًا
Meali: "Şüphesiz Rabbiniz haya sahibidir ve Kerîm'dir. Kulu ellerini O'na doğru kaldırdığında (dua ettiğinde), onları boş çevirmekten (Mucîb ismiyle karşılık vermemekten) haya eder."
(Kaynak: Tirmizî, Daavât 104; Ebû Dâvûd, Salât 358) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Bazı Müslümanların "Rabbimiz bize yakın mıdır ki sessizce dua edelim, yoksa uzak mıdır ki yüksek sesle bağıralım?" diye sormaları üzerine; Allah’ın kullarına şah damarından yakın olduğunu ve her yakarışı (Mucîb tecellisiyle) işitip cevapladığını bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُج۪يبُ ( -
“Mucîb): Kendisine yalvaranların isteklerine karşılık veren, darda kalanların imdadına yetişen demektir. "Dualarımızda 'Allah'ım, isminle sana geldim' diyebilmek, acziyetin kudrete sığınmasıdır." Mucîb ismi, bazen istediğini aynen vererek, bazen daha hayırlısını vererek, bazen de ahirete saklayarak tecelli eder. O, asla cevapsız bırakmaz.”
Sahabe Kıssası: Hz. Enes (Hz. Hazretleri)'nin anlattığına göre; kıtlık zamanında Peygamber Efendimiz (S.a.v) minberde dua ederken henüz ellerini indirmeden yağmur yağmaya başlamıştı. Sahabe-i Kiram, el-Mucîb olan Allah'ın duaya ne kadar süratle cevap verdiğine o an bizzat şahitlik etmiştir.
Kıssadan Hisse:
Dua, Allah ile arandaki en kısa hattır; o hattı asla koparma.
Kabul edilmediğini sandığın dua, aslında senin için bir kalkan olmuştur.
İste, ama hayırlısını iste; Mucîb olan senin için en iyisini bilendir.
43. MADDE: EL-VÂSİ’ (İLMİ VE RAHMETİ HER ŞEYİ KUŞATAN)
Ey darlık içinde bunalan, "rızkım yetmiyor, ömrüm dar" diyen mahzun gönül! Sen mahlukatın dar pencerelerinden bakıyorsun. Bil ki; lütfu sonsuz olan, imkanları bitmek bilmeyen ve her şeyi rahmetiyle kuşatan yalnızca el-Vâsi’ olan Allah'tır. O'nun hazineleri verdikçe eksilmez, aksine genişler!
43. AYET-İ KERİME
وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Meali: "Doğu da Allah’ındır, batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (rahmeti) oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır (Vâsi’), her şeyi hakkıyla bilendir (Alîm)."
(Kaynak: Bakara Suresi, 115. Ayet)
43. HADİS-İ ŞERİF
يَدُ اللّٰهِ مَلْأَى لَا تَغ۪يضُهَا نَفَقَةٌ سَحَّاءُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ
Meali: "Allah'ın (kerem) eli dopdoludur; gece gündüz yapılan infaklar O'nun (Vâsi’ isminin tecellisi olan) zenginliğini eksiltmez."
(Kaynak: Buhârî, Tevhîd 19; Müslim, Zekât 37) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin veya bazı dar görüşlü insanların "Allah sadece şu bölgenin ilahıdır" ya da "Rızık şu kadardır" gibi kısıtlayıcı düşüncelerine karşı; Allah’ın mülkünün, rahmetinin ve ilminin hiçbir sınır tanımadığını bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْوَاسِعُ ( -
“Vâsi’): İhsanı bol, zenginliği sonsuz ve ilmi her şeyi içine alan demektir. "Esma-i Hüsna sadece dilde bir zikir değil, hayatta bir tecellidir." Vâsi’ ismini idrak eden mümin, rızık endişesinden kurtulur; çünkü kapıların sadece Allah’ın genişliğiyle açılacağını bilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Selmân-ı Fârisî (Hz. Hazretleri), hakikati ararken diyar diyar gezmiş, köle olarak satılmış ve büyük darlıklar çekmiştir. Ancak Allah’ın "Vâsi’" ismi tecelli edince, o dar yollar İslam’ın genişliğine ve Medine’nin hürriyetine açılmıştır. O, Allah’ın rahmetinin ne kadar geniş olduğunu bizzat kendi hayatıyla tecrübe etmiştir.
Kıssadan Hisse:
Allah’ın rahmeti günahlarından daha geniştir; yeter ki sen o genişliğe sığın.
Rızkın daralması, Allah’ın Vâsi’ ismini unuttuğun içindir; O’ndan iste, O genişletir.
Hoşgörülü ol ki, Vâsi’ olan Allah da sana olan muamelesini genişletsin.
44. MADDE: EL-HAKÎM (HER İŞİ HİKMETLİ VE KUSURSUZ OLAN)
Ey "Neden böyle oldu?" diye sitem eden gafil! Sen hayatın sadece dış yüzünü görürsün, perde arkasındaki binlerce hayrı bilmezsin. Her şeyi yerli yerince yapan, her hükmünde bir mana bulunan ve hatadan münezzeh olan yalnızca el-Hakîm olan Allah'tır. O, bir kapıyı kapatıyorsa, bin hayırla açacağı içindir!
44. AYET-İ KERİME
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Meali: "Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir (Azîz), her işi hikmetli olandır (Hakîm)."
(Kaynak: Haşr Suresi, 1. Ayet)
44. HADİS-İ ŞERİF
مَا قَضَى اللَّهُ لِلْمُؤْمِنِ قَضَاءً إِلَّا كَانَ خَيْرًا لَهُ
Meali: "Allah’ın (Hakîm isminin tecellisiyle) mümin için takdir ettiği her hüküm, mutlaka onun için hayırlıdır."
(Kaynak: Müsned-i Ahmed, III, 117; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 291) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların başlarına gelen musibetler veya geciken dualar karşısında ümitsizliğe düşmeleri; ilahi iradenin bazen bizim hoşumuza gitmeyen sonuçlar doğurmasındaki gizli hikmetleri anlamaları için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْحَك۪يمُ ( -
“Hakîm): Bütün emirleri, yasakları ve işleri tam bir isabet ve fayda üzerine kurulu olan demektir. "Hesap var! Hem de her şeyi hikmetle yaratan Hakîm'in huzurunda!" Hakîm ismini bilen kul, kadere teslim olur ve "Vardır bir hikmeti" diyerek huzura erer.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ümmü Seleme (Hz. Hazretleri), eşi Ebû Seleme vefat ettiğinde çok üzülmüş ve "Ondan daha hayırlısı kim olabilir?" demişti. Ancak Allah’ın "Hakîm" ismi tecelli etti ve o, Peygamber Efendimiz (S.a.v) ile evlenerek müminlerin annesi olma şerefine erdi. Allah, onun sabrına hikmetli bir hayırla karşılık verdi.
Kıssadan Hisse:
Senin "şer" gördüğünde hayır, "hayır" gördüğünde şer olabilir; Hakîm olan Allah bilir, sen bilmezsin.
Allah'ın hükmüne rıza gösteren, dünyanın en huzurlu insanıdır.
Akıllı insan, Allah'ın her işinde bir hikmet arayandır.
45. MADDE: EL-VEDÛD (ÇOK SEVEN VE SEVİLMEYE LAYIK OLAN)
Ey sevgiyi yanlış yerlerde arayan mahzun kalp! İnsanların sevgisi bir menfaate, bir güzelliğe veya bir ana bağlıdır. Ama seni karşılıksız seven, günahlarına rağmen kapısını kapatmayan ve mümin kullarını sevgiyle kuşatan yalnızca el-Vedûd olan Allah'tır. O, sevilmeye en layık olandır!
45. AYET-İ KERİME
وَاسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوٓا اِلَيْهِۜ اِنَّ رَبّ۪ي رَح۪يمٌ وَدُودٌ
Meali: "Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim çok merhametlidir (Rahîm), çok sevendir (Vedûd)."
(Kaynak: Hûd Suresi, 90. Ayet)
45. HADİS-İ ŞERİF
إِذَا أَحَبَّ اللَّهُ عَبْدًا نَادَى جِبْرِيلَ: إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ فُلَانًا فَأَحِبَّهُ
Meali: "Allah bir kulu sevdiğinde (Vedûd isminin tecellisiyle) Cebrail’e: 'Ben filanı seviyorum, sen de sev!' diye nida eder."
(Kaynak: Buhârî, Tevhîd 33; Müslim, Birr 157) Sıhhat Derecesi: Sahih.
Nüzul Sebebi: Allah'ın sadece korkulan bir güç değil, aynı zamanda kullarına karşı eşsiz bir sevgi besleyen, onların iyiliğini isteyen ve sevgisiyle kalpleri birleştiren bir ilah olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْوَدُودُ ( -
“Vedûd): Hem "seven" hem de "kulları tarafından çok sevilen" demektir. "İsimlerini bilen, Zatını sever." Vedûd ismi, müminin hayatına şefkat ve nezaket katar. Allah bir kulu severse, mahlukatın kalbine de o kulun sevgisini yerleştirir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Mus’ab b. Umeyr (Hz. Hazretleri), her şeyini el-Vedûd olan Allah'ın sevgisi için terk etmişti. Uhud'da şehit olduğunda üzerinde sadece kısa bir hırka vardı. Ancak o, öyle sevilmişti ki, melekler bile onun vefatına üzülmüştü. Gerçek sevgi, her şeyi O'nun rızası için feda edebilmektir.
Kıssadan Hisse:
Allah seni seviyorsa, bütün dünya sana sırt dönse ne çıkar?
Allah’ın sevgisini kazanmak istiyorsan, O’nun mahlukatına sevgiyle bak.
En büyük ibadet, Allah’ı sevmek ve O’nun sevdiklerini sevmektir.
46. MADDE: EL-MECÎD (ŞANI ÇOK YÜCE VE KEREMİ BOL)
Ey fani şan ve şöhret peşinde koşan kul! Her şeyin sonu toprak, her makamın sonu izolasyondur. Mutlak izzetin, sonsuz şerefin ve ulaşılamaz yüceliğin sahibi yalnızca el-Mecîd olan Allah’tır. O’na yönelen, izzetin aslına kavuşur!
46. AYET-İ KERİMELER
1. # قَالُوٓا اَتَعْجَب۪ينَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ رَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ اَهْلَ الْبَيْتِۜ اِنَّهُ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ
Meali: "Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir ey ev halkı! Şüphesiz O, övülmeye layıktır (Hamîd), şanı çok yücedir (Mecîd)." (Hûd Suresi, 73. Ayet)
2. # بَلْ هُوَ قُرْاٰنٌ مَج۪يدٌۙ
Meali: "Hayır, o (yalanladıkları kitap) şanı çok yüce olan (Mecîd) bir Kur’an’dır." (Burûc Suresi, 21. Ayet)
46. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
Meali: "Allah'ım! Hz. Muhammed'e ve âline, Hz. İbrahim'e ve âline bereket verdiğin gibi bereket ver. Şüphesiz Sen Hamîd ve Mecîd'sin." (Buhârî, Enbiyâ 10) Sıhhat: Sahih.
2. # فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى: مَجَّدَنِي عَبْدِي
Meali: "Kul, Fâtiha'da 'Din gününün malikidir' dediğinde Allah: 'Kulum Beni yüceltti (Mecîd ismimle andı)' buyurur." (Müslim, Salât 38) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin Kur'an'ı "eskilerin masalları" diyerek basitleştirmeye çalışmaları üzerine; hem vahyin hem de onu gönderen Zat'ın (Mecîd) erişilmez yüceliğini tescil etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمَج۪يدُ ( -
“Mecîd): Zat'ı şerefli, işleri güzel, ihsanı bol ve her türlü övgünün fevkinde olan demektir. Mecîd ismini idrak eden mümin, fani alkışlara değer vermez.”
Sahabe Kıssası: Hz. Selmân-ı Fârisî (Hz. Hazretleri)’ne nesebi sorulduğunda; "Ben İslam oğlu Selmân’ım" demiştir. O, Mecîd olan Allah’a kul olmayı, her türlü dünya nesebinden daha şerefli görmüştür.
Kıssadan Hisse: Allah’ın şanını yüceltenin, Allah da şanını yüceltir.
47. MADDE: EL-BÂİS (ÖLÜLERİ DİRİLTEN VE PEYGAMBER GÖNDEREN)
Ey ölümü bir yok oluş sanan gafil! Çürümüş kemikleri kim diriltecek diyorsun? Tohumu toprağın altından çıkaran, kupkuru arzı baharla canlandıran el-Bâis olan Allah; seni de bir gün o dar kabirden kaldırıp huzuruna dikecektir!
47. AYET-İ KERİMELER
1. # وَاَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ
Meali: "Kıyamet vakti mutlaka gelecektir, onda şüphe yoktur. Şüphesiz Allah, kabirlerde olanları diriltecektir (Bâis)." (Hac Suresi, 7. Ayet)
2. # ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Meali: "Sonra, şükredesiniz diye ölümünüzün ardından sizi tekrar dirilttik (Bâis ismimizle)." (Bakara Suresi, 56. Ayet)
47. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اللَّهُمَّ بِاسْمِكَ أَمُوتُ وَأَحْيَا
Meali: "Allah'ım! Senin isminle ölür (uyur) ve Senin (Bâis tecellinle) tekrar dirilirim." (Buhârî, Daavât 7) Sıhhat: Sahih.
2. # إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ حُفَاةً عُرَاةً غُرْلًا
Meali: "Sizler kıyamet günü (Bâis tecellisiyle) yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak diriltileceksiniz." (Buhârî, Enbiyâ 8) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Übey b. Halef gibi müşriklerin çürümüş bir kemiği ufalayarak "Bunu mu diriltecek?" diyerek alay etmeleri üzerine; Allah’ın yeniden yaratmaya (Ba's) kadir olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْبَاعِثُ ( -
“Bâis): Ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran, aynı zamanda gafletteki kalpleri hidayetle uyandıran demektir. Ba's günü, kaçışın olmadığı tek gündür.”
Sahabe Kıssası: Hz. Habbâb b. Eret (Hz. Hazretleri), müşriklerin işkencesi altındayken; "Sizi diriltecek olan Allah'a yemin olsun ki, bu din tamamlanacaktır" demiştir. O, Bâis ismine olan imanıyla acılara göğüs germiştir.
Kıssadan Hisse: Yarın dirilecekmiş gibi hazır ol, hiç ölmeyecekmiş gibi ibadet et.
48. MADDE: EŞ-ŞEHÎD (HER ŞEYE ŞAHİT OLAN)
Ey haksızlığa uğrayan mahzun kul! Şahidin yok diye mi üzülüyorsun? Kimsenin görmediği zulümleri, söylenmeyen sözleri ve saklanan gerçekleri gören mutlak şahit eş-Şehîd olan Allah'tır. O’nun şahitliği, mahşer meydanında tüm perdeleri yırtacaktır!
48. AYET-İ KERİMELER
1. # اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ
Meali: "Rabbinin her şeye şahit (Şehîd) olması yetmez mi?" (Fussilet Suresi, 53. Ayet)
2. # وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ
Meali: "Allah her şeye şahittir (Şehîd)." (Burûc Suresi, 9. Ayet)
48. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللّٰهُمَّ أَنْتَ الشَّهِيدُ عَلَى مَا نَقُولُ
Meali: "Allah'ım! Söylediklerimize şahit (Şehîd) olan ancak Sensin." (Müslim, Hac 147) Sıhhat: Sahih.
2. # كَفَى بِاللَّهِ شَه۪يدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ
Meali: "Benimle sizin aranızda şahit (Şehîd) olarak Allah yeter." (Buhârî, Tefsîr 13) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Yahudilerin ve münafıkların kendi aralarında kurdukları tuzakları inkar etmeleri üzerine; Allah’ın her ana ve her söze şahit olduğunu beyan ederek adaletin sarsılmazlığını ilan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الشَّه۪يدُ ( ş-
“Şehîd): Hiçbir şey O’ndan gizli kalmayan, her yerde hazır ve nazır olan demektir. Şehîd ismini bilen kul, yalnızlıktan korkmaz; çünkü En Yüce Şahid’in yanında olduğunu bilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Osman (Hz. Hazretleri), evinde kuşatılıp şehit edilirken Kur'an okuyordu. O, eş-Şehîd olan Allah’ın bu zulme şahit olduğunu bildiği için sükunetini ve teslimiyetini asla bozmamıştır.
Kıssadan Hisse: Allah’ın şahit olduğu bir hayatta, yalan ve hileye yer yoktur.
49. MADDE: EL-HAKK (VARLIĞI HİÇ DEĞİŞMEYEN, MUTLAK GERÇEK)
Ey fani gölgelere aldanan kul! Dünya bir rüya, makamlar birer seraptır. Her şey yok olmaya mahkumdur; ancak varlığı kendinden olan, hakikatin aslı ve adaletin kaynağı yalnızca el-Hakk olan Allah’tır. O'ndan başka her şey batıldır!
49. AYET-İ KERİMELER
1. # فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَر۪يمِ
Meali: "Mutlak hakim ve hakikatin ta kendisi (el-Hakk) olan Allah yücedir. O’ndan başka ilah yoktur. O, yüce arşın Rabbidir." (Mü’minûn Suresi, 116. Ayet)
2. # ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُ
Meali: "Bu böyledir; çünkü Allah, Hakk'ın ta kendisidir. O’ndan başka taptıkları ise batıldır." (Lokmân Suresi, 30. Ayet)
49. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللّٰهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ اَنْتَ الْحَقُّ وَوَعْدُكَ الْحَقُّ وَلِقَاؤُكَ حَقٌّ
Meali: "Allah’ım! Hamd Sana mahsustur. Sen Hakk’sın, vaadin haktır, Sana kavuşmak haktır." (Buhârî, Teheccüd 1) Sıhhat: Sahih.
2. # لَبَّيْكَ اِلٰهَ الْحَقِّ لَبَّيْكَ
Meali: "Buyur Allah'ım! Ey Hakk olan İlah, buyur emrine amadeyim!" (Nesâî, Hac 54) Sıhhat: Sahih.
Az ve Öz Tefsir:
الْحَقُّ ( -
“Hakk): Varlığı hakiki olan, vaadi ve kelamı sarsılmaz gerçeklik taşıyan demektir. Hak ismini bilen mümin, bâtılın gürültüsünden korkmaz.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Zer (Hz. Hazretleri), "Hakk'ı söylemek bende dost bırakmadı" demiştir. O, el-Hakk olan Allah'ın rızasını, insanların sahte dostluklarına tercih edenlerin sancaktarıdır.
50. MADDE: EL-VEKÎL (KENDİNE GÜVENENLERİN İŞİNİ HALLEDEN)
Ey yükü ağır, yolu uzun olan yolcu! Neden her şeyi kendi omuzlarına alıyorsun? Sebeplere sarıl ama sonucu el-Vekîl olan Allah’a bırak. O, kendisine güvenen kulunu asla yarı yolda bırakmaz ve O’ndan daha güzel bir koruyucu yoktur!
50. AYET-İ KERİMELER
1. # اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَاناً وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
Meali: " Onlar ki insanlar kendilerine 'Düşman size karşı ordu topladı, korkun onlardan' dediklerinde bu onların imanını artırdı ve 'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir (Vekîl)' dediler." (Âl-i İmrân Suresi, 173. Ayet)
2. # وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً
Meali: "Allah’a tevekkül et (O’na güven). Vekil olarak Allah (Vekîl) yeter." (Ahzâb Suresi, 3. Ayet)
50. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # بِسْمِ اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ
Meali: "Allah’ın adıyla; Allah’a tevekkül ettim (O'nu Vekîl kıldım). Güç ve kuvvet ancak Allah’ındır." (Ebû Dâvûd, Edeb 102) Sıhhat: Sahih.
2. # لَوْ اَنَّكُمْ تَوَكَّلْتُمْ عَلَى اللّٰهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ لَرَزَقَكُمْ كَمَا يَرْزُقُ الطَّيْرَ
Meali: "Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz (O'nu Vekîl bilseydiniz), sabah aç çıkıp akşam tok dönen kuşlar gibi rızıklanırdınız." (Tirmizî, Zühd 33) Sıhhat: Sahih.
Az ve Öz Tefsir:
الْوَك۪يلُ ( -
“Vekîl): İşlerin idaresini kendisine bırakanların işini en iyi şekilde sonuca ulaştıran demektir. Vekîl ismi, müminin en büyük manevi kalkanıdır.”
Sahabe Kıssası: Hz. İbrahim (Hz. Hazretleri) ateşe atılırken, meleklerin yardım teklifini geri çevirmiş ve "Hasbünallâh ve ni'mel vekîl" demiştir. O an ateş gül bahçesine dönmüştür; çünkü Vekîl olan Allah işe el koymuştur.
51. MADDE: EL-KAVİYY (PEK GÜÇLÜ VE KUDRETLİ)
Ey gücüne güvenen zalim veya acziyetinden sızlanan mazlum! Kainatta hiçbir kuvvet yoktur ki kaynağını O'ndan almasın. Yorulmayan, sarsılmayan ve mağlup edilemeyen tek güç sahibi el-Kaviyy olan Allah’tır. O'nun kudreti karşısında tüm ordular bir hiçtir!
51. AYET-İ KERİMELER
1. # اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ
Meali: "Şüphesiz Allah, rızık veren, bitmez tükenmez kuvvet sahibi (Kaviyy) ve pek çetin olandır." (Zâriyât Suresi, 58. Ayet)
2. # وَرَدَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنَالُوا خَيْراًۜ وَكَفَى اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ الْقِتَالَۜ وَكَانَ اللّٰهَ قَوِيّاً عَز۪يزاً
Meali: " Allah, savaşta müminlere kâfi geldi. Allah pek güçlüdür (Kaviyy), mutlak güç sahibidir (Azîz)." (Ahzâb Suresi, 25. Ayet)
51. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ي اَعُوذُ بِعِزَّتِكَ لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ اَنْ تُضِلَّن۪ي
Meali: "Allah'ım! Senin izzetine (Kaviyy olan kudretine) sığınırım; Senden başka ilah yoktur, beni dalalete düşürme." (Müslim, Zikir 68) Sıhhat: Sahih.
2. # اَلْمُؤْمِنُ الْقَوِيُّ خَيْرٌ وَاَحَبُّ اِلَى اللّٰهِ مِنَ الْمُؤْمِنِ الضَّع۪يفِ
Meali: "Kaviyy (güçlü) mümin, (iman ve irade bakımından) zayıf müminden daha hayırlı ve Allah'a daha sevimlidir." (Müslim, Kader 34) Sıhhat: Sahih.
Az ve Öz Tefsir:
الْقَوِيُّ ( -
“Kaviyy): Gücü her şeye galip gelen, asla aciz bırakılamayan demektir. Kaviyy ismine sığınan bir mümin, yeryüzünün en büyük ordularına karşı tek başına dikilebilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Hamza (Hz. Hazretleri), İslam'ı kabul ettiğinde müşriklerin kalbine korku salmıştı. Ancak o gücünü sadece bileğinden değil, el-Kaviyy olan Allah'a olan tam imanından alıyordu. O, "Allah'ın Aslanı" ünvanını bu kudretli imanla almıştır.
52. MADDE: EL-METÎN (HİÇBİR ZORLUKLA SARSILMAYAN, ÇOK KUDRETLİ)
Ey acziyetini unutup da kendi kurduğu dünyayı sarsılmaz sanan gafil! En küçük bir sarsıntıda yerle bir olan binalara bak da ibret al. Kuvveti çok şiddetli olan, hiçbir güç tarafından durdurulamayan ve sarsılmaz kudret sahibi yalnızca el-Metîn olan Allah’tır. O’nun kudretinin ne bir gevşemesi ne de bir sonu vardır!
52. AYET-İ KERİMELER
1. # اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ
Meali: "Şüphesiz Allah, rızık veren, bitmez tükenmez kuvvet sahibi ve pek çetin olandır (Metîn)." (Zâriyât Suresi, 58. Ayet)
2. # وَاُمْل۪ي لَهُمْۜ اِنَّ كَيْد۪ي مَت۪ينٌ
Meali: "Onlara mühlet veririm. Şüphesiz Benim tuzağım (cezalandırmam) çok sağlamdır (Metîn)." (A'râf Suresi, 183. Ayet)
52. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # إِنَّ هَذَا الدِّينَ مَتِينٌ فَأَوْغِلُوا فِيهِ بِرِفْقٍ
Meali: "Şüphesiz bu din (Metîn olan Allah'ın korumasıyla) sağlamdır; onda (ibadette) aşırıya kaçmadan, nezaketle derinleşin." (Müsned-i Ahmed, III, 199) Sıhhat: Hasen.
2. # يَا مَتِينُ قَوِّ ضَعْفِي
Meali: "Ey Metîn (pek güçlü) olan Allah'ım! Benim zayıflığımı (kudretinle) kuvvetlendir." (Deylemî, el-Firdevs) Sıhhat: Garib.
Az ve Öz Tefsir:
الْمَت۪ينُ ( -
“Metîn): Kuvveti çok şiddetli, sarsılmaz, hiçbir şeyden etkilenmeyen ve gücüne hiçbir noksanlık gelmeyen demektir. "İsimlerini bilen, Zatını sever." Metîn ismi müminin imanına metanet (dayanıklılık) katar; rüzgâr ne kadar sert eserse essin, o kökleri Allah'a bağlı bir çınar gibi durur.”
Sahabe Kıssası: Hz. Sümeyye (Hz. Hazretleri), İslam'ın ilk şehididir. Müşriklerin en ağır işkenceleri altında bile kalbindeki imanı sarsılmamıştır. O, el-Metîn olan Allah'ın kudretine öyle bir teslimiyetle bağlandı ki, canını verdi ama davasından bir santim geri adım atmadı.
53. MADDE: EL-VELİYY (DOST, YARDIMCI VE KORUYUCU)
Ey yalnızlıktan şikayet eden mahzun gönül! İnsanlar seni terk etse, dost bildiklerin sırt çevirse ne çıkar? Müminlerin yegâne dostu, onları karanlıklardan aydınlığa çıkaran ve her an yardıma koşan yalnızca el-Veliyy olan Allah’tır. Allah dostu olana, hiçbir korku ve keder yoktur!
53. AYET-İ KERİMELER
1. # اللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ
Meali: "Allah, iman edenlerin dostudur (Veliyy); onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır." (Bakara Suresi, 257. Ayet)
2. # وَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُۜ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَم۪يدُ
Meali: "O, (insanlar) umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. O, asıl dost ve koruyucudur (Veliyy), övülmeye layıktır (Hamîd)." (Şûrâ Suresi, 28. Ayet)
53. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ
Meali: "Allah Teâlâ şöyle buyurur: Kim Benim bir velî kuluma (dostuma) düşmanlık ederse, Ben ona harp ilan ederim." (Buhârî, Rikâk 38) Sıhhat: Sahih.
2. # أَنْتَ وَلِيُّنَا فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ
Meali: "Sen, dünyada da ahirette de bizim Velî'mizsin (Dostumuz ve Sahibimizsin)." (Hâkim, Müstedrek, III, 143) Sıhhat: Sahih.
Az ve Öz Tefsir:
الْوَلِيُّ ( -
“Veliyy): Kullarının işlerini üzerine alan, onlara yardım eden ve onları muvaffak kılan gerçek dost demektir. "Esma-i Hüsna hayatta bir tecellidir." Veliyy ismini bilen kul, insanlara yaranmaya çalışmaz; en büyük dostun (Veliyy) rızasını her şeyin üstünde tutar.”
Sahabe Kıssası: Hz. Sevban (Hz. Hazretleri), Peygamber Efendimiz (S.a.v)'den bir an bile ayrı kaldığında üzülürdü. Bir gün "Ahirette sizden ayrı kalırsam ne yaparım?" diye ağladığında; "Kişi sevdiğiyle beraberdir" müjdesini almıştır. Onlar, Allah'ı ve Resulü'nü en büyük Velî (dost) edindikleri için ebedi dostluğa ermişlerdir.
54. MADDE: EL-HAMÎD (ÖVGÜYE LAYIK VE ÇOK ÖVÜLEN)
Ey insan! Dilinden şikayeti düşürmezsin de neden Sana verilen sayısız nimeti görmezsin? Bütün kainatın lisan-ı haliyle tesbih ettiği, her türlü hamdin ve övgünün mutlak sahibi yalnızca el-HamîD olan Allah’tır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir, ancak her şey O’na muhtaçtır ve O’nu övmektedir!
54. AYET-İ KERİMELER
1. # يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَآءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ
Meali: "Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç olmayandır (Ganî), övülmeye layık olandır (Hamîd)." (Fâtır Suresi, 15. Ayet)
2. # لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ
Meali: "Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Şüphesiz Allah, zenginliğin asıl sahibidir (Ganî), övülmeye layık olandır (Hamîd)." (Hac Suresi, 64. Ayet)
54. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اللَّهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ كُلُّهُ
Meali: "Allah'ım! Hamdin (övgünün) tamamı sadece Sana mahsustur." (Müsned-i Ahmed, V, 231; Taberânî) Sıhhat: Sahih.
2. # أَفْضَلُ الذِّكْرِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَفْضَلُ الدُّعَاءِ الْحَمْدُ لِلَّهِ
Meali: "Zikrin en faziletlisi 'Lâ ilâhe illallah', duanın en faziletlisi ise 'Elhamdülillâh' (Hamîd olan Allah'a hamdolsun) demektir." (Tirmizî, Daavât 9; İbn Mâce, Edeb 55) Sıhhat: Sahih.
Az ve Öz Tefsir:
الْحَم۪يدُ ( -
“Hamîd): Her zaman ve her şekilde övülmeye layık olan, bütün kemal sıfatları kendinde toplayan demektir. "Hesap var! Hem de her nimeti veren ve şükür bekleyen Hamîd'in huzurunda!" Hamîd ismini bilen kul, bollukta şükreder, darlıkta sabreder; bilir ki her durumunda Allah övülmeye layıktır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Enes (Hz. Hazretleri) der ki: "Resulullah (S.a.v) yemekten sonra her zaman 'Elhamdülillah' diyerek Hamîd olan Allah'a şükrederdi." Sahabe-i Kiram, su içerken bile "Bize bu tatlı suyu Hamîd olan Allah içirdi" diyerek her nimeti kaynağına bağlamayı bir hayat tarzı edinmişlerdi.
55. MADDE: EL-MUHSÎ (HER ŞEYİN SAYISINI BİLEN VE HESABINI TUTAN)
Ey "kimse görmedi, kayda geçmedi" diye kendini kandıran gafil! Gökyüzündeki yıldızlardan denizdeki kum tanelerine, senin aldığın her nefesten kalbinden geçen en gizli niyetlere kadar her şeyi tek tek sayan ve kaydeden yalnızca el-Muhsî olan Allah’tır. O’nun katında hiçbir şey kaybolmaz ve hiçbir şey unutulmaz!
55. AYET-İ KERİMELER
1. # لَقَدْ اَحْصٰيهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدّاً
Meali: "Andolsun, Allah onları ilmiyle kuşatmış ve hepsini tek tek saymıştır (Muhsî)." (Meryem Suresi, 94. Ayet)
2. # وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ كِتَاباً
Meali: "Biz her şeyi bir kitapta (kaydedip) saymışızdır (Muhsî ismimizle)." (Nebe Suresi, 29. Ayet)
55. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # إِنَّ لِلَّهِ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ اسْمًا مِائَةً إِلَّا وَاحِدًا مَنْ أَحْصَاهَا دَخَلَ الْجَنَّةَ
Meali: "Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları (ezberleyip, manasını anlayıp hayatına aktararak) sayarsa (Muhsî tecellisiyle ihsa ederse) cennete girer." (Buhârî, Daavât 68) Sıhhat: Sahih.
2. # لَا تُحْصِي فَيُحْصِيَ اللّٰهُ عَلَيْكِ
Meali: "(Ey Esma!) Sayıp durma (cimrilik yapma), yoksa Allah da sana (Muhsî ismiyle) sayarak verir." (Buhârî, Zekât 21; Müslim, Zekât 88) Sıhhat: Sahih.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُحْص۪ي ( -
“Muhsî): Yarattığı her varlığın sayısını bilen, amelleri hiçbir eksik bırakmadan kaydeden demektir. "Hesap var! Hem de her zerreyi sayan Muhsî'nin huzurunda!" Muhsî ismini bilen kul, vaktini ve imkanlarını israf etmez; her saniyenin hesabının tutulduğunu bilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Âişe (Hz. Hazretleri), bir dilenciye tek bir üzüm tanesi vermişti. Şaşıranlara; "Bu üzüm tanesinde Muhsî olan Allah'ın saydığı ne kadar çok zerre iyilik vardır, biliyor musunuz?" buyurmuştur. O, küçük amellerin bile ilahi terazide bir sayısı olduğunu biliyordu.
56. MADDE: EL-MÜBDİ’ (HER ŞEYİ ÖRNEKSİZ VE İLK KEZ YARATAN)
Ey kainatın tesadüfen oluştuğunu sanan akıl yoksunu! Bir çiçeğin nakışına, bir gözün yapısına bak; hangisinin bir benzeri daha önce vardı? Hiçbir örnek ve model yokken her şeyi yoktan var eden yalnızca el-Mübdî’ olan Allah’tır. O, yaratmaya başlayandır!
56. AYET-İ KERİMELER
1. # اِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُع۪يدُۚ
Meali: "Şüphesiz O, ilkin yaratandır (Mübdî’) ve (ölümden sonra) tekrar diriltendir." (Burûc Suresi, 13. Ayet)
2. # اَمَّنْ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ
Meali: "Yoksa başlangıçta yaratmayı başlatan (Mübdî’), sonra onu iade edecek olan mı (daha hayırlıdır)?" (Neml Suresi, 64. Ayet)
56. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ شَيْءٌ غَيْرُهُ
Meali: "(Başlangıçta sadece) Allah vardı ve O'ndan başka (yaratılmış) hiçbir şey yoktu (O Mübdî’dir)." (Buhârî, Tevhîd 22) Sıhhat: Sahih.
2. # بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ كَمَا بَدَأَ
Meali: "İslam garip başladı (Mübdî’ isminin tecellisiyle ilk kez ortaya çıktı), başladığı gibi yine garip hale dönecektir." (Müslim, Îmân 232) Sıhhat: Sahih.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُبْدِئُ ( -
“Mübdî’): Maddesiz, zamansız ve örneksiz olarak ilk defa yaratan demektir. Mübdî’ ismini bilen kul, Allah'ın yaratma sanatındaki eşsizliği görür ve taklitçilikten kurtulup asıl yaratıcıya yönelir. Her doğan güneş, bu ismin yeni bir tecellisidir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Câbir b. Abdullah (Hz. Hazretleri) der ki: "Peygamber Efendimiz (S.a.v) bize her işimizde İstihareyi, Kur’an’dan bir sure öğretir gibi öğretirdi." Sahabe, her yeni başlangıçta (Mübdî’ ismine sığınarak) Allah’ın hayırlı bir kapı açmasını dilemeyi böyle öğrenmişti.
57. MADDE: EL-MUÎD (YARATTIKLARINI ÖLDÜKTEN SONRA YENİDEN DİRİLTEN)
Ey "ölünce her şey bitecek" diyen bedbaht! Seni ilk defa yaratan, ikinci defa yaratmaya kadir değil mi sanıyorsun? Yarattığı varlıkları yok ettikten sonra tekrar hayata döndürecek olan yalnızca el-Muîd olan Allah’tır. O’nun için diriltmek, ilk defa yaratmaktan daha kolaydır!
57. AYET-İ KERİMELER
1. # كَمَا بَدَاْنَآ اَوَّلَ خَلْقٍ نُع۪يدُهُۜ وَعْداً عَلَيْنَاۜ اِنَّا كُنَّا فَاعِل۪ينَ
Meali: "İlk yaratmaya başladığımız gibi, onu (yine) iade edeceğiz (Muîd). Bu Bizim üzerimize bir vaaddir. Biz bunu mutlaka yaparız." (Enbiyâ Suresi, 104. Ayet)
2. # وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِۜ
Meali: "Başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu iade edecek olan (Muîd) O'dur. Bu (iade etmek) O'nun için çok kolaydır." (Rûm Suresi, 27. Ayet)
57. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # كُلُّ ابْنِ آدَمَ يَأْكُلُهُ التُّرَابُ إِلَّا عَجْبَ الذَّنَبِ مِنْهُ خُلِقَ وَفِيهِ يُرَكَّبُ
Meali: "Ademoğlunun her yerini toprak yer; sadece kuyruk sokumu kemiği (acbü'z-zeneb) kalır. (Muîd tecellisiyle) oradan yaratıldı, yine oradan birleştirilip diriltilecektir." (Müslim, Fiten 141) Sıhhat: Sahih.
2. # يُبْعَثُ كُلُّ عَبْدٍ عَلَى مَا مَاتَ عَلَيْهِ
Meali: "Her kul (Muîd isminin tecellisiyle) öldüğü hal üzere diriltilir." (Müslim, Cennet 83) Sıhhat: Sahih.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُع۪يدُ ( -
“Muîd): Hayat verdiklerini öldürdükten sonra tekrar dirilten, iade eden demektir. Muîd ismini idrak eden mümin, ölümü bir son değil, ebedi hayatın başlangıcı olarak görür. Bu isim, ahiret inancının en güçlü sütunudur.”
Sahabe Kıssası: Hz. Bilâl-i Habeşî (Hz. Hazretleri) vefat ederken eşi "Vah başıma gelenler!" diye ağlayınca; "Ne mutlu bana! Yarın sevgililerle, Muhammed (S.a.v) ve arkadaşlarıyla (Muîd tecellisiyle) buluşacağım" demiştir. O, yeniden dirilmenin bir vuslat olduğunu biliyordu.
58. MADDE: EL-MUHYÎ (HAYAT VEREN, CANLANDIRAN)
Ey kupkuru toprağın baharda nasıl uyandığını gören kul! Hücrelerine can veren, kalbini vurduran ve ruhunu bedenine üfleyen yalnızca el-Muhyî olan Allah’tır. O, sadece bedeni değil, zikir ve imanla ölü kalpleri de diriltir!
58. AYET-İ KERİMELER
1. # فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰىۚ
Meali: "Allah’ın rahmet eserlerine bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor (Muhyî). Şüphesiz O, ölüleri de öylece diriltecektir." (Rûm Suresi, 50. Ayet)
2. # يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ
Meali: "O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır ve yeryüzünü ölümünden sonra canlandırır (Muhyî)." (Rûm Suresi, 19. Ayet)
58. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي اَحْيَانَا بَعْدَ مَا اَمَاتَنَا وَاِلَيْهِ النُّشُورُ
Meali: "Bizi öldürdükten (uyuttuktan) sonra dirilten (Muhyî olan) Allah'a hamdolsun. Dönüş ancak O'nadır." (Buhârî, Daavât 7) Sıhhat: Sahih.
2. # مَثَلُ الَّذ۪ي يَذْكُرُ رَبَّهُ وَالَّذ۪ي لَا يَذْكُرُ رَبَّهُ مَثَلُ الْحَيِّ وَالْمَيِّتِ
Meali: "Rabbini zikredenle zikretmeyenin misali, diri ile ölünün misali gibidir (Zikir kalbi Muhyî ismine bağlar)." (Buhârî, Daavât 66) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin kainattaki hayatın sadece biyolojik bir süreç olduğunu iddia etmeleri üzerine; hayatın mutlak kaynağının Allah olduğunu ve ölü toprağın diriltilmesinin ahiretteki dirilişe delil olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُحْي۪ي ( -
“Muhyî): Canlılara hayat veren, hayatı devam ettiren ve ölü kalpleri hidayetle uyandıran demektir. Muhyî ismini bilen kul, ümitsizliğe düşmez; bilir ki Allah en "ölü" durumlardan bile yepyeni hayatlar çıkarabilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Hamza (Hz. Hazretleri) şehit edildiğinde vücudu parçalanmıştı. Efendimiz (S.a.v) onun başında ağlarken, Allah'ın şehitlere (Muhyî isminin tecellisiyle) özel bir hayat verdiğini ve onların Rableri katında rızıklandırıldığını idrak ederek teselli bulmuştu.
Kıssadan Hisse: Bedenin hayatta kalması için ekmek, kalbin hayatta kalması için zikir şarttır.
59. MADDE: EL-MÜMÎT (ÖLÜMÜ YARATAN, CANI ALAN)
Ey dünyaya kazık çakacağını sanan gafil! Aldığın her nefes seni sona bir adım daha yaklaştırıyor. Canlılara ölümü takdir eden, ruhu bedenden ayıran ve her faniyi vakti gelince huzuruna çağıran yalnızca el-Mümît olan Allah’tır. O'ndan kaçış yoktur!
59. AYET-İ KERİMELER
1. # وَاللّٰهُ يُحْي۪ وَيُم۪يتُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Meali: "Hayatı veren de ölümü yaratan (Mümît) da Allah'tır. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir." (Âl-i İmrân Suresi, 156. Ayet)
2. # هُوَ يُحْي۪ وَيُم۪يتُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Meali: "O hem hayat verir hem de öldürür (Mümît). Ve sadece O’na döndürüleceksiniz." (Yûnus Suresi, 56. Ayet)
59. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَاذِمِ اللَّذَّاتِ
Meali: "Lezzetleri bıçak gibi kesen ölümü (Mümît isminin tecellisini) çokça zikredin." (Tirmizî, Zühd 4) Sıhhat: Sahih.
2. # اَللّٰهُمَّ لَكَ اَسْلَمْتُ... اَنْتَ الْحَيُّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ وَالْجِنُّ وَالْاِنْسُ يَمُوتُونَ
Meali: "Allah'ım Sana teslim oldum. Sen hiç ölmeyen Hayy'sın; cinler ve insanlar ise ölürler (Mümît ismine tabidirler)." (Buhârî, Tevhîd 7) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların ölümden korkup savaştan veya hakikatten kaçmaya çalışmalarına karşılık; ölümün kaçınılmaz bir takdir olduğunu ve mühlet dolduğunda hiçbir gücün ölümü durduramayacağını beyan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُم۪يتُ ( -
“Mümît): Canlıların hayatına son veren, ölümü yaratan demektir. Mümît ismini idrak eden mümin, dünyaya aşırı bağlanmaz. Bu isim, aslında mümin için fani dertlerin bitişi ve ebedi vuslatın kapısıdır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Halid b. Velid (Hz. Hazretleri), ömrü boyunca savaş meydanlarında olduğu halde yatağında vefat ederken şöyle demiştir: "Vücudumda yara almadık yer kalmadı ama görüyorsunuz ki ecel gelmeden el-Mümît olan Allah canımı almadı. Korkaklar asla uyumasın!"
Kıssadan Hisse: Ölüm bir yok oluş değil, mekan değişikliğidir; hazırlığını ona göre yap.
60. MADDE: EL-HAYY (DAİMA DİRİ, EZELÎ VE EBEDÎ HAYAT SAHİBİ)
Ey fani aşkların, geçici güçlerin peşinde koşan kalp! Her canlı ölümü tadacak, her güç sönecek. Hiç uyumayan, yorulmayan, başlangıcı ve sonu olmayan, mutlak hayat sahibi yalnızca el-Hayy olan Allah’tır. O'na dayanan, asla yıkılmaz!
60. AYET-İ KERİMELER
1. # وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ
Meali: "Asla ölmeyecek olan, daima diri (Hayy) olan Allah’a tevekkül et." (Furkân Suresi, 58. Ayet)
2. # اَللّٰهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ
Meali: "Allah, O’ndan başka ilah yoktur; daima diridir (Hayy), bütün varlığı ayakta tutandır." (Bakara Suresi, 255. Ayet)
60. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ اَسْتَغ۪يثُ
Meali: "Ey Hayy (daima diri) ve Kayyûm olan Allah'ım! Rahmetinle Senden yardım dilerim." (Tirmizî, Daavât 91) Sıhhat: Sahih.
2. # اِنَّ اَعْظَمَ اسْمِ اللّٰهِ الَّذ۪ي اِذَا دُعِيَ بِه۪ اَجَابَ... اَلْحَيُّ الْقَيُّومُ
Meali: "Allah'ın İsm-i Azam'ı (en büyük ismi) içinde 'el-Hayy' ve 'el-Kayyûm' isimlerinin geçtiği ayetlerdedir." (İbn Mâce, Dua 9) Sıhhat: Hasen.
Nüzul Sebebi: Hristiyanların Hz. İsa'ya veya müşriklerin putlarına hayat ve ilahlık nispet etmelerine karşılık; gerçek ve ölümsüz hayatın sadece Allah'a ait olduğunu, O'nun dışındaki her şeyin ölümlü olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْحَيُّ ( -
“Hayy): Tam ve mükemmel bir hayatla diri olan, zevali olmayan demektir. Hayy ismini bilen kul, ölümlü varlıklara kul olmaz; kalbini sadece Bâki olan Hayy'a bağlar.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Bekir (Hz. Hazretleri), Efendimiz (S.a.v) vefat ettiğinde sarsılan ashabı şöyle teskin etmiştir: "Kim Muhammed'e tapıyorsa bilsin ki o vefat etmiştir. Kim Allah'a ibadet ediyorsa bilsin ki Allah Hayy'dır, asla ölmez."
Kıssadan Hisse: Fani olan her şey seni terk eder; Hayy olan Allah ise sana şah damarından yakındır.
61. MADDE: EL-KAYYÛM (HER ŞEYİ AYAKTA TUTAN VE İDARE EDEN)
Ey mülküne ve gücüne güvenen kul! Göklerin direksiz durduğunu, yeryüzünün sarsılmadan döndüğünü görmez misin? Kainatı bir an bile boş bırakmayan, her varlığın devamını sağlayan ve asla uyuklamayan yalnızca el-Kayyûm olan Allah’tır. O desteğini bir an çekse, her şey yok olur!
61. AYET-İ KERİMELER
1. # وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَآءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ۜ
Meali: "Göğün ve yerin O’nun buyruğu ile (Kayyûm isminin tecellisiyle) ayakta durması, O’nun delillerindendir." (Rûm Suresi, 25. Ayet)
2. # اَفَمَنْ هُوَ قَآئِمٌ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۚ
Meali: "Her nefsin ne kazandığını (Kayyûm ismimizle) görüp gözeten (Allah), başkaları gibi midir?" (Ra’d Suresi, 33. Ayet)
61. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللّٰهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ اَنْتَ قَيُّومُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَنْ ف۪يهِنَّ
Meali: "Allah’ım! Hamd Sana mahsustur. Sen göklerin, yerin ve içindekilerin Kayyûm’usun (onları ayakta tutansın)." (Buhârî, Teheccüd 1) Sıhhat: Sahih.
2. # يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْم ِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ
Meali: "Ey Hayy ve Kayyûm olan Allah’ım! Rahmetinle yardım dilerim. Bütün işlerimi düzelt, beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma." (Hâkim, Müstedrek, I, 730) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin ve bazı ehli kitabın, Allah’ın dünyayı yarattıktan sonra istirahate çekildiği veya kainatı kendi haline bıraktığı yönündeki yanlış inançlarını düzeltmek; O’nun her an her şeyi bizzat idare ettiğini bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْقَيُّومُ ( -
“Kayyûm): Varlığı kendinden olan ve her şeyi ayakta tutan demektir. Kayyûm ismini bilen kul, hadiselerin rastgele olmadığını anlar. "Hesap var! Hem de her zerreye hükmeden Kayyûm'un huzurunda!" Bu isim, mülkün tek sahibine teslim olmayı gerektirir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ali (Hz. Hazretleri) anlatıyor: "Bedir Savaşı günü Efendimiz (S.a.v) secdeye kapanmış, sürekli 'Yâ Hayy yâ Kayyûm' diyerek dua ediyordu. Zafer, Kayyûm olan Allah'ın ordumuzu sebatla ayakta tutmasıyla geldi."
Kıssadan Hisse: İşlerini Allah’a (Kayyûm) bırakanın işleri, sarsılmaz bir temel üzerine bina edilir.
62. MADDE: EL-VÂCİD (İSTEDİĞİNİ İSTEDİĞİ AN BULAN)
Ey bir şeyleri kaybettiğinde dünyası yıkılan kul! Sen muhtaçsın, O ise Müstağni. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, dilediği her şeyi dilediği an bulan ve hiçbir şey O’ndan gizlenemeyen yalnızca el-Vâcid olan Allah’tır. O’nun katında "bulunamaz" diye bir şey yoktur!
62. AYET-İ KERİMELER
1. # وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ
Meali: "Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakacak (O’ndan gizlenecek veya elinden kaçacak) hiçbir şey yoktur." (Fâtır Suresi, 44. Ayet)
2. # وَوَجَدَكَ ضَآلاً فَهَدٰىۖ
Meali: "Seni yolunu kaybetmiş (hakikati arar halde) bulup (Vâcid ismimizle) hidayete erdirmedi mi?" (Duhâ Suresi, 7. Ayet)
62. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # فَمَنْ وَجَدَ خَيْرًا فَلْيَحْمَدِ اللَّهَ
Meali: "Kimin karşısına (Vâcid olan Allah'ın lütfuyla) bir hayır çıkarsa Allah’a hamd etsin." (Müslim, Birr 55) Sıhhat: Sahih.
2. # إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَقُولُ: يَا عِبَادِي لَوْ أَنَّ أَوَّلَكُمْ وَآخِرَكُمْ... قَامُوا فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ فَسَأَلُونِي فَأَعْطَيْتُ كُلَّ إِنْسَانٍ مَسْأَلَتَهُ مَا نَقَصَ ذَلِكَ مِمَّا عِنْدِي
Meali: "Allah Teâlâ buyurur: Ey kullarım! Hepiniz bir yerde toplansanız ve isteseniz, hepinize istediğini veririm; yine de (Vâcid olduğum için) mülkümden bir iğne ucu kadar eksilmez." (Müslim, Birr 55) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: İhtiyaç sahibi olan insanların, Allah'ı da kendi kısıtlı imkanlarıyla kıyaslamaları üzerine; O'nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, her şeyin O'nun huzurunda hazır olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْوَاجِدُ ( -
“Vâcid): Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, aradığını bulan, zenginlik ve imkan sahibi demektir. Vâcid ismini bilen mümin, başkasına el açmaz; çünkü bilir ki her şeyin kaynağı O’nun katında mevcuttur.”
Sahabe Kıssası: Hz. Selmân-ı Fârisî (Hz. Hazretleri), hakikati ararken diyar diyar gezmiş, köle edilmişti. Ancak Allah (el-Vâcid), onu her aşamada gözetmiş ve sonunda Medine'de aradığına (Efendimiz S.a.v'e) kavuşturmuştur. Allah, samimiyetle arayanı buldurur.
Kıssadan Hisse: Allah’ı bulan her şeyi bulmuş, Allah’ı kaybeden neyi bulmuştur?
63. MADDE: EL-MÂCİD (KEREMİ VE ATASI BOL, ŞANI YÜCE)
Ey cömertliğiyle övünen insan! Senin verdiğin, O’nun sana verdiğinin zerresi bile değildir. Sonsuz kerem sahibi, ihsanı her şeyi kuşatan ve şanı ulaşılamayacak kadar yüce olan yalnızca el-Mâcid olan Allah’tır. O, istemeden verendir!
63. AYET-İ KERİMELER
1. # ذُو الْعَرْشِ الْمَج۪يدُۙ
Meali: "Arşın sahibi olan (şanı pek yüce) Mâcid'dir." (Burûc Suresi, 15. Ayet)
2. # وَلَهُ الْكِبْرِيَآءُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۖ وَهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Meali: "Göklerde ve yerde büyüklük (Mâcid isminin tecellisi olan azamet) O’na aittir." (Câsiye Suresi, 37. Ayet)
63. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى جَوَّادٌ يُحِبُّ الْجُودَ
Meali: "Şüphesiz Allah çok cömerttir (Mâcid tecellisiyle), cömertliği sever." (Tirmizî, Edeb 41) Sıhhat: Sahih.
2. # يَقُولُ اللّٰهُ: مَجَّدَنِي عَبْدِي
Meali: "Kul 'Mâliki yevmi'd-dîn' dediğinde, Allah: 'Kulum Benim şanımı yüceltti (Mâcid olduğumu ikrar etti)' buyurur." (Müslim, Salât 38) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların sahip oldukları geçici makam ve zenginliklerle kibirlenip, asıl şerefin ve cömertliğin kaynağını unutmaları üzerine; mutlak şanın sadece Allah'a ait olduğunu hatırlatmak için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمَاجِدُ ( -
“Mâcid): Kadr ü kıymeti yüksek, ihsanı sonsuz demektir. Mâcid ismi, el-Mecîd isminin mübalağalı halidir. "İsimlerini bilen, Zatını sever." Bu ismi zikreden kulun kalbi, Allah'ın azametiyle genişler.”
Sahabe Kıssası: Hz. Osman (Hz. Hazretleri), kıtlık zamanında ticaret kervanını halka bedava dağıttığında, tüccarların kâr tekliflerini reddedip "Allah (el-Mâcid) bire on veriyor, sizden daha fazlasını veriyor" demiştir. O, asıl kerem sahibinin kim olduğunu biliyordu.
Kıssadan Hisse: Allah’ın şanına sığınan, dünyada da ahirette de aziz olur.
64. MADDE: EL-VÂHID (ZATINDA TEK VE EŞSİZ OLAN)
Ey kalbini binbir parçaya bölen kul! Neden her şeyden medet umuyorsun? Bölünmesi ve parçalanması imkânsız olan, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tek olan yalnızca el-Vâhid olan Allah’tır. O birdir; O’na yönelen kalpler huzur bulur!
64. AYET-İ KERİMELER
1. # وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ
Meali: "İlahınız bir tek ilahtır (Vâhid). O’ndan başka ilah yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir." (Bakara Suresi, 163. Ayet)
2. # قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
Meali: "De ki: Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, tektir (Vâhid), her şeye galip gelendir (Kahhâr)." (Ra’d Suresi, 16. Ayet)
64. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # إِنَّ اللَّهَ وِتْرٌ يُحِبُّ الْوِتْرَ
Meali: "Şüphesiz Allah tektir (Vâhid/Vitr), tek olanı sever." (Buhârî, Daavât 69) Sıhhat: Sahih.
2. # أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ
Meali: "Şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur; O tektir (Vâhid), ortağı yoktur." (Müslim, Tahâret 17) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin "Bütün ilahları bir tek ilah mı yaptı? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!" diyerek çok tanrıcılığı savunmalarına karşılık; tevhidin (Vâhid isminin) hakikatini ilan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْوَاحِدُ ( -
“Vâhid): Ortağı, benzeri ve yardımcısı olmayan, parçalara ayrılmayan tek demektir. Vâhid ismini bilen kul, şirkin her türlüsünden temizlenir; sadece Bir olanın önünde eğilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Bilâl-i Habeşî (Hz. Hazretleri), kızgın kumlar üzerinde göğsüne ağır taşlar konulduğunda sadece "Ehad! Ehad!" (Tek! Tek!) diyordu. O, canı pahasına Allah'ın Vâhid oluşunu ikrar ederek tevhidin sembolü olmuştur.
Kıssadan Hisse: Bir kapıya kul olan, bin kapıdan kurtulur.
65. MADDE: ES-SAMED (HİÇBİR ŞEYE MUHTAÇ OLMAYAN, HER ŞEYİN MUHTAÇ OLDUĞU)
Ey acziyetine bakmadan kibirlenen veya ihtiyacı için mahlukata el açan! Sen her nefeste muhtaçsın; O ise her türlü ihtiyaçtan münezzeh. Herkesin ve her şeyin başvurduğu tek sığınak yalnızca es-Samed olan Allah’tır. O'na sığınan, boşlukta kalmaz!
65. AYET-İ KERİMELER
1. # قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌۚ اَللّٰهُ الصَّمَدُۚ
Meali: "De ki: O, Allah’tır, tektir. Allah Samed’dir (her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir)." (İhlâs Suresi, 1-2. Ayetler)
2. # يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَآءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ
Meali: "Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise (Samed tecellisiyle) mutlak zengindir." (Fâtır Suresi, 15. Ayet)
65. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # أَنْتَ الصَّمَدُ الَّذِي لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
Meali: "Sen (öyle bir) Samed'sin ki, doğurmadın ve doğurulmadın." (Tirmizî, Daavât 64) Sıhhat: Sahih.
2. # مَا أَحَدٌ أَصْبَرُ عَلَى أَذًى يَسْمَعُهُ مِنَ اللّٰهِ
Meali: "İşittiği eziyete Allah'tan daha sabırlı kimse yoktur; (Samed olduğu halde) rızık verir ve afiyet sağlar." (Buhârî, Edeb 71) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin "Bize Rabbinin nesebini (soyunu) anlat, neden yapılmıştır?" diye sormaları üzerine; Allah'ın doğmayan, doğurmayan ve kimseye muhtaç olmayan (Samed) olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الصَّمَدُ ( -
“Samed): İhtiyaçları gideren, ancak kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, dertlerin son durağı demektir. Samed ismini bilen mümin, kula kul olmaz; bilir ki her kapının anahtarı Allah'ın elindedir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Zer (Hz. Hazretleri), kimsesiz kaldığı anlarda "Allah bana yeter, O ne güzel Samed'dir" diyerek teselli bulurdu. O, yalnızlıkta bile Allah'ın kendisine yettiğini yaşayarak göstermiştir.
Kıssadan Hisse: Samed olanı bulan, dünyadaki tüm sahte dayanakları terk eder.
66. MADDE: EL-KÂDİR (DİLEDİĞİNİ YAPMAYA GÜCÜ YETEN)
Ey "bu iş imkânsız" diyen çaresiz kul! Senin imkânın biter, O'nunki bitmez. Kainatı yoktan var eden, her şeye bir ölçü takdir eden ve her dilediğini yapmaya gücü yeten yalnızca el-Kâdir olan Allah’tır. O'nun için "zor" yoktur!
66. AYET-İ KERİMELER
1. # قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَاباً مِنْ فَوْقِكُمْ
Meali: "De ki: O, üzerinize üstünüzden bir azap göndermeye de kadirdir (Kâdir)." (En’âm Suresi, 65. Ayet)
2. # اَلَيْسَ ذٰلِكَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتٰى
Meali: "Peki bunları yapan Allah’ın, ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi? (O Kâdir'dir)." (Kıyâmet Suresi, 40. Ayet)
66. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ... وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Meali: "Allah'tan başka ilah yoktur O'nun her şeye gücü yeter (Kâdir'dir)." (Buhârî, Ezân 155) Sıhhat: Sahih.
2. # إِنَّ اللَّهَ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يَأْتِيَ بِالْمُعْجِزَةِ
Meali: "Şüphesiz Allah, (elçisini desteklemek için) mucize getirmeye kadirdir (Kâdir)." (Taberânî) Sıhhat: Hasen.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin "Çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyerek Allah'ın kudretini kendi sınırlı akıllarıyla tartmaya kalkmaları üzerine; Allah'ın sonsuz gücünü (Kâdir ismini) hatırlatmak için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْقَادِرُ ( -
“Kâdir): İstediğini, istediği şekilde ve ölçüde yapmaya gücü yeten demektir. "Esma-i Hüsna hayatta bir tecellidir." Kâdir ismine iman eden kul, sebeplerin karşısında eğilmez; bilir ki sebeplerin sahibi Allah'tır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Câbir b. Abdullah (Hz. Hazretleri), babasının büyük borcu kaldığında Efendimiz (S.a.v)'e gelmişti. Efendimiz dua etti ve Allah (el-Kâdir) bereketiyle o azıcık hurmayı bütün borçlara yettirdi. Kudret tecelli edince, azlar çok olur.
Kıssadan Hisse: Allah'ın gücünün yetmeyeceği hiçbir dert, aşamayacağı hiçbir engel yoktur.
67. MADDE: EL-MUKTEDİR (İKTİDARI HER ŞEYE GALİP GELEN)
Ey elindeki geçici güce güvenip de haddini aşan! Senin iktidarın bir nefeslik, O'nunki ise ezelî ve ebedîdir. Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde mutlak hakimiyet kuran, dilediğini dilediği an sarsılmaz bir güçle gerçekleştiren yalnızca el-Muktedir olan Allah’tır. O'nun hükmünü bozacak hiçbir otorite yoktur!
67. AYET-İ KERİMELER
1. # فَاَخَذْنَاهُمْ اَخْذَ عَز۪يزٍ مُقْتَدِرٍ
Meali: "Biz de onları, mutlak güç sahibi (Azîz) ve her şeye gücü yeten (Muktedir) birinin yakalayışıyla yakaladık." (Kamer Suresi, 42. Ayet)
2. # ف۪ي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَل۪يكٍ مُقْتَدِرٍ
Meali: "Onlar; muktedir bir hükümdarın (Melîk-i Muktedir) katında, doğruluk koltuklarındadırlar." (Kamer Suresi, 55. Ayet)
67. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ مُقْتَدِرٌ عَلَى مَا يَشَاءُ
Meali: "Şüphesiz Allah, dilediği her şeyi (Muktedir ismiyle) yapmaya mutlak güç sahibidir." (Beyhakî, Şuabu’l-İman) Sıhhat: Hasen.
2. # لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ
Meali: "Güç ve kuvvet ancak (Muktedir olan) Allah’ındır." (Buhârî, Meğâzî 38) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Kendilerini yeryüzünün en güçlüsü sayan ve azgınlaşan kavimlerin (Âd, Semûd ve Firavun gibi) helak edilmesi üzerinden; insanoğluna mutlak iktidarın kime ait olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُقْتَدِرُ ( -
“Muktedir): Kuvveti her şeye üstün gelen, eşsiz bir sanat ve nizamla hükmünü yürüten demektir. Muktedir ismini bilen kul, zalimlerden korkmaz; en büyük güce yaslanmanın huzurunu yaşar.”
Sahabe Kıssası: Hz. Mus’ab b. Umeyr (Hz. Hazretleri), Medine'ye tebliğ için gittiğinde, şehrin ileri gelenlerinin tehditlerine rağmen zerre sarsılmamıştı. O, Muktedir olan Allah'ın dinini temsil ettiğini ve bu gücün karşısında hiçbir kılıcın duramayacağını biliyordu.
Kıssadan Hisse: Allah’ın gücünü arkasına alan, dünyayı karşısına alsa yine de sarsılmaz.
68. MADDE: EL-MUKADDİM (DİLEDİĞİNİ ÖNE ALAN VE YÜCELTEN)
Ey neden önde değilim diye hırslanan kul! İzzet ve şerefi, makam ve mevkii dilediğine veren, dilediğini dilediğinden üstün kılan yalnızca el-Mukaddim olan Allah’tır. O öne almadıkça hiçbir çaba seni yükseltemez!
68. AYET-İ KERİMELER
1. # لِكُلِّ نَبَاٍ مُسْتَقَرٌّۙ وَسَوْفَ تَعْلَمُونَ
Meali: "Her haberin (kararlaştırılmış) bir zamanı vardır (Mukaddim ismimizle onu vaktinde öne alırız). Yakında bileceksiniz." (En’âm Suresi, 67. Ayet)
2. # رَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ
Meali: " Sizi (Mukaddim tecellisiyle) birbirinizin üstüne derecelerle yükseltti." (En’âm Suresi, 165. Ayet)
68. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # أَنْتَ الْمُقَدِّمُ وَأَنْتَ الْمُؤَخِّرُ
Meali: "Allah'ım! Öne alan Sensin (Mukaddim), geri bırakan da Sensin." (Buhârî, Teheccüd 1) Sıhhat: Sahih.
2. # قَدِّمُوا قُرَيْشًا وَلَا تَقَدَّمُوهَا
Meali: "(Liyakat ve ilahi takdir gereği) Kureyş'i öne alın, onların önüne geçmeye kalkmayın." (Taberânî; Beyhakî) Sıhhat: Hasen.
Nüzul Sebebi: İnsanların kabilecilik veya zenginlik üzerinden birbirlerine üstünlük taslamaları; ilahi hikmetin kimi neden öne çıkardığının sırrını ve faziletin sadece Allah'ın lütfuyla olduğunu beyan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُقَدِّمُ ( -
“Mukaddim): Dilediğini öne geçiren, lütuf ve ihsanıyla dereceleri yükselten demektir. Mukaddim ismini bilen mümin, haset etmez; bilir ki taksimat Allah’ındır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Zeyd b. Hârise (Hz. Hazretleri), aslen bir köle iken İslam ile şereflenmiş ve Efendimiz (S.a.v) tarafından ordu komutanlığına getirilmiştir. Mukaddim olan Allah, onu takvası sebebiyle hürlerden bile öne çıkarmıştır.
Kıssadan Hisse: Sen Allah'ın rızasını öne al ki, Allah da seni dünya ve ahirette öne çıkarsın.
69. MADDE: EL-MUAHHİR (DİLEDİĞİNİ GERİYE BIRAKAN VE ALÇALTAN)
Ey kibirle yürüyen gafil! Senin yükselişin Allah’ın mühletidir. Azgınları sonraya bırakan, tövbe etmeleri için mühlet veren veya layık olmayanları derecelerinden indiren yalnızca el-Muahhir olan Allah’tır. O'nun geriye bıraktığını kimse öne alamaz!
69. AYET-İ KERİMELER
1. # اِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ ف۪يهِ الْاَبْصَارُۙ
Meali: "Allah onları, gözlerin dehşetten donup kalacağı bir güne erteliyor (Muahhir)." (İbrâhîm Suresi, 42. Ayet)
2. # وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللّٰهُ نَفْساً اِذَا جَآءَ اَجَلُهَاۜ
Meali: "Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimseyi asla ertelemez (Muahhir isminin mühleti dolmuştur)." (Münâfikûn Suresi, 11. Ayet)
69. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # إِنَّ اللَّهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ
Meali: "Şüphesiz Allah zalime mühlet verir (Muahhir ismiyle cezasını erteler); ama onu bir yakalarsa artık bırakmaz." (Buhârî, Tefsîr 11) Sıhhat: Sahih.
2. # لَا يَزَالُ قَوْمٌ يَتَأَخَّرُونَ حَتَّى يُؤَخِّرَهُمُ اللَّهُ فِي النَّارِ
Meali: "Bir topluluk (namazda ve hayırda) geri kalmaya devam ederse, Allah da onları cehennemde geriye bırakır (Muahhir)." (Ebû Dâvûd, Salât 97) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Mazlumların "Neden zalimlerin cezası hemen verilmiyor?" şeklindeki serzenişlerine karşılık; ilahi adaletin bir hikmete binaen mühlet verdiğini (Muahhir) ve her şeyin vaktine esir olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُؤَخِّرُ ( -
“Muahhir): Dilediğini geriye bırakan, cezaları veya olayları hikmetle erteleyen demektir. Muahhir ismini bilen kul, aceleci davranmaz; sabrın sonunun selamet olduğunu bilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Süfyan (Hz. Hazretleri), İslam'a girmesi Mekke fethine kadar ertelenmişti (Muahhir tecellisiyle). Ancak sonunda hidayete erdiğinde, Allah onun geçmiş hatalarını sildi ve ona yeni bir makam verdi. Ertelemede de bir hayır vardır.
Kıssadan Hisse: Hayırda geride kalma ki, Allah da seni rahmetinden geride bırakmasın.
70. MADDE: EL-EVVEL (VARLIĞININ BAŞLANGICI OLMAYAN)
Ey her şeyi bir sebeple, bir zamanla sınırlayan akıl! Zamanı ve mekanı yaratanın bir başlangıcı olur mu? Hiçbir şey yokken var olan, ezelî olan ve her şeyin başlangıcı kendisinden sudur eden yalnızca el-Evvel olan Allah’tır. O, her şeyden öncedir!
70. AYET-İ KERİMELER
1. # هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Meali: "O, ilktir (Evvel), sondur (Âhir), zahirdir ve bâtındır. O, her şeyi hakkıyla bilendir." (Hadîd Suresi, 3. Ayet)
2. # قُلْ اَفَغَيْرَ اللّٰهِ اَتَّخِذُ وَلِياًّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
Meali: "De ki: Gökleri ve yeri (hiç yoktan ve her şeyden önce) yaratan (Evvel olan) Allah'tan başkasını mı dost edineceğim?" (En’âm Suresi, 14. Ayet)
70. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللّٰهُمَّ اَنْتَ الْاَوَّلُ فَلَيْسَ قَبْلَكَ شَيْءٌ
Meali: "Allah'ım! Sen Evvel'sin; Senden önce hiçbir şey yoktur." (Müslim, Zikir 61) Sıhhat: Sahih.
2. # كَانَ اللّٰهُ وَلَمْ يَكُنْ شَيْءٌ قَبْلَهُ
Meali: "Allah vardı ve O'ndan önce hiçbir şey yoktu (O mutlak Evvel'dir)." (Buhârî, Bed’ül-Halk 1) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların "Allah'ı kim yarattı?" gibi batıl ve mantıksız sorularla zihinlerini bulandırmalarına karşılık; yaratıcının mahlukatın tabi olduğu "başlangıç" kavramından münezzeh olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْاَوَّلُ ( -
“Evvel): Varlığının evveli olmayan, her varlığın ilk sebebi ve aslı olan demektir. Evvel ismini bilen mümin, her işine "Bismillah" diyerek başlar; çünkü her hayrın başının Allah olduğunu bilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Bekir (Hz. Hazretleri), İslam'ı ilk kabul eden hür erkek olmuştur. O, hayırda "Evvel" olma şerefine ererek, Allah'ın bu isminin tecellisine mazhar olmuştur. Hayatını hep "ilk" safta, en önde tamamlamıştır.
Kıssadan Hisse: Sen Allah'ın rızasını her şeyin önüne koy ki, O da seni ebedi saadette öncülerden kılsın.
71. MADDE: EL-ÂHİR (VARLIĞININ SONU OLMAYAN)
Ey fani dünyada ebediyet arayan bedbaht! Herkes gidecek, her şey sönecek, her hayat son bulacak. Her şey yok olduktan sonra baki kalan, varlığı ebedî olan yalnızca el-Âhir olan Allah’tır. O, gidilmeyen tek limandır!
71. AYET-İ KERİMELER
1. # كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ
Meali: "Yer yüzünde bulunan her canlı fânidir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı (Âhir olarak) baki kalacaktır." (Rahmân Suresi, 26-27. Ayetler)
2. # كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُۜ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Meali: "O’nun zatından başka her şey yok olmaya mahkumdur (hâlik). Hüküm O’nundur ve sadece O’na döndürüleceksiniz (O Âhir'dir)." (Kasas Suresi, 88. Ayet)
71. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # وَاَنْتَ الْاٰخِرُ فَلَيْسَ بَعْدَكَ شَيْءٌ
Meali: "Allah'ım! Sen Âhir'sin; Senden sonra hiçbir şey yoktur." (Müslim, Zikir 61) Sıhhat: Sahih.
2. # مَنْ كَانَ آخِرُ كَلَامِهِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ دَخَلَ الْجَنَّةَ
Meali: "Kimin (bu dünyadaki) son sözü 'Lâ ilâhe illallah' olursa cennete girer." (Ebû Dâvûd, Cenâiz 20) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların dünyaya, mala ve evlada ebedîymiş gibi sarılmaları; asıl sığınılacak ve baki kalacak olanın sadece Allah olduğu gerçeğini hatırlatmak için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْاٰخِرُ ( -
“Âhir): Varlığının sonu olmayan, her şey yok olduktan sonra da varlığı devam eden demektir. Âhir ismini bilen kul, biten şeylere üzülmez; çünkü ebedî olan Allah'ın baki olduğunu bilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Bilâl-i Habeşî (Hz. Hazretleri), vefat döşeğindeyken "Yarın dostlara kavuşacağım" diyerek sevinmiştir. O, dünyanın sonunun (Âhir tecellisiyle) ebedi bir başlangıç olduğunu bilenlerin öncüsüdür.
Kıssadan Hisse: Sonun hayırlı olmasını istiyorsan, sonu olmayan Allah'a bağlan.
72. MADDE: EZ-ZÂHİR (VARLIĞI KESİN DELİLLERLE BİLİNEN)
Ey Allah'ı görmek için gökyüzüne bakıp da yerdeki mucizeleri görmeyen! Her çiçekte O'nun nakışı, her atomda O'nun imzası yok mu? Varlığı her zerrede aşikâr olan, eserleriyle kendisini ispat eden yalnızca ez-Zâhir olan Allah’tır. O'nu görmemek için kör olmak gerekir!
72. AYET-İ KERİMELER
1. # سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪يٓ اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ
Meali: "Varlığımızın delillerini (Zâhir ismimizle) hem ufuklarda hem de kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, O’nun gerçek olduğu onlara iyice belli olsun." (Fussilet Suresi, 53. Ayet)
2. # فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ
Meali: "Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (Zâhir olan tecellisi) oradadır." (Bakara Suresi, 115. Ayet)
72. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # وَاَنْتَ الظَّاهِرُ فَلَيْسَ فَوْقَكَ شَيْءٌ
Meali: "Sen Zâhir'sin; Senin üstünde (Seni örtecek veya Senden daha aşikâr olacak) hiçbir şey yoktur." (Müslim, Zikir 61) Sıhhat: Sahih.
2. # تَفَكَّرُوا فِي خَلْقِ اللّٰهِ وَلَا تَفَكَّرُوا فِي اللّٰهِ
Meali: "Allah'ın yarattıkları (Zâhir eserleri) üzerinde düşünün; fakat Allah'ın zatı (mahiyeti) üzerinde (akıl yetmeyeceği için) düşünmeyin." (Beyhakî, Şuab, I, 136) Sıhhat: Hasen.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin "Allah'ı bize açıkça göster de inanalım" demelerine karşılık; Allah'ın gözle değil, akıl ve kalple kainattaki sayısız delil üzerinden görülebileceğini bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الظَّاهِرُ ( -
“Zâhir): Varlığı her şeyden daha aşikâr olan, eserleriyle tanınan ve her şeyin üstünde olan demektir. Zâhir ismini bilen kul, kainat kitabını bir müfessir gibi okur; her baktığı yerde Rabbini bulur.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ali (Hz. Hazretleri), "Ben görmediğim Allah'a ibadet etmem" buyurmuştur. Bu, Allah'ın gözle görülmesi değil; Zâhir isminin tecellilerinin kalpte yakîne (kesin bilgiye) dönüşmesi demektir.
Kıssadan Hisse: Eserine bakıp sanatçıyı görmeyen, saraya girip sultanı tanımayan gibi cahildir.
73. MADDE: EL-BÂTIN (MAHİYETİ GİZLİ OLAN, HER ŞEYİN İÇ YÜZÜNÜ BİLEN)
Ey sadece dış görünüşe aldanan kul! Sen aynadaki surete bakarsın, O ise kalpteki niyete. Duyu organlarıyla idrak edilemeyen, gizli olan her şeye nüfuz eden ve her varlığın ruhuna şah damarından yakın olan yalnızca el-Bâtın olan Allah’tır. O'ndan saklanacak hiçbir yer yoktur!
73. AYET-İ KERİMELER
1. # وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةًۜ
Meali: "O, açık (Zâhir) ve gizli (Bâtın) olarak nimetlerini size bol bol vermiştir." (Lokmân Suresi, 20. Ayet)
2. # يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ
Meali: "O, sizin gizlinizi (Bâtın) de açığınızı da bilir; ne kazanacağınızı da bilir." (En’âm Suresi, 3. Ayet)
73. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # وَاَنْتَ الْبَاطِنُ فَلَيْسَ دُونَكَ شَيْءٌ
Meali: "Allah'ım! Sen Bâtın'sın; Senden öte (Sana gizli kalacak veya Senden daha yakın) hiçbir şey yoktur." (Müslim, Zikir 61) Sıhhat: Sahih.
2. # إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ... وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ
Meali: "Şüphesiz Allah sizin suretlerinize bakmaz; lakin (Bâtın ismiyle) kalplerinize bakar." (Müslim, Birr 33) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Münafıkların dışarıdan Müslüman görünüp içlerinde küfür saklamaları üzerine; Allah'ın kalplerin en derinindeki sırları (Bâtın) bildiğini ve kimsenin O'nu kandıramayacağını ihtar etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْبَاطِنُ ( -
“Bâtın): Mahiyeti akılla tam kavranamayan, her şeyin iç yüzünden haberdar olan ve gizli nimetlerin sahibi demektir. Bâtın ismini bilen kul, yalnız kaldığında da edebi bırakmaz; çünkü Rabbinin kendisine şah damarından yakın olduğunu bilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ömer (Hz. Hazretleri), gece vakti halkın durumunu denetlerken bir evden gelen konuşmaları duymuştu. Süte su katmasını isteyen annesine; "Halife görmese de el-Bâtın olan Allah görüyor" diyen kızı duyunca, o dürüstlüğe hayran kalmıştır. İşte Bâtın ismine iman budur.
Kıssadan Hisse: Dışını halk için süslediğin kadar, içini de Hak (el-Bâtın) için süsle.
74. MADDE: EL-VÂLÎ (KAİNATI YÖNETEN, TEK YETKİLİ)
Ey dünyadaki sahte otoritelerden korkan kul! Bir yaprağın düşmesinden bir gezegenin yörüngesine kadar her şeyi bizzat idare eden kimdir? Mahlukatın işlerini çekip çeviren, mutlak tasarruf sahibi ve her şeye hükmeden yalnızca el-Vâlî olan Allah’tır. O'nun izni olmadan kimse bir adım atamaz!
74. AYET-İ KERİMELER
1. # لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِۜ
Meali: "İnsan için önünden ve arkasından takip eden (melekler) vardır; onu Allah’ın emriyle (Vâlî isminin takdiriyle) korurlar." (Ra’d Suresi, 11. Ayet)
2. # وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَالٍ
Meali: "Onlar için Allah’tan başka hiçbir koruyucu ve yönetici (Vâlî) yoktur." (Ra’d Suresi, 11. Ayet)
74. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللَّهُمَّ مَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئًا فَشَقَّ عَلَيْهِمْ فَاشْقُقْ عَلَيْهِ
Meali: "Allah'ım! Ümmetimin işlerinden birini üstlenip (Vâlî olup) onlara zorluk çıkarana Sen de zorluk çıkar." (Müslim, İmâre 19) Sıhhat: Sahih.
2. # إِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِأَمِيرٍ خَيْرًا جَعَلَ لَهُ وَزِيرَ صِدْقٍ
Meali: "Allah bir yöneticiye (Vâlî tecellisiyle) hayır murad ederse, ona dürüst bir yardımcı nasip eder." (Ebû Dâvûd, İmâre 4) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların idarecileri ilahlaştırması veya onlardan Allah'tan korkar gibi korkmaları üzerine; mutlak ve gerçek yöneticinin (Vâlî) sadece Allah olduğunu, diğerlerinin geçici birer memur olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْوَال۪ي ( -
“Vâlî): Mülkün tek hakimi, kainatın mutlak yöneticisi ve koruyucusu demektir. Vâlî ismini idrak eden mümin, hiçbir beşerî güç önünde eğilmez; bilir ki her hüküm asıl yöneticiden çıkar.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Bekir (Hz. Hazretleri), halife seçildiğinde; "Ben Allah'a ve Resulü'ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin" demiştir. O, asıl Vâlî'nin Allah olduğunu ve kendisinin sadece bir emanetçi olduğunu en güzel şekilde ifade etmiştir.
Kıssadan Hisse: Kainatın Vâlî'si ile aran iyiyse, hiçbir sahte otorite sana zarar veremez.
75. MADDE: EL-MÜTEÂLÎ (IZZET VE ŞEREFTE EN YÜCE)
Ey kibriyle dağları devireceğini sanan zavallı! Sen toprak altındakilere bak da haddini bil. Akla gelebilecek her türlü eksiklikten münezzeh, şanı ve yüceliği her şeyin üstünde olan, mahlukatın sıfatlarından fersah fersah yüce olan yalnızca el-Müteâlî olan Allah’tır. O, en yücedir!
75. AYET-İ KERİMELER
1. # عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ
Meali: "O, gaybı da müşahede edileni de bilendir; çok büyüktür (Kebîr), her şeyden yücedir (Müteâlî)." (Ra’d Suresi, 9. Ayet)
2. # تَعَالٰى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًاۙ
Meali: "Rabbimizin şanı çok yücedir (Müteâlî); O, ne bir eş edinmiştir ne de bir çocuk." (Cin Suresi, 3. Ayet)
75. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلَى
Meali: "En yüce (Müteâlî) olan Rabbimi tesbih ederim." (Müslim, Müsâfirîn 203) Sıhhat: Sahih.
2. # تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يَقُولُ الظَّالِمُونَ
Meali: "Allah, zalimlerin söylediklerinden (Müteâlî ismiyle) çok yüce ve münezzehtir." (Beyhakî) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin ve ehli kitabın Allah'a "evlat edinmek, yorulmak, unutmak" gibi beşerî noksanlıklar isnat etmelerine karşılık; Allah'ın bu tür noksanlıklardan mutlak surette yüce (Müteâlî) olduğunu beyan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُتَعَال۪ي ( -
“Müteâlî): Yüceliği tasavvur edilemeyen, her türlü noksanlıktan arınmış ve hükmünde eşsiz olan demektir. Müteâlî ismini bilen kul, Allah'ın azameti karşısında kendi hiçliğini anlar ve tevazu sahibi olur.”
Sahabe Kıssası: Hz. Câbir b. Abdullah (Hz. Hazretleri), Uhud Savaşı'ndan sonra babasının borçları için ağlarken; Efendimiz (S.a.v) ona babasının el-Müteâlî olan Allah'ın huzurunda nasıl bir izzetle karşılandığını anlatarak onu teselli etmiştir. Allah, rızası için yaşayanı en yüce makama çıkarır.
Kıssadan Hisse: Kendini büyük gören küçülür; Müteâlî olan Allah'ın huzurunda küçülen ise yücelir.
76. MADDE: EL-BERR (İYİLİĞİ ÇOK, İHSANI BOL)
Ey rızkını yiyip de şükrünü unutan insanoğlu! Senin nankörlüğüne rağmen her sabah güneşi üzerine doğduran, her nefeste sana hayat bahşeden kimdir? Kullarına karşı çok şefkatli olan, vaadini yerine getiren ve iyiliği sonsuz olan yalnızca el-Berr olan Allah’tır. O, karşılıksız verendir!
76. AYET-İ KERİMELER
1. # اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّح۪يمُ
Meali: "Gerçekten biz bundan önce O’na dua ederdik. Şüphesiz O, iyiliği bol olandır (Berr), çok merhametlidir (Rahîm)." (Tûr Suresi, 28. Ayet)
2. # لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ
Meali: "Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe (Berr isminin tecellisi olan birr makamına) eremezsiniz." (Âl-i İmrân Suresi, 92. Ayet)
76. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَلْبِرُّ حُسْنُ الْخُلُقِ
Meali: "İyilik (Birr), güzel ahlaktan ibarettir." (Müslim, Birr 14) Sıhhat: Sahih.
2. # عَلَيْكُمْ بِالصِّدْقِ فَاِنَّ الصِّدْقَ يَهْد۪ي اِلَى الْبِرِّ
Meali: "Doğruluktan ayrılmayın; çünkü doğruluk iyiliğe (Berr ismine ulaştıran birr'e) götürür." (Buhârî, Edeb 69) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Cahiliye döneminde insanların "iyilik" kavramını sadece şekli ibadetlere veya kabile asabiyetine indirgemeleri üzerine; gerçek iyiliğin kaynağının Allah olduğunu ve O'nun rızasına uygun her hareketin bir "birr" (iyilik) olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْبَرُّ ( -
“Berr): Kullarına karşı çok lütufkar olan, onların iyiliğini isteyen ve ihsanı kuşatıcı olan demektir. Berr ismini bilen kul, insanlara karşı "berr" (iyiliksever) olur; bilir ki Allah iyilik yapanları sever.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Talha (Hz. Hazretleri), "Sevdiğinizden harcamadıkça iyiliğe eremezsiniz" ayeti inince, en sevdiği bahçesi olan Beyruha'yı Allah rızası için bağışlamıştır. O, Berr olan Allah'ın sevgisini dünya malına tercih etmiştir.
Kıssadan Hisse: Allah’tan iyilik bekleyen, O’nun kullarına iyilik yapmalıdır.
77. MADDE: ET-TEVVÂB (TÖVBELERİ ÇOKÇA KABUL EDEN)
Ey günahının ağırlığı altında ezilip "bitti" diyen kul! Kapıları yüzüne kapanmış mı sanıyorsun? Kulunun pişmanlıkla attığı tek bir adımı, okyanuslar dolusu günahı silmeye yeten, tövbeleri reddetmeyen ve her seferinde yeni bir sayfa açan yalnızca et-Tevvâb olan Allah’tır. O'nun rahmetinden ümit kesilmez!
77. AYET-İ KERİMELER
1. # اَلَمْ يَعْلَمُوٓا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪
Meali: "Onlar, Allah’ın kullarının tövbesini kabul edeceğini (Tevvâb) bilmediler mi?" (Tevbe Suresi, 104. Ayet)
2. # فَتَابَ عَلَيْهِۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Meali: " Bunun üzerine Allah da onun tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çokça kabul edendir (Tevvâb), çok merhametlidir." (Bakara Suresi, 37. Ayet)
77. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اِنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ يَدَهُ بِاللَّيْلِ لِيَتُوبَ مُس۪يءُ النَّهَارِ
Meali: "Şüphesiz Allah, gündüz günah işleyenin tövbe etmesi için geceleyin (rahmet) elini uzatır (O Tevvâb'dır)." (Müslim, Tevbe 31) Sıhhat: Sahih.
2. # اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ
Meali: "Günahından tövbe eden (Tevvâb ismine sığınan), hiç günah işlememiş gibidir." (İbn Mâce, Zühd 30) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Günahkâr kimselerin "Artık Allah bizi affetmez" diyerek yeise düşmeleri ve eski batıl hayatlarına dönmek istemeleri üzerine; Allah'ın kapısının her zaman açık olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
التَّوَّابُ ( -
“Tevvâb): Tövbeleri kabul edip günahları bağışlayan, kulu tekrar rahmetine yaklaştıran demektir. Tevvâb ismini bilen kul, günahında ısrar etmez; hemen Rabbinin affına koşar.”
Sahabe Kıssası: Hz. Vahşi (Hz. Hazretleri), Hz. Hamza'yı şehit ettikten sonra büyük bir pişmanlık yaşamıştı. Efendimiz (S.a.v) aracılığıyla gelen "Allah bütün günahları bağışlar" müjdesiyle tövbe etmiş ve Tevvâb olan Allah onu bağışlamıştır.
Kıssadan Hisse: Sen tövbeyi geciktirme ki, ölüm seni tövbesiz yakalamasın.
78. MADDE: EL-MÜNTAKİM (ZALİMLERDEN İNTİKAM ALAN)
Ey haksızlığa uğrayıp da "adalet nerede?" diyen mahzun gönül! Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmaz. Suçluları hak ettikleri cezaya çarptıran, mazlumun ahını yerde bırakmayan ve zalimlerin kibir kulelerini başlarına yıkan yalnızca el-Müntakim olan Allah’tır. O'nun adaleti gecikir ama asla ihmal edilmez!
78. AYET-İ KERİMELER
1. # فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ
Meali: "Biz de onlardan intikam aldık (Müntakim). Yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bak!" (Zuhruf Suresi, 25. Ayet)
2. # اِنَّا مِنَ الْمُجْرِم۪ينَ مُنْتَقِمُونَ
Meali: "Şüphesiz biz suçlulardan intikam alacağız (Müntakim)." (Secde Suresi, 22. Ayet)
78. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اتَّقِ دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ فَإِنَّهُ لَيْسَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ اللّٰهِ حِجَابٌ
Meali: "Mazlumun bedduasından sakın! Çünkü onunla Allah (Müntakim) arasında hiçbir perde yoktur." (Buhârî, Zekât 1) Sıhhat: Sahih.
2. # اِنَّ اللّٰهَ يَنْتَقِمُ لِلْعَبْدِ
Meali: "Şüphesiz Allah (Müntakim ismiyle), haksızlığa uğrayan kulunun hakkını alır." (Beyhakî) Sıhhat: Hasen.
Nüzul Sebebi: Zalimlerin, zayıfları ezerken Allah'ın azabından kendilerini güvende hissetmeleri ve "Bize kimse bir şey yapamaz" demeleri üzerine; ilahi adaletin mutlak pençesini hatırlatmak için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُنْتَقِمُ ( -
“Müntakim): Suçluları, adaletinin bir gereği olarak cezalandıran demektir. Müntakim ismini bilen kul, kendi başına intikam peşinde koşmaz; işini "Hasbünallâh" diyerek Mutlak Adalet'e havale eder.”
Sahabe Kıssası: Hz. Sümeyye (Hz. Hazretleri), Ebû Cehil tarafından şehit edildiğinde İslam'ın ilk şehidi olmuştu. Allah (el-Müntakim), Ebû Cehil'i Bedir'de en rezil şekilde helak ederek o temiz kanın intikamını almıştır.
Kıssadan Hisse: Mazlumun ahı indirir şahı; çünkü şahların üstünde Allah vardır
79. MADDE: EL-AFÜVV (GÜNAHLARI SİLEN, ÇOK AFFEDİCİ)
Ey işlediği hatanın utancıyla başı önde gezen kul! Allah sadece bağışlamakla kalmaz, affettiği günahın izini bile siler. Cezalandırmaya gücü yettiği halde kulunun ayıbını örten ve onu hiç işlenmemiş gibi temizleyen yalnızca el-Afüvv olan Allah’tır. O'nun affı sonsuzdur!
79. AYET-İ KERİMELER
1. # اِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ
Meali: "Şüphesiz Allah çok affedicidir (Afüvv), çok bağışlayıcıdır (Gafûr)." (Hac Suresi, 60. Ayet)
2. # اِنْ تُبْدُوا خَيْراً اَوْ تُخْفُوهُ اَوْ تَعْفُوا عَنْ سُوٓءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُوّاً قَد۪يراً
Meali: "Bir hayrı açıklar yahut gizlerseniz veya bir kötülüğü affederseniz (bilin ki), Allah da çok affedicidir (Afüvv), her şeye gücü yetendir (Kadîr)." (Nisâ Suresi, 149. Ayet)
79. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللّٰهُمَّ اِنَّكَ عَفُوٌّ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنّ۪ي
Meali: "Allah'ım! Sen affedicisin (Afüvv), affetmeyi seversin; beni de affet." (Tirmizî, Daavât 84) Sıhhat: Sahih.
2. # وَمَا زَادَ اللّٰهُ عَبْداً بِعَفْوٍ اِلَّا عِزّاً
Meali: "Allah, affeden (Afüvv ismini ahlak edinen) bir kulun ancak izzetini artırır." (Müslim, Birr 69) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Ashabın, cahiliye dönemindeki bazı ağır hatalarından dolayı kalplerinde hissettikleri derin pişmanlık ve "Acaba bu lekeler tamamen silinir mi?" endişesi üzerine; Allah'ın sadece örtmekle kalmayıp kökten temizlediğini bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْعَفُوُّ ( -
“Afüvv): Günahları silen, cezadan vazgeçen ve kulu tertemiz kılan demektir. Afüvv ismini bilen kul, insanlara karşı kin tutmaz; Rabbinin affını umarak o da affedici olur.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Bekir (Hz. Hazretleri), kızı Hz. Âişe'ye iftira atanlardan birine yaptığı yardımı kesmişti. "Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?" ayeti inince; "Elbette Rabbimin beni affetmesini isterim" diyerek yardıma devam etti. Afüvv ismini böyle yaşadı.
Kıssadan Hisse: Affedilmeyi bekleyen, affetmeyi öğrenmelidir.
80. MADDE: ER-RAÛF (ÇOK ŞEFKATLİ, MERHAMETİ KUŞATICI)
Ey derdine derman arayan mahzun gönül! Allah'ın sana olan merhameti, bir annenin evladına olan şefkatinden fersah fersah fazladır. Kullarının zorluğa düşmesini istemeyen, onlara takatinden fazlasını yüklemeyen ve her an şefkatiyle sarmalayan yalnızca er-Raûf olan Allah’tır. O, çok esirgeyendir!
80. AYET-İ KERİMELER
1. # وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
Meali: "Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatlidir (Raûf), çok merhametlidir (Rahîm)." (Hadîd Suresi, 9. Ayet)
2. # وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ
Meali: "Allah, sizi kendisinden sakındırır. Allah, kullarına karşı çok şefkatlidir (Raûf)." (Âl-i İmrân Suresi, 30. Ayet)
80. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ي اَسْئَلُكَ الرَّأْفَةَ وَالرَّحْمَةَ
Meali: "Allah'ım! Senden şefkat (Raûf isminin tecellisini) ve merhamet dilerim." (Taberânî) Sıhhat: Hasen.
2. # لَلّٰهُ اَرْحَمُ بِعِبَادِه۪ مِنْ هٰذِهِ بِوَلَدِهَا
Meali: "Hiç şüphesiz Allah, kullarına (Raûf isminin gereği), bu kadının çocuğuna olan şefkatinden daha şefkatlidir." (Buhârî, Edeb 18) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müminlerin çektikleri sıkıntılar karşısında bir teselli ve Allah'ın emirlerinin aslında insanın iyiliği için olduğunu, O'nun asla kullarına eziyet etmeyi murad etmediğini beyan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الرَّؤُوفُ ( -
“Raûf): Şefkatin zirvesi, acıma duygusunun en ince ve en kuşatıcı hali demektir. Raûf ismini bilen mümin, kainata şefkat nazarıyla bakar; bir karıncayı bile incitmekten haya eder.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Mes’ud (Hz. Hazretleri) kölesini döverken Efendimiz (S.a.v) geldi ve; "Allah'ın sana gücü, senin bu köleye gücünden daha fazladır" buyurdu. Ebû Mes'ud hemen köleyi azat etti. Raûf olan Allah'ın şefkatini böyle idrak etti.
Kıssadan Hisse: Allah'ın şefkatini kazanmak, O'nun mahlukatına şefkat göstermekten geçer.
81. MADDE: MÂLİKÜ’L-MÜLK (MÜLKÜN EBEDÎ VE TEK SAHİBİ)
Ey "benimdir" diyerek dünyaya sarılan gafil! Elindeki makam, cebindeki para, üstündeki can emanettir. Mülkü dilediğine veren, dilediğinden alan, her şeyin mutlak hakimi ve tek sahibi yalnızca Mâlikü’l-Mülk olan Allah’tır. O'ndan başka malik yoktur!
81. AYET-İ KERİMELER
1. # قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَآءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَآءُ
Meali: "De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah'ım (Mâlikü’l-Mülk)! Mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden çekip alırsın." (Âl-i İmrân Suresi, 26. Ayet)
2. # لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا ف۪يهِنَّۜ
Meali: "Göklerin, yerin ve içindekilerin mülkü (hâkimiyeti) sadece Allah’ındır." (Mâide Suresi, 120. Ayet)
81. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَخْنَعُ اسْمٍ عِنْدَ اللّٰهِ رَجُلٌ تَسَمّٰى مَلِكَ الْاَمْلَاكِ
Meali: "Kıyamet günü Allah katında en nefret edilen isim, 'Mülklerin sahibi' (Mâlikü’l-Mülk) manasına gelen 'Melikü’l-Emlâk' adını alan kimsedir." (Buhârî, Edeb 114) Sıhhat: Sahih.
2. # يَقْبِضُ اللّٰهُ الْاَرْضَ... ثُمَّ يَقُولُ: اَنَا الْمَلِكُ اَيْنَ مُلُوكُ الْاَرْضِ
Meali: "Allah yeryüzünü avucuna alır ve şöyle buyurur: 'Melik (Mâlikü’l-Mülk) Benim! Nerede yeryüzünün (geçici) hükümdarları?'" (Buhârî, Tevhîd 6) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Mekke'li müşriklerin ve kralların, kendi küçük iktidarlarını ebedî sanıp Allah'ın dinine meydan okumaları üzerine; mülkün gerçek sahibinin kim olduğunu ve bu mülkte kimin hükmünün geçeceğini ilan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
مَالِكُ الْمُلْكِ (
“Mâlikü’l-Mülk): Bütün varlık aleminin tek yöneticisi, sahibi ve mutlak tasarrufçusu demektir. Bu ismi bilen kul, dünya malı için hırs yapmaz; "Veren de Allah, alan da Allah" diyerek tam teslimiyet gösterir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû’d-Derdâ (Hz. Hazretleri), Şam valisi olduğu halde evinde bir hasır ve bir su kabından başka bir şey bulundurmazdı. "Biz mülkün sahibi değil, bekçisiyiz" diyerek Mâlikü’l-Mülk olan Allah'a karşı vazifesini bilirdi.
Kıssadan Hisse: Emanet mülkle gururlanma, sonunda sahibi geri alacaktır.
82. MADDE: ZÜ'L-CELÂLİ VE'L-İKRÂM (HEM AZAMET HEM DE KEREM SAHİBİ)
Ey büyüklük taslayanlara boyun eğen veya cömertliği sadece kullardan bekleyen! Korkulmaya ve saygı duyulmaya layık tek azamet sahibi olduğu gibi, sonsuz ikramın da tek membaı yalnızca Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm olan Allah’tır. O, celaliyle titretir, ikramıyla ihya eder!
82. AYET-İ KERİMELER
1. # تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ
Meali: "Azamet ve ikram sahibi (Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm) Rabbinin adı ne yücedir!" (Rahmân Suresi, 78. Ayet)
2. # وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ
Meali: "Ancak azamet ve ikram sahibi (Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm) Rabbinin zatı baki kalacaktır." (Rahmân Suresi, 27. Ayet)
82. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # أَلِظُّوا بِـيَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Meali: "'Yâ Ze'l-Celâli ve'l-İkrâm' (demeyi) ihmal etmeyin, buna sıkı sarılın." (Tirmizî, Daavât 92) Sıhhat: Sahih.
2. # اللَّهُمَّ أَنْتَ السَّلَامُ... تَبَارَكْتَ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Meali: "Allah'ım Sen Selâm'sın Ey Celâl ve İkrâm sahibi! Sen ne yücesin." (Müslim, Mesâcid 135) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların Allah’ın sadece cezalandırıcı (Celâl) veya sadece mükafatlandırıcı (İkrâm) olduğunu düşünerek dengelerini yitirmeleri üzerine; her iki sıfatın da kemal mertebesinde Allah'ta toplandığını bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ:
“İnsanları heybetiyle kendine boyun eğdiren ve lütfuyla onlara şeref veren demektir. "Esma-i Hüsna hayatta bir tecellidir." Bu ismi bilen kul, havf (korku) ve recâ (ümit) arasında bir denge kurar.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ömer (Hz. Hazretleri), adaleti ve heybetiyle (Celâl tecellisi) zalimlere korku salarken, yetimlere ve dullara karşı son derece şefkatli ve cömert (İkrâm tecellisi) davranırdı. O, Rabbinin bu ismini hayatına nakşetmişti.
Kıssadan Hisse: Celâlinden korkup kaçacağın değil, yine O'nun ikramına sığınacağın bir Rabbin var.
83. MADDE: EL-MUKSİT (ADALETLE HÜKMEDEN, MAZLUMUN HAKKINI ALAN)
Ey haksızlığa uğradığını düşünüp feryat eden! İlahi terazi hiçbir zaman şaşmaz. Kimsenin hakkını kimsede bırakmayan, mazlumun hakkını zalimden alarak adaleti tam manasıyla tecelli ettiren yalnızca el-Muksit olan Allah’tır. O'nun huzurunda hiçbir dava sonuçsuz kalmaz!
83. AYET-İ KERİMELER
1. # وَاَقْسِطُواۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ
Meali: "Adaletle davranın (Muksit olun). Şüphesiz Allah, adaletli davrananları sever." (Hucurât Suresi, 9. Ayet)
2. # شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَآئِماً بِالْقِسْطِۜ
Meali: "Allah, adaleti ayakta tutarak (Kâimen bi'l-kıst), kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti." (Âl-i İmrân Suresi, 18. Ayet)
83. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # إِنَّ الْمُقْسِطِينَ عِنْدَ اللَّهِ عَلَى مَنَابِرَ مِنْ نُورٍ
Meali: "Adaletle hükmedenler (Muksitler), Allah katında nurdan minberler üzerindedirler." (Müslim, İmâre 18) Sıhhat: Sahih.
2. # اللَّهُمَّ اجْعَلْنِي مِنَ الْمُقْسِطِينَ
Meali: "Allah'ım! Beni adaletli olanlardan (el-Muksit isminin ahlakıyla donananlardan) eyle." (Taberânî) Sıhhat: Hasen.
Nüzul Sebebi: İnsanların kendi yakınları veya çıkarları söz konusu olduğunda adaletten sapmaları üzerine; mutlak adaletin ölçüsünü koymak ve her hak sahibine hakkını teslim etmenin farziyetini bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُقْسِطُ ( -
“Muksit): Hükmünde ve işlerinde hiçbir haksızlık yapmayan, mazlumları himaye eden demektir. Muksit ismini bilen kul, kendi aleyhine de olsa doğruluktan ayrılmaz; çünkü "Hesap var!" gerçeğini kalbine mühürlemiştir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ali (Hz. Hazretleri), bir yahudi ile mahkemelik olduğunda Kadı Şureyh'in huzuruna çıkmış ve halife olmasına rağmen özel bir muamele beklememiştir. Yahudi, bu eşsiz adalet (Muksit tecellisi) karşısında müslüman olmuştur.
Kıssadan Hisse: Kendi hakkını ararken başkasının hakkını çiğneyen, Muksit olan Allah'ın huzurunda mahcup olur.
84. MADDE: EL-CÂMİ’ (DİLEDİĞİNİ DİLEDİĞİ ZAMAN BİR ARAYA GETİREN)
Ey ayrılıktan şikayet eden veya mahşerde nasıl toplanacağız diye şüphe eden! Dağılmış parçaları birleştiren, zıtları birbirine uyduran ve kıyamet günü tüm mahlukatı bir meydanda toplayacak olan yalnızca el-Câmi’ olan Allah’tır. O'ndan hiçbir zerre kaçamaz!
84. AYET-İ KERİMELER
1. # رَبَّنَآ اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ
Meali: "Rabbimiz! Şüphesiz Sen, hakkında hiçbir şüphe olmayan bir günde insanları toplayacak olansın (Câmi’)." (Âl-i İmrân Suresi, 9. Ayet)
2. # اِنَّ اللّٰهَ جَامِعُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْكَافِر۪ينَ ف۪ي جَهَنَّمَ جَم۪يعاًۙ
Meali: "Şüphesiz Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir (Câmi’)." (Nisâ Suresi, 140. Ayet)
84. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللَّهُمَّ اجْمَعْ بَيْنَ قُلُوبِنَا
Meali: "Allah'ım! Kalplerimizi (Câmi’ isminin rahmetiyle) birbirine ısındır ve bizi birleştir." (Ebû Dâvûd, Salât 178) Sıhhat: Sahih.
2. # يُحْشَرُ النَّاسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حُفَاةً عُرَاةً غُرْلًا
Meali: "İnsanlar kıyamet günü (Câmi’ tecellisiyle) yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak bir araya getirileceklerdir." (Buhârî, Rikâk 45) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Kafirlerin "Çürüyüp toprak olmuş kemikler nasıl bir araya gelir?" diyerek dirilişi inkar etmeleri üzerine; Allah'ın dağılmış her şeyi birleştirme gücünü (Câmi’ ismini) beyan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْجَامِعُ ( -
“Câmi’): Varlıkları bir araya getiren, kıyamette herkesi toplayan ve kalpleri telif eden demektir. Câmi’ ismini bilen kul, müslümanların birliği için çalışır ve her parçanın sonunda aslına döneceğini idrak eder.”
Sahabe Kıssası: Hz. Selmân-ı Fârisî (Hz. Hazretleri), İran'dan; Hz. Suheyb (Hz. Hazretleri), Roma'dan; Hz. Bilâl (Hz. Hazretleri), Habeşistan'dan gelmişti. El-Câmi’ olan Allah, onları Medine'de iman potasında bir araya getirip kardeş kılmıştır.
Kıssadan Hisse: Allah kalbini hayırda toplasın; dağılanı O toplar, bozulanı O düzeltir.
85. MADDE: EL-ĞANİYY (HİÇBİR ŞEYE MUHTAÇ OLMAYAN MUTLAK ZENGİN)
Ey elindeki üç beş kuruşla övünen veya rızık endişesiyle uykuları kaçan gafil! Bütün kainat bir araya gelse O’nun zenginliğinden bir damla eksiltemez. Her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç olmayan yalnızca el-Ğaniyy olan Allah’tır. O, hazinesi tükenmeyendir!
85. AYET-İ KERİMELER
1. # وَرَبُّكَ الْغَنِيُّ ذُو الرَّحْمَةِۜ
Meali: "Rabbin, hiçbir şeye muhtaç değildir (Ğaniyy), rahmet sahibidir." (En’âm Suresi, 133. Ayet)
2. # يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَآءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ
Meali: "Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise (Ğaniyy tecellisiyle) mutlak zengin olandır, övgüye layık olandır." (Fâtır Suresi, 15. Ayet)
85. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # لَيْسَ الْغِنَى عَنْ كَثْرَةِ الْعَرَضِ وَلَكِنَّ الْغِنَى غِنَى النَّفْسِ
Meali: "Zenginlik mal çokluğuyla değildir; asıl zenginlik (Ğaniyy olan Allah'a dayanarak) gönül zenginliğidir." (Buhârî, Rikâk 15) Sıhhat: Sahih.
2. # يَدُ اللَّهِ مَلْأَى لَا تَغِيضُهَا نَفَقَةٌ سَحَّاءُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ
Meali: "Allah'ın eli (hazinesi) dopdoludur; gece gündüz yaptığı harcamalar O'nun zenginliğinden (Ğaniyy) hiçbir şey eksiltmez." (Buhârî, Tevhîd 19) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların Allah'a verdikleri borç (karz-ı hasen) veya yaptıkları ibadetlerle Allah'a bir fayda sağladıklarını sanmaları üzerine; Allah'ın tüm bunlardan münezzeh ve mutlak zengin olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْغَنِيُّ ( -
“Ğaniyy): Zatında ve sıfatlarında hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, aksine her şeyin kendisine muhtaç olduğu zenginlik sahibi demektir. Ğaniyy ismini bilen kul, insanlara el açmaz; "Rabbim bana yeter" diyerek izzetini korur.”
Sahabe Kıssası: Hz. Abdurrahman b. Avf (Hz. Hazretleri), Medine'ye hicret ettiğinde beş kuruşu yoktu. Ama Ğaniyy olan Allah'a öyle güvenmişti ki, pazarın yolunu sordu ve kısa sürede Medine'nin en zengini oldu. O, zenginliği Allah'tan bilirdi.
Kıssadan Hisse: Allah'ı bulan, her şeyin sahibini bulmuştur; O'nu kaybeden neyi kazansa fakirdir.
86. MADDE: EL-MUĞNÎ (DİLEDİĞİNİ ZENGİN EDEN, İHTİYAÇ GİDEREN)
Ey fakirlikten korkan veya rızkı sadece çalışmaya bağlayan! Kapıları açan da, hazineleri saçan da O’dur. İstediği kulu maddi ve manevi zenginliğe ulaştıran, kalpleri kanaatle doyuran yalnızca el-Muğnî olan Allah’tır. O vermedikçe kimse zengin olamaz!
86. AYET-İ KERİMELER
1. # وَاَنَّهُ هُوَ اَغْنٰى وَاَقْنٰىۙ
Meali: "Şüphesiz zengin eden de (Muğnî), sermaye verip memnun eden de O'dur." (Necm Suresi, 48. Ayet)
2. # وَوَجَدَكَ عَائِلاً فَاَغْنٰىۜ
Meali: "Seni bir yoksul iken bulup (Muğnî ismimizle) zengin etmedi mi?" (Duhâ Suresi, 8. Ayet)
86. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللَّهُمَّ اكْفِنِي بِحَلَالِكَ عَنْ حَرَامِكَ وَأَغْنِنِي بِفَضْلِكَ عَمَّنْ سِوَاكَ
Meali: "Allah'ım! Helalinle beni haramından koru ve lütfunla (Muğnî isminle) beni Senden başkasına muhtaç etme." (Tirmizî, Daavât 111) Sıhhat: Sahih.
2. # مَنْ يَسْتَعْفِفْ يُعِفَّهُ اللَّهُ وَمَنْ يَسْتَغْنِ يُغْنِهِ اللَّهُ
Meali: "Kim iffetli davranırsa Allah onu iffetli kılar. Kim de (Muğnî ismine sığınarak) zenginlik isterse Allah onu zengin eder." (Buhârî, Zekât 18) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin "Müslüman olursak ticaretimiz bozulur, fakir kalırız" endişelerine karşılık; rızkın ve zenginliğin kaynağının sadece Allah olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمُغْن۪ي ( -
“Muğnî): Muhtaçları ihtiyaçtan kurtaran, kullarına servet ve kanaat ihsan eden demektir. Muğnî ismini bilen kul, rızık için harama el uzatmaz; Rezzak olan Rabbine güvenir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Hüreyre (Hz. Hazretleri), bazen açlıktan bayılacak duruma gelirdi. Ancak Allah (el-Muğnî), onu ilimle zenginleştirdi ve daha sonra ona maddi imkanlar da vererek bereketlendirdi. O, ilmin zenginliğini her şeyin üstünde gördü.
Kıssadan Hisse: Allah bir kapıyı kaparsa, bin kapıyı (Muğnî tecellisiyle) açmaya kadirdir.
87. MADDE: EL-MÂNİ’ (DİLEDİĞİ ŞEYE ENGEL OLAN, KORUYAN)
Ey bir işi ters gittiğinde hayıflanan kul! Belki de o kapının kapanması seni bir uçurumdan kurtardı. Zararlı şeylerin önünü kesen, kullarını belalardan koruyan ve hikmeti gereği dilediğini vermeyen yalnızca el-Mâni’ olan Allah’tır. O'nun engellemesi de bir rahmettir!
87. AYET-İ KERİMELER
1. # مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَاۚ وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ
Meali: "Allah, insanlar için ne rahmet açarsa (Muğnî), onu tutacak (engelleyecek) yoktur. Neyi de tutarsa (Mâni’), ondan sonra onu salıverecek yoktur." (Fâtır Suresi, 2. Ayet)
2. # وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ اِلَّا هُوَۜ
Meali: "Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O’ndan (Mâni’ olandan) başka giderecek yoktur." (En’âm Suresi, 17. Ayet)
87. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللّٰهُمَّ لَا مَانِعَ لِمَا اَعْطَيْتَ وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ
Meali: "Allah'ım! Senin verdiğine engel olacak (Mâni’) yoktur, Senin engel olduğuna da verecek yoktur." (Buhârî, Ezân 155) Sıhhat: Sahih.
2. # وَاعْلَمْ أَنَّ الأُمَّةَ لَوْ اجْتَمَعَتْ عَلَى أَنْ يَنْفَعُوكَ بِشَيْءٍ لَمْ يَنْفَعُوكَ إِلَّا بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ
Meali: "Bil ki! Eğer bütün ümmet sana fayda vermek için toplansa, Allah yazmadıkça (Mâni’ oldukça) sana fayda veremezler." (Tirmizî, Kıyâmet 59) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların başlarına gelen musibetleri veya mahrumiyetleri şanssızlığa bağlamaları üzerine; her vermemenin bir hikmeti olduğunu ve Allah'ın koruyucu bir kalkan (Mâni’) olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْمَانِعُ ( -
“Mâni’): Dilemediği şeyin gerçekleşmesine izin vermeyen, dostlarını koruyan ve şerri engelleyen demektir. Mâni’ ismini bilen kul, mahrum kaldığında isyan etmez; "Vardır bir hayır" der.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ümmü Seleme (Hz. Hazretleri), eşi Ebû Seleme vefat ettiğinde çok üzülmüştü. Allah (el-Mâni’), ona daha büyük bir hüzün gelmesini engelledi ve onu Peygamber Efendimiz (S.a.v) ile evlendirerek şereflendirdi. Engellenen bir saadet, daha büyüğüne gebedir.
Kıssadan Hisse: Allah'ın vermemesi, cömertliğinin azlığından değil, hikmetinin çokluğundandır.
88. MADDE: ED-DÂRR (ELEM VE ZARAR VEREN ŞEYLERİ YARATAN)
Ey sahte korkuların esiri olan kul! Zararı da faydayı da yaratan O’dur. İnsana acziyetini hatırlatan, kibri kıran ve imtihan gereği dertleri halk eden yalnızca ed-Dârr olan Allah’tır. O dilemedikçe hiçbir musibet sana ulaşamaz, O dilerse de O'ndan başka kimse seni kurtaramaz!
88. AYET-İ KERİMELER
1. # وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ اِلَّا هُوَۚ
Meali: "Eğer Allah sana bir zarar (Dârr tecellisi) dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur." (Yûnus Suresi, 107. Ayet)
2. # قُلْ اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَنِيَ اللّٰ
“hex”
بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّه۪ٓ
Meali: "De ki: Allah bana bir zarar (Dârr) murad etse, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız O’nun vereceği zararı giderebilir mi?" (Zümer Suresi, 38. Ayet)
88. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # بِاسْمِ اللّٰهِ الَّذ۪ي لَا يَضُرُّ مَعَ اسْمِه۪ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَآءِ
Meali: "İsmiyle beraber hareket edildiğinde, yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar (Dârr) veremeyeceği Allah’ın adıyla." (Ebû Dâvûd, Edeb 101) Sıhhat: Sahih.
2. # وَاعْلَمْ اَنَّ النَّصْرَ مَعَ الصَّبْرِ وَاَنَّ الْفَرَجَ مَعَ الْكَرْبِ
Meali: "Bil ki; zafer sabırla, ferahlık ise (Dârr ismiyle gelen) sıkıntıyla beraberdir." (Tirmizî, Kıyâmet 59) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin putlarının zarar verebileceğine inanmaları veya müminlerin çektikleri sıkıntıları Allah’tan bağımsız görmeleri üzerine; hayır ve şerri yaratanın tek bir otorite olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الضَّارُّ ( -
“Dârr): Elem, keder ve zarar veren şeyleri hikmetle yaratan demektir. Bu isim tek başına zikredilmez; el-Nâfi (fayda veren) ismiyle denge bulur. Dârr ismini bilen kul, dert geldiğinde isyan etmez, o derdi verenin dermanı da elinde tuttuğunu bilir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Eyyüb (Hz. Hazretleri), ağır bir hastalıkla (Dârr tecellisiyle) imtihan edildiğinde, "Rabbim, bana bir dert dokundu; Sen merhametlilerin en merhametlisisin" diyerek teslimiyet göstermiştir. O, zararı verenin de şifayı verenin de aynı el olduğunu biliyordu.
Kıssadan Hisse: Dert, Allah’a yaklaştırıyorsa aslında gizli bir devadır.
89. MADDE: EN-NÂFİ’ (HAYIR VE FAYDA VEREN ŞEYLERİ YARATAN)
Ey menfaati mahlukatta arayan kul! Bütün kainat sana fayda vermek için toplansa, O dilemedikçe bir zerre hayır dokunmaz. İyiliği halk eden, faydalı şeyleri yoluna çıkaran ve gönülleri ferahlatan yalnızca en-Nâfi’ olan Allah’tır. O’nun lütfu her şeyi kuşatmıştır!
89. AYET-İ KERİMELER
1. # وَاِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَآدَّ لِفَضْلِه۪ۜ يُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَآءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ
Meali: "Eğer O sana bir hayır (Nâfi’ tecellisi) murad ederse, O’nun lütfunu geri çevirecek hiçbir güç yoktur." (Yûnus Suresi, 107. Ayet)
2. # يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ نَفْعِه۪ۜ لَبِئْسَ الْمَوْلٰى وَلَبِئْسَ الْعَش۪يرُ
Meali: "O, zararı faydasından (Nâfi’) daha yakın olana yalvarıyor. O ne kötü bir yardımcıdır!" (Hac Suresi, 13. Ayet)
89. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # خَيْرُ النَّاسِ مَنْ يَنْفَعُ النَّاسَ
Meali: "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı (Nâfi’) olandır." (Beyhakî, Şuab 6) Sıhhat: Sahih.
2. # اِحْرِصْ عَلٰى مَا يَنْفَعُكَ وَاسْتَعِنْ بِاللّٰهِ
Meali: "Sana fayda (Nâfi’) verecek şeye hırs göster ve Allah'tan yardım dile." (Müslim, Kader 34) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnsanların menfaatlerini putlarda, şanslarda veya diğer insanlarda aramaları üzerine; gerçek fayda ve hayrın ancak Allah’ın iradesiyle gerçekleşebileceğini ilan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
النَّافِعُ ( -
“Nâfi’): Hayır ve menfaat veren, faydalı olanı yaratan demektir. Nâfi’ ismini bilen mümin, başkasına minnet etmez; bilir ki her nimet O’nun hazinesinden çıkar. Bu isim, kulda iyilik yapma şevkini uyandırır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Zer (Hz. Hazretleri), kimsesiz bir çölde vefat ederken yanındaki eşine, "Allah bize bir hayır (Nâfi’ tecellisi) gönderecektir" demişti. Çok geçmeden bir kervan gelmiş ve onun cenazesini kaldırarak Peygamber müjdesini gerçekleştirmiştir.
Kıssadan Hisse: Faydayı vereni bil ki, fayda verdiğin kişiye başkakınçlığı yapmayasın.
90. MADDE: EN-NÛR (ÂLEMLERİ AYDINLATAN, NURUN KAYNAĞI)
Ey karanlıklarda yolunu bulmaya çalışan kalp! Işık da O’dur, aydınlık da. Gökleri ve yeri nuruyla donatan, akıllara basiret, kalplere iman nuru veren yalnızca en-Nûr olan Allah’tır. O'nun nuru olmasa, hiçbir göz göremez, hiçbir ruh huzur bulamaz!
90. AYET-İ KERİMELER
1. # اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Meali: "Allah, göklerin ve yerin nurudur (Nûr)." (Nûr Suresi, 35. Ayet)
2. # يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَآءُۜ
Meali: "Allah dilediği kimseyi (Nûr ismiyle) kendi nuruna yöneltir." (Nûr Suresi, 35. Ayet)
90. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللّٰهُمَّ اجْعَلْ ف۪ي قَلْب۪ي نُوراً وَف۪ي بَصَر۪ي نُوراً
Meali: "Allah'ım! Kalbime bir nur (Nûr tecellisi), gözüme bir nur ver." (Buhârî, Daavât 9) Sıhhat: Sahih.
2. # نُورٌ اَنّٰى اَرٰاهُ
Meali: "(Rabbini gördün mü sorusuna cevap olarak) O bir nurdur (Nûr), O'nu nasıl görebilirim?" (Müslim, Îmân 291) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: İnkârın ve cehaletin getirdiği karanlıkta boğulan insanlığa; imanın, Kur'an'ın ve Allah'ın zatının mutlak bir aydınlık kaynağı olduğunu müjdelemek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
النُّورُ ( -
“Nûr): Kendisi ayan ve aşikâr olan, başka her şeyi de ortaya çıkaran, hidayet veren demektir. Nûr ismini bilen kul, karanlık işlerden kaçar; hayatını o ilahi aydınlığa göre şekillendirir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Osmân b. Maz'ûn (Hz. Hazretleri) vefat ettiğinde, Efendimiz (S.a.v) onun alnından öpmüş ve gözyaşları damlamıştı. O anın nuraniyeti ashabı kuşatmıştı. Sahabe, Allah'ın nurunun (imanın) bir müminin yüzünde nasıl parladığını onda görmüştü.
Kıssadan Hisse: Karanlıktan şikayet etme, kalbindeki iman mumunu Allah'ın nuruyla yak.
91. MADDE: EL-HÂDÎ (HİDAYET VEREN, DOĞRU YOLA ULAŞTIRAN)
Ey yolunu şaşıran, kararsızlık içinde kıvranan kul! Akıl bir yere kadar rehberlik eder, sonrası karanlıktır. Kullarının kalbine iman nurunu serpen, onlara hak ile batılı ayırt etme basireti veren ve rızasına giden yolu gösteren yalnızca el-Hâdî olan Allah’tır. O rehberlik etmezse, tüm dünya fener olsa karanlıktan çıkamazsın!
91. AYET-İ KERİMELER
1. # وَكَفٰى بِرَبِّكَ هَادِياً وَنَص۪يراً
Meali: "Yol gösterici (Hâdî) ve yardımcı olarak Rabbin yeter." (Furkân Suresi, 31. Ayet)
2. # اِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَآءُۚ
Meali: "Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; fakat Allah (Hâdî ismimizle) dilediğini hidayete erdirir." (Kasas Suresi, 56. Ayet)
91. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللّٰهُمَّ اهْدِن۪ي ف۪يمَنْ هَدَيْتَ
Meali: "Allah'ım! Hidayete erdirdiklerinin arasında beni de (Hâdî isminle) hidayete erdir." (Ebû Dâvûd, Vitir 5) Sıhhat: Sahih.
2. # اِنَّكَ اِنْ تَرَكْتَهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ
Meali: "Şüphesiz Sen (Hâdî isminle rehberlik etmezsen), onları bırakırsan kullarını saptırırlar." (Nûh Suresi üzerinden Peygamber duası, Müslim nakli) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Peygamber Efendimiz (S.a.v)'in, çok sevdiği amcası Ebû Tâlib'in iman etmesini canı gönülden istemesi fakat bunun gerçekleşmemesi üzerine; hidayet yetkisinin sadece Allah'a (el-Hâdî) ait olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْهَادِي ( -
“Hâdî): Doğru yolu gösteren, kullarını hayra ulaştıran demektir. Hâdî ismini bilen mümin, her namazda "İhdinessırâtel müstakîm" (Bizi doğru yola ilet) diyerek bu isme sığınır. Hidayet, Allah'ın en büyük nimetidir.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ömer (Hz. Hazretleri), kılıcını kuşanıp Efendimiz'i (S.a.v) öldürmeye giderken; el-Hâdî olan Allah bir ayetle kalbini evirdi ve onu İslam'ın en büyük kalesine dönüştürdü. Hâdî dilerse, düşman dost olur.
Kıssadan Hisse: Yolun sonunu görmek istiyorsan, yolu yaratana (el-Hâdî) tabi ol.
92. MADDE: EL-BEDÎ’ (EŞSİZ VE ÖRNEKSİZ YARATAN)
Ey sanatı sadece fırçada ve boyada arayan! Bir çiçeğin yaprağındaki nakışa, bir kar tanesinin eşsiz hendesesine bakmaz mısın? Maddesiz, zamansız ve bir örneğe ihtiyaç duymadan, her şeyi hayret verici bir güzellikte yaratan yalnızca el-Bedî’ olan Allah’tır. O'nun sanatında taklit yoktur!
92. AYET-İ KERİMELER
1. # بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Meali: "O, gökleri ve yeri örneksiz (Bedî’) yaratandır." (Bakara Suresi, 117. Ayet)
2. # وَاِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Meali: "O bir işe hükmetti mi (Bedî’ ismiyle), ona sadece 'Ol!' der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi, 117. Ayet)
92. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # يَا بَد۪يعَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ
Meali: "Ey gökleri ve yeri örneksiz yaratan (Bedî’)! Ey Celâl ve İkrâm sahibi!" (Ebû Dâvûd, Vitir 12) Sıhhat: Sahih.
2. # إِنَّ اللَّهَ جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالَ
Meali: "Şüphesiz Allah güzeldir (Bedî’ eserleriyle), güzelliği sever." (Müslim, Îmân 147) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin ve inkârcıların kainatın tesadüfen oluştuğu veya bir maddedin diğerinden evrildiği iddialarına karşı; Allah'ın her şeyi yoktan ve benzersiz bir şekilde (Bedî’) var ettiğini ispat etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْبَدِيعُ ( -
“Bedî’): Sanatında benzeri olmayan, yarattığı her şeyi en mükemmel ve yeni bir tarzda halk eden demektir. Bedî’ ismini bilen kul, kainatı bir sanat galerisi gibi gezer ve her eserin arkasındaki Mutlak Sanatkâr'ı tesbih eder.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Zer (Hz. Hazretleri), bir gün çölde otururken gökyüzünün yıldızlarla bezeli halini seyredip; "Bunu bir örneğe bakmadan yaratan Allah ne yücedir" diyerek tefekküre dalmıştır. O, Bedî’ isminin tecellilerini kainat kitabından okurdu.
Kıssadan Hisse: Kendi yüzündeki parmak izinin bile eşsiz olması, Bedî’ olan Allah'ın sana özel bir imzasındır.
93. MADDE: EL-BÂKÎ (VARLIĞININ SONU OLMAYAN EBEDÎ)
Ey fani olan her şeyi sinesine basıp da hüsrana uğrayan! Sevdiklerin gidecek, gençliğin solacak, dünya yıkılacak. Zamanın ve mekanın ötesinde, her şey yok olduktan sonra baki kalan, değişmeyen ve ezelî-ebedî olan yalnızca el-Bâkî olan Allah’tır. O'ndan başka her şey boştur!
93. AYET-İ KERİMELER
1. # وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ
Meali: "Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki (Bâkî) kalacaktır." (Rahmân Suresi, 27. Ayet)
2. # وَاللّٰهُ خَيْرٌ وَاَبْقٰىۜ
Meali: "Allah, (mükafat bakımından) hem daha hayırlı hem de daha süreklidir (Bâkî)." (Tâhâ Suresi, 73. Ayet)
93. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ... لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ
Meali: "Allah'tan başka ilah yoktur Mülk ve hamd ebedî olan (Bâkî) O'na mahsustur." (Buhârî, Ezân 155) Sıhhat: Sahih.
2. # اَللّٰهُمَّ اَنْتَ الْاَبَدِيُّ الْقَد۪يمُ
Meali: "Allah'ım! Sen ebedîsin (Bâkî), varlığının evveli olmayansın." (Dua kitapları, genel kabul görmüş münacat) Sıhhat: Kabul görmüş metin.
Nüzul Sebebi: İnsanın fıtratındaki "ebediyet" arzusunu yanlış yerlerde (dünya malı ve evlatta) araması üzerine; gerçek ve sönmeyecek tek varlığın (Bâkî) Allah olduğunu hatırlatmak için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْبَاقِي ( -
“Bâkî): Varlığı zamanla sınırlı olmayan, sonu gelmeyen demektir. Bâkî ismini bilen mümin, geçici dünya zevklerine aldanmaz; "Bâkî-i Hakikî" olan Allah'a yönelerek ebedi saadeti hedefler.”
Sahabe Kıssası: Hz. Âişe (Hz. Hazretleri) anlatıyor: "Kurban kestiğimizde bir kürek kemiği hariç hepsini dağıttık. Efendimiz (S.a.v); 'Demek ki o kürek kemiği hariç hepsi bize (ahirete) baki kaldı' buyurdu." O, fani olanın değil, Allah yolunda harcananın baki olduğunu öğretmiştir.
Kıssadan Hisse: Fani olanı bırak ki, Bâkî olan seni bulsun.
94. MADDE: EL-VÂRİS (HER ŞEYİN ASIL SAHİBİ, SONA KALAN)
Ey "mülküm" dediği toprağı bırakıp giden insanoğlu! Sen emanetçisin, gerçek sahip değil. Göklerin ve yerin mülkü el değiştirecek, bütün canlılar veda edecek ve her şey asıl sahibi olan el-Vâris Allah’a dönecektir. O, her şey yok olduktan sonra baki kalacak olandır!
94. AYET-İ KERİMELER
1. # وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْي۪ وَنُم۪يتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ
Meali: "Şüphesiz biz hem diriltiriz hem öldürürüz; (her şey yok olduktan sonra) baki kalacak olan varisler de biziz." (Hicr Suresi, 23. Ayet)
2. # رَبِّ لَا تَذَرْن۪ي فَرْداً وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَۚ
Meali: "Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın (Vâris)." (Enbiyâ Suresi, 89. Ayet)
94. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللّٰهُمَّ مَتِّعْن۪ي بِسَمْع۪ي وَبَصَر۪ي وَاجْعَلْهُمَا الْوَارِثَ مِنّ۪ي
Meali: "Allah'ım! Kulağımı ve gözümü (ölene dek) faydalı kıl ve onları benden sonraya kalan (Vâris) mirasçılar eyle." (Tirmizî, Daavât 101) Sıhhat: Sahih.
2. # يَقُولُ الْعَبْدُ مَال۪ي مَال۪ي وَاِنَّمَا لَهُ مِنْ مَالِه۪ ثَلَاثٌ
Meali: "Kul 'Malım, malım!' der. Halbuki malından ona kalan sadece yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sadaka verip baki (Vâris'e emanet) kıldığıdır." (Müslim, Zühd 3) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Hz. Zekeriya (Hz. Hazretleri)'nin yaşlılığında kendisine bir varis (evlat) istemesi ve mülkün, ilmin, peygamberliğin ancak Allah'ın dilemesiyle devredileceğini ikrar etmesi üzerine; mülkün mutlak ve son sahibini bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْوَارِثُ ( -
“Vâris): Varlıkların yok oluşundan sonra baki kalan, mülkün gerçek sahibi demektir. Vâris ismini bilen kul, dünyayı bir misafirhane gibi görür; elindeki hiçbir şeyi mülkiyetine geçirmez, sadece Allah yolunda bir emanet gibi kullanır.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Bekir (Hz. Hazretleri) vefat ederken, elindeki devlet malından kalanları kendisinden sonraki halifeye (Hz. Ömer'e) teslim etmiş ve "Ben sadece emanetçiydim" demiştir. O, gerçek Vâris'in Allah olduğunu hayatıyla göstermiştir.
Kıssadan Hisse: Mezarlıktaki servetlerin hepsi, asıl sahibi olan Vâris'e geri dönmüştür.
95. MADDE: ER-REŞÎD (DOĞRU YOLU GÖSTEREN, HİKMETLE SEVK EDEN)
Ey planları bozulan, işleri rast gitmeyen mahzun kul! Sen sadece sebep dairesini görürsün, O ise sonucu bilir. Her işi bir gaye ve hikmet üzere yürüten, kullarına en doğruyu ilham eden ve mahlukatı selamet yoluna sevk eden yalnızca er-Reşîd olan Allah’tır. O'nun yönetiminde yanlışlık yoktur!
95. AYET-İ KERİMELER
1. # رَبَّنَآ اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَداً
Meali: "Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve şu işimizde bize bir kurtuluş ve doğruluk (Reşîd isminle bir yol) hazırla." (Kehf Suresi, 10. Ayet)
2. # لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
Meali: "Umulur ki onlar doğru yolu (Reşîd isminin tecellisini) bulurlar." (Bakara Suresi, 186. Ayet)
95. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # اَللّٰهُمَّ اَلْهِمْن۪ي رُشْد۪ي وَاَعِذْن۪ي مِنْ شَرِّ نَفْس۪ي
Meali: "Allah'ım! Bana doğru yolumu (Rüşdümü) ilham et ve beni nefsimin şerrinden koru." (Tirmizî, Daavât 70) Sıhhat: Sahih.
2. # مَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ رَشَدَ
Meali: "Kim Allah'a ve Resulü'ne itaat ederse, muhakkak ki o doğru yolu (Reşîd yolunu) bulmuştur." (Müslim, Cum'a 48) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Ashâb-ı Kehf'in, zalim bir hükümdardan kaçıp mağaraya sığındıklarında, içinde bulundukları durumdan en selametli şekilde çıkabilmek için Allah'tan "rüşd" (doğru yol ve basiret) talep etmeleri üzerine nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الرَّش۪يدُ ( -
“Reşîd): Her işi bir gaye ve hikmete göre yapan, kullarına doğruyu gösteren demektir. Reşîd ismini bilen mümin, fevri hareket etmez; her işinde Allah'ın rızasını ve hikmetini arar, "Rabbim en doğrusunu bilir" der.”
Sahabe Kıssası: Hz. Muâz b. Cebel (Hz. Hazretleri), Yemen'e vali olarak gönderilirken Efendimiz (S.a.v) ona nasıl hükmedeceğini sordu. "Kitap ve sünnette bulamazsam içtihadımla (Reşîd isminin ilhamıyla) karar veririm" dediğinde, Efendimiz buna çok sevinmiştir.
Kıssadan Hisse: Kendi aklına güvenip yola çıkan yolda kalır, Reşîd olan Allah'a sığınan hedefe varır.
96. MADDE: ES-SABÛR (CEZALANDIRMADA ACELE ETMEYEN)
Ey günahkarların mühlet almasına şaşan veya başına gelen dertte sabrı tükenen kul! Allah senin gibi aceleci değildir. Kullarının isyanına rağmen rızkını kesmeyen, onlara tövbe etmeleri için zaman tanıyan ve cezayı tehir eden yalnızca es-Sabûr olan Allah’tır. O'nun sabrı, merhametinin genişliğindendir!
96. AYET-İ KERİMELER
1. # وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّ َ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَآبَّةٍ
Meali: "Eğer Allah, insanları zulümleri sebebiyle (hemen) cezalandırsaydı (Sabûr olmasaydı), yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı." (Nahl Suresi, 61. Ayet)
2. # وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ اِلَّا بِاللّٰهِ
Meali: "Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın yardımıyladır (O es-Sabûr'dur)." (Nahl Suresi, 127. Ayet)
96. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # لَا اَحَدَ اَصْبَرُ عَلٰى اَذًى سَمِعَهُ مِنَ اللّٰهِ
Meali: "İşittiği eziyete (ortak koşulmasına ve inkâra) karşı Allah’tan daha sabırlı (Sabûr) hiç kimse yoktur." (Buhârî, Edeb 71) Sıhhat: Sahih.
2. # اِنَّ اللّٰهَ لَيُمْل۪ي لِلظَّالِمِ حَتّٰى اِذَا اَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ
Meali: "Şüphesiz Allah, (Sabûr ismiyle) zalime mühlet verir. Onu bir yakaladı mı artık bırakmaz." (Buhârî, Tefsîr 11) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin "Eğer doğru söylüyorsan bize azabı hemen getir" diyerek meydan okumaları üzerine; Allah'ın aceleci olmadığını, mühlet vermesinin O'nun Sabûr isminin bir tecellisi olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الصَّبُورُ ( -
“Sabûr): Çok sabırlı olan, asileri hemen cezalandırmayıp onlara fırsat tanıyan demektir. Sabûr ismini bilen kul, ibadetlerde ve musibetlerde sabrı ahlak edinir; aceleci davranıp ilahi takdire isyan etmez.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ammâr b. Yâsir (Hz. Hazretleri) ve ailesi, İslam'ın ilk yıllarında ağır işkenceler görürken Efendimiz (S.a.v); "Sabredin ey Yâsir ailesi, size cennet vaat edilmiştir" buyurmuştur. Onlar, Sabûr olan Allah'ın mükafatını sabırla beklemişlerdir.
Kıssadan Hisse: Allah sabredeni sever, sabırla geleni ise cennetle müjdeler.
97. MADDE: EL-VÂHİD (ZATINDA VE SIFATLARINDA TEK OLAN)
Ey kalbini binbir parçaya bölen, sahte ilahlara bel bağlayan gafil! Varlık aleminin nizamı tek bir elden çıkar. Eşi, benzeri ve ortağı olmayan, bölünmesi imkansız ve her şeyin kendisinde son bulduğu yegâne güç yalnızca el-Vâhid olan Allah’tır. O'ndan başka her şey O'na muhtaçtır!
97. AYET-İ KERİMELER
1. # وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ
Meali: "Sizin ilahınız tek bir ilahtır (Vâhid). O’ndan başka ilah yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir." (Bakara Suresi, 163. Ayet)
2. # يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ
Meali: "Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı ilahlar mı daha hayırlıdır, yoksa mutlak hakimiyet sahibi olan tek Allah mı (Vâhid)?" (Yûsuf Suresi, 39. Ayet)
97. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # إِنَّ اللَّهَ وَاحِدٌ يُحِبُّ الْوَاحِدَ
Meali: "Şüphesiz Allah tektir (Vâhid), tek (samimi) olanı sever." (Müsned-i Ahmed) Sıhhat: Hasen.
2. # أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ
Meali: "Şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur; O tektir (Vâhid), ortağı yoktur." (Müslim, Tahâret 17) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin "Bunca mahlukata tek bir ilah nasıl yeter?" diyerek şirke düşmeleri ve Allah’a ortak koşmaları üzerine; kainattaki nizamın ancak tek bir yaratıcı (Vâhid) ile mümkün olduğunu beyan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْوَاحِدُ ( -
“Vâhid): Parçalara bölünmeyen, benzeri olmayan ve sıfatlarında tek olan demektir. Vâhid ismini bilen mümin, kalbini sadece Allah'a bağlar; halkın rızasını değil, sadece O Tek olanın rızasını arar.”
Sahabe Kıssası: Hz. Bilâl-i Habeşî (Hz. Hazretleri), kızgın kumlarda üzerine dev kayalar konulurken sadece "Ehad, Ehad!" (Tek olan Allah) diyordu. O, Vâhid olanın gücünü ruhuna öyle sindirmişti ki, işkenceler o "Tek" karşısında aciz kalmıştı.
Kıssadan Hisse: Bir kapıya kul olan, bin kapıdan kurtulur.
98. MADDE:
الاحد(
EL AHÂD (CÜZ'İ VE KÜLLİ HER ŞEYDE BİR OLAN)
Ey tevhidi sadece dilde arayan kul! Allah öyle birdir ki, O'nun zatında çokluk tasavvur edilemez. Her türlü noksanlıktan arınmış, doğmamış ve doğurmamış, kendisine hiçbir denk bulunmayan mutlak teklik sahibi yalnızca
الاحد
“olan Allah’tır. O, her şeyin aslı ve sonudur!”
98. AYET-İ KERİMELER
1. # قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌۚ
Meali: "De ki: O, Allah’tır, tektir (Ehad)." (İhlâs Suresi, 1. Ayet)
2. # وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواً اَحَدٌ
Meali: "O’nun hiçbir dengi yoktur (O Ehad'dir)." (İhlâs Suresi, 4. Ayet)
98. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # لَقَدْ سَأَلْتَ اللّٰهَ بِاسْمِهِ الْأَعْظَمِ الَّذِي إِذَا دُعِيَ بِهِ أَجَابَ
Meali: "(Allah'ım Sen Ehad'sin diyen kişiye) Allah'ın İsm-i Azam'ı ile istedin ki, bu isimle istenince Allah mutlaka verir." (Ebû Dâvûd, Vitir 23) Sıhhat: Sahih.
2. # قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ تَعْدِلُ ثُلُثَ الْقُرْآنِ
Meali: "İhlâs Suresi (Ehad ismini anlattığı için) Kur'an'ın üçte birine denktir." (Müslim, Müsâfirîn 259) Sıhhat: Sahih.
Nüzul Sebebi: Yahudi ve Hristiyanların Allah'a evlat veya soy isnat etmeleri üzerine; Allah'ın zatının bu tür beşerî noksanlıklardan arınmış, mutlak bir "teklik" (Ehad) içinde olduğunu ilan etmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الْأَحَدُ ( -
“Ehad): Zatında şeriki ve naziri olmayan, sayı olarak değil, mahiyet olarak bir olan demektir. Ehad ismini bilen mümin, kainatın hiçbir köşesinde O'ndan bağımsız bir güç olmadığını idrak eder ve tam bir teslimiyetle "Lâ ilâhe illallah" der.”
Sahabe Kıssası: Hz. Ebû Zer (Hz. Hazretleri), Kabe'nin yanında bağıra bağıra "Allah tektir" dediği için darp edilmişti. Ancak her kalkışında aynı kelimeyi haykırmaya devam etti. O, Ehad olan Allah'ın sevgisini canından aziz bilmişti.
Kıssadan Hisse: Allah'ı bir bilenin, dertleri bir olur; dertleri bir olanın kalbi ise huzur bulur.
99. MADDE: ES-SAMED (HİÇBİR ŞEYE MUHTAÇ OLMAYAN, HER ŞEYİN O'NA MUHTAÇ OLDUĞU)
Ey acizliğini unutup kibirlenen veya ihtiyacını kullara arz eden! Herkesin kapısı kapanır, O'nunki kapanmaz. Kimseye ihtiyacı olmayan, herkesin her türlü ihtiyacında başvurduğu tek sığınak yalnızca es-Samed olan Allah’tır. O, noksanlıklardan münezzeh bir dayanaktır!
99. AYET-İ KERİMELER
1. # اَللّٰهُ الصَّمَدُۚ
Meali: "Allah Samed'dir (Her şey O'na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir)." (İhlâs Suresi, 2. Ayet)
2. # يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَآءُ اِلَى اللّٰهِۚ
Meali: "Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız (O ise Samed'dir)." (Fâtır Suresi, 15. Ayet)
99. HADİS-İ ŞERİFLER
1. # أَسْأَلُكَ بِأَنِّي أَشْهَدُ أَنَّكَ أَنْتَ اللَّهُ... الصَّمَدُ
Meali: "Senden, Senin Allah olduğuna ve Samed olduğuna şehadet ederek istiyorum." (Tirmizî, Daavât 64) Sıhhat: Sahih.
2. # الصَّمَدُ الَّذِي لَا جَوْفَ لَهُ
Meali: "Samed, hiçbir eksiği ve ihtiyacı olmayan (mutlak kemal sahibi) demektir." (Taberî, Tefsir nakli) Sıhhat: Kabul görmüş tefsiri hadis.
Nüzul Sebebi: Müşriklerin "Allah ne yer, ne içer?" gibi maddi sorularla ilahi zatı beşerî kalıplara sokmaya çalışmaları üzerine; Allah'ın yemeden, içmeden ve her türlü beşerî ihtiyaçtan uzak (Samed) olduğunu bildirmek için nazil olmuştur.
Az ve Öz Tefsir:
الصَّمَدُ ( -
“Samed): Arzuların ve ihtiyaçların tek yöneldiği makam, hiçbir boşluğu ve eksiği olmayan demektir. Samed ismini bilen kul, insanlardan bir şey beklemeyi bırakır; bilir ki gerçek ihtiyaç mercii sadece O'dur.”
Sahabe Kıssası: Hz. Fatıma (Hz. Hazretleri), ev işlerinden yorulup bir yardımcı istemek için Efendimiz'e (S.a.v) gittiğinde; Efendimiz ona Samed olan Allah'a sığınmayı ve tesbihatı (Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber) öğretmiştir. En büyük yardım Samed olan Allah'tandır.
Kıssadan Hisse: Her şey Samed olan Allah'a muhtaçken, sen neden O'ndan başkasına gidersin?
MAHŞERİN EŞİĞİNDE: SON İHTAR, SON NİDA!
HESAP GÜNÜNE DOĞRU
Ey insan! Bir gün gelecek… Ne sözlerin kalacak ne de güvendiğin kimseler… Ne makamın fayda verecek ne de sahip oldukların… Toprak seni çağıracak, kabir seni bekleyecek ve sen… kaçamadığın o hakikatle yüz yüze geleceksin!
Hiç düşündün mü? Seni dünyada oyalayanlar, o gün seninle gelecek mi? Adına sığındığın insanlar, kabirde seninle konuşacak mı? Umut bağladığın kimseler, mahşerde seni savunacak mı? Hayır! O gün herkes kendi derdine düşecek… Kardeş kardeşten kaçacak… Anne evladını tanımayacak… Ve sen… yapayalnız kalacaksın!
İşte o an… Dil susacak, ameller konuşacak! Maskeler düşecek, hakikat ortaya çıkacak! Ve kalbinde kimi büyüttüysen, onunla karşılaşacaksın! Eğer kalbinde Allah varsa… kurtuluş var! Ama eğer kalbinde dünya varsa… hüsran var!
EY GÖZÜNE DÜNYA PERDESİ İNMİŞ ZAVALLI!
Bugün sana basit gelen o küçük günahlar, yarın el-Muksit olanın mizanında dağ gibi önüne dikilecek! Bugün nefsinin peşinde ertelediğin o tövbe, yarın el-Mâni’ isminin tecellisiyle sana kapalı bir kapı, aşılmaz bir duvar olacak! O gün, feryadın gökleri tutsa da; “Keşke… keşke Rabbime yönelseydim… keşke O’nun isimlerine sarılsaydım…” diyeceksin. Ama o gün… “Keşke”nin hiçbir faydası, pişmanlığın hiçbir bedeli olmayacak!
EY SONSUZLUĞU BİRKAÇ GÜNLÜK LEZZETE SATAN BEDBAHT!
Sana soruyorum: Üzerine basıp geçtiğin o toprak, bir gün senin yorganın olmayacak mı? O çok güvendiğin bedenin, el-Vâris olan Allah’a mülkü iade etmeyecek mi? el-Kahhâr ismiyle yer gök sarsıldığında, hangi dağın arkasına saklanacaksın? el-Adl ismiyle teraziler kurulduğunda, hangi yalanla kendini savunacaksın?
Sana mühlet veren Allah, ihmal etmez! Sana ikram eden Allah, unutmaz! Sana şah damarından yakın olan Allah, her anını kaydeder!
EY İNSAN! ALLAH SENİ ÇAĞIRIYOR!
Rahmân ismiyle merhamete, Gaffâr ismiyle affa, Fettâh ismiyle kurtuluşa davet ediyor! Sen hâlâ neyi bekliyorsun? Ölüm ensende, kabir önünde, mahşer seni bekliyor! Unutma! Bir gün gelecek… Gözlerin kapanacak ama gerçek açılacak! Kulakların susacak ama hakikat haykıracak!
Ve sana o dehşetli meydanda, el-Melik olan Allah’ın huzurunda tek bir soru sorulacak: “Dünyada kimi tanıdın? Kime kulluk ettin? Kime yöneldin?”
Eğer cevabın Allah olmazsa… Eğer dilin O’nun zikriyle ıslanmamışsa… İşte asıl hüsran, o karanlık derinliklerde işte o gün başlayacak!
EY NEFES ALAN HER CAN! HENÜZ VAKİT VARKEN
Henüz güneş batıdan doğmamışken, henüz can boğaza gelmemişken, henüz el-Mücîb ismiyle dualar kabul ediliyorken… DÖN! Kalbini Allah’a ver! Dilini O’nun isimleriyle süsle! Hayatını O’nun rızasına göre yaşa!
Çünkü bu dünya bir imtihandır… Kabir bir bekleyiştir… Mahşer bir hesap yeridir… Ve cennet ya da cehennem… sonsuz bir sondur!
SON SÖZ ŞUDUR DEĞERLİ KARDEŞLERİM
Allah’ı bulan, her şeyi bulmuştur; O'nunla olanın hiçbir kaybı yoktur.
Allah’ı kaybeden ise, her şeyi kaybetmiştir; O'ndan uzağın hiçbir kazancı yoktur!
"O halde, (başka yere değil) ancak Allah’a firar edin (O'na sığının)!" (Zâriyât, 50)
MEHMET ERÇELİK
