Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

Hâlâ Tövbe Etmeyecek Miyiz

İsmail Sezkin

HÂLÂ TÖVBE ETMEYECEK MİYİZ


HÂLÂ TÖVBE ETMEYECEK MİYİZ?..

Değerli Mü’minler!.. Cenab-ı Allah A’raf Sûresi’nin 130. ayetinde;

وَلَقَدْ اَخَذْنَا اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّنٖينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

Buyurarak “Düşünüp akıllarını başlarına almaları için Fir’avun ve yandaşlarını

بِالسِّنٖينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ

senelerce süren kuraklık, ürün kıtlığı ve gelir darlığıyla cezalandırdığını” bildiriyor… (A’raf; 130)

AmaFir’avun hanedanı başlarına gelen bu musibetlerden bir türlü ders almıyorlar:

فَاِذَا جَاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هٰذِهٖ

“Hayatın akışı içinde onlara bir iyilik geldiğinde”

قَالُوا لَنَا هٰذِهٖ

““Bu bizim hakkımız” derler(miş)di…””

وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسٰى وَمَنْ مَعَهُ

“Kötü bir durumla karşılaştıklarında ise bunun Mûsâ ile beraberinde olanların uğursuzluğundan kaynaklandığını söylerler(miş)di…” Ayetin devamında Cenab-ı Allah şimdi de bizi uyarıyor ve”

اَلَا اِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِنْدَ اللّٰهِ

“unu bilin ki, onların uğursuz saydığı şey, kötü işlerine karşı Allah’ın verdiği cezadır” diyor…”

وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

“akat onların çoğu bunu bilmez…” (Araf; 131)”

Değerli Kardeşlerim!.. Yani bu gün çoğunluğumuzun düştüğü hata gibi; onlar da hayatın normal süreci içinde kendilerine bir iyilik; bolluk ve genişlik geldiğinde bunun kendilerinin tabii hakları olduğunu söylüyorlarmış Bunu kâbiliyet ve çalışmalarının bir ürünü olarak görüyorlarmış

Bir kötülük; kıtlık, kuraklık ve hastalık dokunduğunda ise bunu Mûsâ ve ona inananlardan biliyorlarmış Yani başlarına bu uğursuzluğun onlar sebebiyle geldiğini düşünüyorlarmış Ve onlar Musa Peygambere, tıpkı bu gün bilmedikleri her konuda kendilerini allame-i cihan zanneden fikir sahipleri gibi;

مَهْمَا تَاْتِنَا بِهٖ مِنْ اٰيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنٖينَ

“"Bizi büyülemek için mucize-işaret-delil, ayet olarak ne getirirsen getir, ne yaparsan yap, yine de biz sana inanmayız” derlermiş… (A’raf;132)”

Bu şekilde inkâr ve inatlarında devam etmeleri yüzünden; o azgın kavmin üzerine musibetler, şiddetli azap kamçıları halinde, peş peşe inmeye başlar… Cenab-ı Allah Firavun ve çevresini belki öğüt alıp düşünürler diye

وَلَقَدْ اَخَذْنَا اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّنٖينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğratıyor

Değerli Mü’minler!.. Ama bu kıtlık ve açlık Firavun hanedanının başına gelen daha ilk musibet Fakat onlar bundan ibret alamıyorlar İsyan ve taşkınlıklarına devam ediyorlar… Hatta Allah’a ve peygamberine meydan okuyacak kadar ileri gidiyorlar

Hz. Mûsâ Peygamberi sihirbazlıkla itham edip, gözlerini boyamak için ne tür bir mucize, bir işaret getirirse getirsin, ona asla inanmayacaklarını söylüyorlar

Bu sebeple yıllarca süren kuraklık ve kıtlıktan sonra, bu sefer

اٰيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ

her biri ayrı bir mucize olan şu musibetler

فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ

peş peşe gelmeye başlar… Ayetin bildirdiğine göre bu musibetler; bir,

الطُّوفَانَ

Tufan… İki,

وَالْجَرَادَ

Çekirge… Üç,

وَالْقُمَّلَ

Ürün güvesi… Yani kokarca gibi, ürünlere zarar veren haşerat… Dört,

وَالضَّفَادِعَ

Kurbağalar… Ve beşincisi daha ilginç,

وَالدَّمَ

Kan… Ama onlar yine de

فَاسْتَكْبَرُوا

üyüklük taslayarak bunların hiç birinden ders almıyorlar ve

وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمٖينَ

günahkâr bir kavim oluyorlar… (Araf;133)

Değerli Kardeşlerim!.. Birincisi,

الطُّوفَانَ

Tufandır dedik… Uzun yıllar süren kuraklıktan sonra Mısır’a aşırı bir yağış düşüyor Sel baskınları oluyor Nil nehrinin her yıl taştığı dönemler vardır, ama bu tufan Mısır halkının evlerini basıp hepsini tahrip ediyor Ama Fir’avun ve onun peşinden gidenler ibret alsın diye, Hz. Musa Peygambere iman eden İsrâiloğullarına hiç bir zarar vermiyor…

İşte Kuran’da anlatılan Cenab-ı Allah’ın göndermiş olduğu bu tufan, bu sel baskını tüm Mısır’ı etkileyen ve Karnak tapınaklarını bile sular altında bırakan M.Ö. 1650 yılında gerçekleşen bir tufandır

İkincisi,

وَالْجَرَادَ

Çekirgeler… Bunlar sürü halinde bir yere geldiği zaman, oradaki bütün yeşil ürünleri yiyip bitirir, araziyi kısa sürede çırılçıplak hale getirir Ayetten anladığımıza göre, bu çekirgeler, tufandan sonra biten kuvvetli ve gür ekinleri yiyip bitirmişler

Eski Mısır mezarlarındaki oymalara baktığımızda da çekirgelerin resmedildikleri görülür Eski Mısır'da çekirge salgınlarının olduğu bilinir

Üçüncüsü,

وَالْقُمَّلَ

Ürün güvesi… Yani bit, pire ve güve gibi çeşitli küçük böcekler

Bunlar Fir’avun kavminin hem bedenlerine, hem ürünlerine musallat olmuşlar, onları son derece sıkıntıya sokmuşlar

Hijyen şartlarının aşırı kötü olması, kuraklık ve kıtlık sonrası gelen aşırı yağmurlar ve sel, insan bitlerinin artmasına neden olur, malumunuz Çok rahatsız edici kaşıntı yapmasının yanında, insanlara taşıdığı hastalıklar ile en son musibet olan kan musibetine neden olur

Dördüncüsü,

وَالضَّفَادِعَ

Kurbağalar demiştik… Yine tarihi keşiflerden de anlıyoruz ki; her tarafı kurbağalar doldurmuş, âdeta başlarına kurbağa yağmıştır

Ve sonuncusunun da

وَالدَّمَ

Kan olduğunu söylemiştik ayet-i kerimeden… İçecekleri bütün sular ve Nil Nehri kan olarak akmaya başlamıştı

Mısır’a gönderilen bu gerçek kanın ne olduğunu tarihçiler ve müfessirler şöyle açıklıyorlar…

Cenab-ı Allah’ın önderdiği bit istilası insanları rahat bırakmaz İnsanlar bu musibetten sadece şiddetli kaşıntı ile kurtulamazlar Bitler başka hastalıklara neden olur Bu da eski Mısır’da tedavisi mümkün olan bir hastalık olmadığı için ciltte-deride kanamaya neden olur İnsanların vücudunun her yerinde kanamalı yaralar oluşur ve beyin fonksiyonları bozulur Neticede aklını kaçırma gibii karmaşık bir durum gelişir ve sonunda ölüm gerçekleşir…

Değerli Kardeşlerim!.. Fakat şunu daha iyi anlayalım… Âlimlerin bildirdiğine göre, bu musibetler hep birlikte değil, ayrı zamanlarda gelir Gelen bu musibetler karşısında inkârcı halkın sergilediği tavır gerçekten tam bir komedi… Aynen bu gün bazılarının düştüğü komik durumlar gibi…

وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا

““Bu pislikler, musibetler üzerlerine çökünce şöyle diyorlar:”

يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ

“Ya Musa! Sana verdiği söze dayanarak Rabbine dua et…”

لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ

“Eğer şu pisliği üzerimizden kaldırırsa, sana kesinlikle inanacağız…”

وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ

“Seninle birlikte İsrailoğullarının istediğiniz yere gitmesine izin verip göndereceğiz…”(A’raf;134) Diyorlar ama;”

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ اِلٰى اَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ

“Verdikleri sözü yerine getirebilecekleri bir süreye kadar, Cenab-ı Hakk musîbeti üzerlerinden kaldırınca, her seferinde”

اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ

“sözlerinden hemen dönüyorlar ” (A’raf;135)”

بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلٖينَ

“Bu şekilde Cenab-ı Hakk’ın ayetlerini yalanlayıp, onları hiç umursamadıkları için,”

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِى الْيَمِّ

“Cenab-ı Allah da onlara hak ettikleri cezayı veriyor ve hepsini denizde boğduk” diyor… (A’raf;135)”

Belâyı başlarından savuşturduğu takdirde kendisine iman edeceklerine ve İsrâiloğullarını serbest bırakacaklarına yeminler ederek söz veren Firavun kavmi, her seferinde yeminlerini bozuyor ve sözlerinden vazgeçiyorlardı… Azabın biri gidince diğerinin gelmeyeceğini zannediyorlardı Nihayet Hz. Mûsâ’nın duasıyla son musibet de kaldırılıp yine sözlerinden cayınca, kalplerinin hidayeti kabul etme özelliği tamamen köreldiği ve uyanma kabiliyetleri bütünüyle tükendiğinden Cenâb-ı Hakk onları Kızıldeniz’de boğdu, içlerinden bir kişi bile kurtulamadı

Değerli Kardeşlerim!.. Bu ayetler şu konulara işaret ediyor:

Bir; Şiddet ve darlık anında, fıtrî iman duygusuyla Musa'ya başvurmaları Sıkıntı zamanında Allah'tan başka bir sığınak ve dayanak bulamayan insanların durumu çoğunlukla böyledir zaten

İkincisi; Fir’avun topluluğunun özellikleri anlatılıyor… Sürekli verdikleri sözlerden dönmeleri, ahidlerine riayet etmemeleri, cezalarının da belirli bir vakte kadar geciktirilmesi bildiriliyor

Üçüncü olarak; bu ayetlerden Firavun kavminin kesin cezasının, denizde boğulmak olduğunu öğreniyoruz

Son olarak da; bu ayetlerin yani mucizelerin sebepleri ve sonuçları hakkında tefekkür edip düşünmemiz gerektiğini, bunlardan habersiz davranmanın ve dini sadece taklit ederek yaşamaya çalışmanın kötü bir yol olduğunu öğreniyoruz

Değerli Mü’minler!.. Ayrıca İsra Suresi’nin 101. ayeti ile Neml Suresi’nin 12. ayetinde, Hz. Musa’nın birer mucizesi olarak “dokuz mucizenin” ifade edildiğini görüyoruz Cenab-ı Allah İsra Suresi’ndeki ayet-i kerimede;

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى تِسْعَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ

“Biz Mûsâ’ya apaçık dokuz mûcize verdik diyor… Ama bu mucizeler karşısında Fir’avun,”

اِنّٖى لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُورًا

“Mûsâ, ben senin büyülenmiş biri olduğunu zannediyorum’ demişti…” (İsra;101)”

Neml Suresindeki ayet-i kerimede de Cenab-ı Allah Musa Peygambere;

وَاَدْخِلْ يَدَكَ فٖى جَيْبِكَ

““Şimdi de elini koynuna sok diyor…”

تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ

“O her türlü leke ve hastalıktan arınmış olarak, bembeyaz bir halde çıkacaktır… Böylece yılana dönüşen asadan sonra parlayan el de,”

فٖى تِسْعِ اٰيَاتٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهٖ

“Fir’avun ve kavmine göstereceğin dokuz mûcizeden birisi olacaktır…”

اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقٖينَ

“Çünkü onlar, işledikleri zulümler yüzünden yoldan çıkmış bir toplum hâline geldiler” diyor…(Neml;12)”

Değerli Mü’minler!.. Müfessirler, buradaki ‘dokuz âyet’in Hz. Musa'nın elinde gerçekleştirilen dokuz mucize ve ya Tavrat'ın dokuz ayeti yani dokuz buyruğu, hükmü, anlamına gelebileceğini belirtmişler Birinci yoruma göre dokuz mucize şunlar:

Bir; Yılana dönüşen asa… İki; Işık saçan el… Üç; Çekirge… Dört; Ekin böceği… Beş; Kurbağa… Altı; Kan… Yedi; Taştan su fışkırması… Sekiz; Denizin yarılması… Ve dokuz; Tur dağının İsrailoğullarını korkutması mucizeleridir… (Bu mucizeler için bk, A'râf 7/108,133; Tâhâ 20/17-23)

Bazı âlimler ise, bu dokuz mucizeyi şöyle sıralamışlar:

Bir; Hz. Musa’nın parlak eli… İki; Büyüleyici asası… Üç; Kıtlık… Dört; Meyvelerin azalması, Beş; Tufan… Altı; Çekirge… Yedi; Haşere… Sekiz; Kurbağalar… Ve dokuz; kan… (Bk. İbn Kesir, 17/101. ayetin tefsiri).

Ve nihayetinde biz bütün bunlardan söz konusu belaların, daha doğrusu mucizelerin, dokuz tane olduğunu anlıyoruz

Değerli Kardeşlerim!.. Bunları haber veren ayetler nazil olunca iki Yahudi Peygamberimize gelerek buradaki dokuz ayetle yani dokuz mucizeyle ne kastedildiğini sormuşlar… Peygamberimiz de bunların dokuz tane dinî ve ahlaki buyruk olduğunu söylemiş… Bunlar, “bir; Allah'a ortak koşmayın… İki; haksız yere adam öldürmeyin… Üç; zina etmeyin… Dört; faiz yemeyin… Beş; sihir yapmayın… Altı; suçsuz insanı öldürmesi için zalim yöneticiye teslim etmeyin… Yedi; savurganlık yapmayın… Sekiz; namuslu kadınlara iftira atmayın… Dokuz; savaştan kaçmayın…” (Bk. Tirmizî, İstizân, 33; Taberî, XV, 172; Zemahşerî, II, 377)

Yine son dönem İslam âlimlerinden ve hukukçularından olan, Muhammed Hamidullah da bu dokuz ayetin, Tevrat'taki on emirden, cumartesi yasağı dışındaki hükümler olduğunu belirtir

Değerli Kardeşlerim!.. Konuştuğumuz mevzu ile alakalı, Cenab-ı Allah Kur’an’da bize bir de Sebe halkını anlatıyor…

Gelişmiş kültürü ve ordusuyla Sebe Devleti, zamanında o bölgenin süper gücüydü… Onların sağlı-sollu iki büyük bahçesi vardı Bu bahçelerde her türlü meyveler bulunurdu… Vadinin sağında da solunda da çok güzel bahçeler vardı Sebe halkı, o döneme göre oldukça ileri bir teknolojiyle kurdukları Marib Barajı'yla birlikte büyük bir sulama kapasitesine sahip olmuştu Marib'deki bu barajın; yüksekliği 16 metre, genişliği 60 metre ve uzunluğu da 620 metreydi

Hesaplara göre baraj aracılığıyla sulanabilen toplam alan 9.600 hektardı ki, bunun 5.300 hektarı güney, geri kalanı ise kuzey ovasına aitti Bu yöntemle elde ettikleri bol ürünlü toprakları ve ticaret yolu üzerindeki kontrolleri, onlara görkemli ve refah dolu bir hayat yaşatıyordu… Bu konu Kur’an’da bize şöyle anlatılıyor:

لَقَدْ كَانَ لِسَبَاٍ فٖى مَسْكَنِهِمْ اٰيَةٌ

“Andolsun ki oturdukları yerlerde Sebe halkı için büyük bir ibret vardır”

جَنَّتَانِ عَنْ يَمٖينٍ وَشِمَالٍ

“Biri sağda, diğeri solda iki bahçeleri vardı Onlara şöyle denildi;”

كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ

“Rabbinizin bahşettiği rızıktan yiyin ve O’na şükredin denildi…”

بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ

“Beldeniz güzel bir belde, Rabbiniz de çok bağışlayıcı bir Rabdir” denildi…”

(Sebe;15)

فَاَعْرَضُوا

“Ama onlar yüz çevirdiler”

فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ

“Biz de onların üzerlerine Arim selini gönderdik…”

وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَىْ اُكُلٍ خَمْطٍ وَاَثْلٍ وَشَیْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلٖيلٍ

“Onların bahçelerini ekşi meyveli, acı ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik ” (Sebe;16)”

Cenab-ı Allah bunlara on üç tane peygamber göndermişti Ama onlar bu peygamberleri yalanlayıp

فَاَعْرَضُوا

üz çevirdiler…” Bunun üzerine barajları yıkıldı ve Arim Seli bütün topraklarını yerle bir ederek Cenab-ı Hakk onları cezalandırdı

Değerli Mü’minler!.. Sebe halkı peygamberlere inanmaktan yüz çevirip azınca Cenab-ı Allah onlara önce ‘Cürz’ denen köstebek cinsi bir hayvanı musallat eder… Bu hayvan, dağların arasındaki barajı delerek, baraj yıkılır ve bağlarını-bahçelerini su basınca onlara ılgın ve biraz da sedir ağacından başka bir şey kalmaz Sel tarlalarını ve yurtlarını harap eder O zengin bahçeleri acı ve tiksindirici meyvesi bulunan kupkuru bahçeler hâline gelir

Tefsirciler ayet-i kerimede harap edilerek kupkuru hale gelen bu bahçelere de, onlarla alay etmek için ‘bahçe’ denildiğini söylerler Çünkü esl, sidr ve dikenli acı meyveli ağaçların bulunduğu yere bahçe denmez (Safvetüt Tefasir. Sebe 16. Ayetin tefsiri)

وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْرٖى فَاِنَّ لَهُ مَعٖيشَةً ضَنْكًا

Değerli Kardeşlerim!.. Cenab-ı Allah bu ayette “Kim beni anmaktan, benim gönderdiğim Kur’an’dan yani emir ve yasaklarımdan yüz çevirirse, mutlaka onun bu dünyada sıkıntılı bir hayatı olacaktır…

وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَعْمٰى

“Bir de onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz” diyor… (Ta-Ha; 124)”

Ayet-i Kerimenin başındaki

وَمَنْ اَعْرَضَ

Allah’ı inkâr etmek demektir… O’nun gösterdiği yolu beğenmemek demektir… Kur’an’ın ve Peygamberin öğütlerine kulak asmamak demektir…

İşte Sebe halkı da

ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُوا

Nankörlük ettikleri için Cenab-ı Allah tarafından böyle cezalandırılıyor… Cenab-ı Allah yine bu ayette bize

وَهَلْ نُجَازٖى اِلَّا الْكَفُورَ

buyurarak, nankörlük edenleri cezalandıracağını söylüyor (Sebe;17)

Yani Cenab-ı Allah kulunu onurlandırmak isterse, ona tövbeyi nasip ederek iyiliklerini kabul eder… Yok eğer kulunu alçaltmak isterse, günahını onun üstünde tutar, yani ona tövbe etmeyi bile nasip etmez ve böylece kıyamet günü karşılığını verir… Yani tövbe edebilmek de bir nasip meselesidir…

Onun için Değerli Kardeşlerim!.. Şöyle yaşadıklarımıza baktığımız zaman, gerçekten, toplu halde tövbeye çok ihtiyacımız var Çünkü Cenab-ı Allah;

وَتُوبُوا اِلَى اللّٰهِ جَمٖيعًا اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ

Ey müminler! Hepiniz birlikte, toplu halde Allah’a tövbe ediniz ki,

لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

kurtuluşa eresiniz” diyor… (Nur;31)

Ama bu tövbe sadece dil ile yapılan tövbe olmayacak… Malımıza-mülkümüze, sağlığımıza, ürünlerimize gelen bu musibetlere kalbimizle ve dilimizle tövbe etiğimiz gibi, malımızla-mülkümüzle de tövbe etmemiz gerekiyor… Tövbe etmek demek biraz önce bahsettiğim ayet-i kerimelerde bildirilenleri yerine getirmek, yani Cenab-ı Allah’ın emirlerinden yüz çevirmemek demektir… Tövbe; Cenab-ı Allah’ın

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ

““Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın ”(Bakara, 2/267) emrini yerine getirmekle olur Cenab-ı Allah’ın;”

كُلُوا مِنْ ثَمَرِهٖ اِذَا اَثْمَرَ وَاٰتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهٖ وَلَا تُسْرِفُوا اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفٖينَ

““Ürün verdiği zaman ürününden yiyin… Devşirilip toplandığı gün de zekâtını ve sadakasını verin… Fakat israf etmeyin… Çünkü Allah israf edenleri sevmez” emrinden yüz çevirmezsek eğer, tövbe etmiş oluruz… (En’am;141) Peygamber Efendimiz;”

وَحَصِّنُوا أَمْوَالَكُمْ بِالزَّكَاةِ

““Mallarınızı zekâtla koruyun”

دَاوُوا مَرْضَاكُمْ بِالصَّدَقَةِ

“Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin”

وَأَعِدُّوا لِلْبَلاَءِ الدُّعَاءَ

“Belâya dua ile karşı koyun” buyuruyor… (Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322)”

مَا نَقَصَ مَالُ عَبْدٍ مِنْ صَدَقَةٍ

““Sadaka vermekle kulun malı eksilmez” buyuruyor… (Tirmizi, Zekât,28) Ve “Her ümmetin bir fitnesi vardır benim ümmetimin fitnesi de maldır” buyuruyor…”

Bir sahabe bir gün Peygamberimizin yanına geliyor… Peygamberimiz Tekâsür Sure’sini okuyordur… Bu surede Cenab-ı Allah; çoklukla övünmenin insanları oyaladığını bildirir… Sureyi okuduktan sonra Peygamberimiz;

يَقُولُ ابْنُ آدَمَ مَالِى مَالِى

““Âdemoğlu, malım, malım diyor” der”

وَهَلْ لَكَ يَا ابْنَ آدَمَ مِنْ مَالِكَ

إِلاَّ مَا أَكَلْتَ فَأَفْنَيْتَ أَوْ لَبِسْتَ فَأَبْلَيْتَ أَوْ تَصَدَّقْتَ فَأَمْضَيْتَ

““Ey âdemoğlu!.. Acaba yiyip tükettiğinden, giyip eskittiğinden ve sadaka verip, ahirette karşılığını almak üzere önden gönderdiğinden başkası senin malın mıdır?..” (Müslim, Zühd, 3) Ve Cenab-ı Hakk da; “Sen infak et ki, ben de sana infak edeyim” buyuruyor”

Yani insanoğlunun malından kendisine düşen sadece; yiyip tükettiği, giyip eskittiği, verip kurtulduğudur Onun için verip kurtulalım yüklerimizden