Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

İftar ve Sahurun Ruhu ve Bereketi

İsmail Sezkin

İFTAR VE SAHUR’UN RUHU VE BERKETİ


Değerli Mü’minler!.. Ramazanın olmazsa olmaz rükünlerindendir; iftar ve sahur… Ramazan orucu imsakta sahurla başlar iftarla biter diye bir tanım yapılır… Ama İmam-ı Gazali; “Oruç iftar anında başlar” der… Yani kendimizi tutma eylemi iftar sofrasında başlaması gereken bir eylemdir… Çünkü imsak vaktinde kendisini tutup da, iftar sofrasından kendisini tutamayan insan, ne yazık ki tuttuğu oruca kıymış insandır… Tuttuğu orucu heder etmiş insandır…

Değerli Kardeşlerim!.. Orucu ne kadar ve nasıl tuttuğumuz aslında çok önemli değildir… Kaç saat kendimizi tuttuğumuz, kaç saat kendimize sahip çıktığımız değil… Asıl önemli olan, orucu nasıl açtığımızdır… Çünkü Cenab-ı Allah orucu açma ânımıza göre bize sevap verecektir… Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde…

إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأعْمَالِكُمْ إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأمْوَالِكُمْ وَلكِنْ يَنْظُرُ

““Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz… Allah amellerinize ve kalbinize bakar” buyuruyor…”

Tuttuğumuz orucun kaç saat olduğu önemli değil… Sahurda ne kadar yiyip, iftarda ne kadar acıkıp acıkmadığımız da önemli değil… Asıl orucu nasıl açtığımıza dikkat etmemiz gerektiğini ifade eder bizlere âlimlerimiz…

Değerli Mü’minler!.. Orucun iftar ânında başladığını hayatımıza mutlaka nakşetmemiz gerekiyor.. Çünkü sabahtan akşama kadar bir kişilik oruç tutup da, akşamleyin üç-beş kişilik yemek yiyorsak, o zaman, o tuttuğumuz oruç bize Ramazanın ruhunu, orucun ruhunu kazandırmıyor demektir…

Bu bağlamda; Sahih-i Buhari’de zikredilen, Ahmet bin Hanbel’de de geçen bir hadis-i şerif üzerinden bir değerlendirme yapmaya çalışalım bu günkü sohbetimizde… Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor…

“Mü’min bir mide ile yemek yer… Kâfir yedi mide ile yemek yer…”

Mü’min bir mide ile; yani onun doyurması gereken sadece bir tane midesi vardır… Kâfirin ise doyurması gereken yedi tane midesi olduğundan bahsediyor Peygamberimiz… Yani biz mü’minlerin karnında bir tane, kâfirlerin karnında yedi tane mide var demek değil burada Peygamberimizin söylediği…

Hadis-i şerif bize her insanın bir tane midesi olduğunu, ama sofraya oturduğunda bu midenin nasıl şekillendiğini… Birinde bir tane iken, birinde nasıl yedi taneye dönüştüğünü anlatıyor…

Bazı ayetlerin nüzul sebebi, bazı hadislerin de vürud sebebi vardır… Onları bildiğimiz zaman o ayetleri ve hadisleri daha iyi anlarız… Hadis kitaplarında bu hadisin de vürud sebebi yazar… Şimdi hadisin vürud sebebini anlatınca hadisi daha iyi anlayacağız inşallah…

Değerli Kardeşlerim!.. Sümame bin Üsâl adında, Yemen’in ileri gelen zenginlerinden, kanaat önderlerinden birisi vardır… Bu kişi Peygamber Efendimize büyük kin gütmektedir… Bu adam Peygamberimize pusu kurup öldürmek için Medine’ye gelir… Gece yarısı devriye gezen sahabeler bu adamı yakalarlar ve Peygamberimizin huzuruna getirirler… Sümame Peygamberimize onu öldürmek için geldiğini itiraf eder ve “Dünyada senden daha çok nefret ettiğim bir kimse yok” der… Bunun üzerine sahabe onu hemen orada öldürmek ister, ama Peygamberimiz buna müsade etmez… Sümame’yi Mescid-i Nebevi’nin bir direğine bağlamalarını emreder… Peygamberimiz akşam namazını kıldırdıktan sonra sahabeye “Sümame bizim esirimizdir… Onu kim doyurmak ister?” der… Sahabeden bir tanesi “Ben ilgilenirim Ya Rasulüllah” der… Sonra Peygamberimiz mihrabından kalkar Sümame’nin yanına gelir ve “Benim hakkımda ne düşünüyorsun?” diye sorar… Sümame “Dünyada senden daha çok nefret ettiğim bir kimse yok” der… Bu sözü duyan sahabe Sümame’ye yemek vermek istemez ama Peygamberimiz böyle istediği için yedirir-içirir… Ertesi gün akşam yine “Sümame’yi bu gün kim doyurmak ister?” diye sorar Peygamberimiz… Dün akşam yedirip-içiren sahabe “Ya Resulüllah!. Dün ben ne varsa verdim, ama bir türlü doyuramadım… Onun için kusura bakmayın, benim yedirip-içirecek başka bir şeyim yok” der… Başka bir sahabe “Ben yediririm” der… Peygamberimiz Sümame’ye “Benim hakkımda ne düşünüyorsun?” diye tekrar sorar… Sümame yine aynı cevabı verir ve “Dünyada senden daha çok nefret ettiğim bir kimse yok” der… Üçüncü gün de aynı şeyler olur… Ama bu üç günde de sahabe bir türlü doyuramazlar Sümame’yi…

Üçüncü günden sonra Peygamberimiz Sümame’nin bağlarının çözülmesini emreder ve “Serbestsin… Gidebilirsin…” der Sümame’ye… Sümame Peygamberimize “Sen beni gönderiyormuş gibi yapacaksın… Sonra arkamdan adamlarını gönderip beni öldürteceksin… Medine’deki bu insanlar da senin ne kadar bağışlayıcı olduğunu sanacaklar… Sen bunun için beni serbest bırakıyorsun” der ve ayrılır Medine’den… Hızla uzaklaşır ve epey bir kaçtıktan sonra bir ağacın gölgesinde dinlenmek için mola verir… Ama bakar ki gelen yok peşinden… Sümame Medine’de, Mescid-i Nebevi’de üç gün boyunca görüp şahit olduğu şeyleri düşünür… Peygamberimizde ve sahabede gördüğü o güzel şeyleri uzun uzun düşünür… Ve Sümame tekrar biner atına ve geri döner Medine’ye.. Çıkar Peygamberimizin karşısına “Ben Müslüman olmak istiyorum” der ve iman eder, Müslüman olur… Peygamberimiz akşam namazında yine “Sümame’ye kim bakacak?” der ve bir sahabe Sümame’yi alır götürür evine… Sümame’yi götüren sahabe sabah gelir ve “Ya Resulüllah!.. Sümame bir şey yemiyor Lütfen söyler misiniz kendisine, diğer arkadaşların verdiklerini yediği gibi benim ikram ettiklerimi de yesin” der… Peygamberimiz “Neden yemiyorsun?” diye sorar Sümame’ye… Dikkat edin cevaba… “Yiyemiyorum Ya Resulüllah!.. İki lokma yiyor doyuyorum, ben de hayret ediyorum kendime” der Sümame… İşte bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurur…

“Mü’min bir mide ile yer. Kafir yedi mide ile yer.”

Değerli Mü’minler!.. Meselenin aslı, aslında niçin yaşadığımızdır… Eğer sadece yemek için yaşıyorsanız; ne yerseniz yiyin doyamazsınız… Eğer güzel bir iftar yapmak için oruç tuttuysanız, hiçbir iftar sofrası sizi doyuramaz…

Bu “Kâfir yedi mideyle yer” hadisini Kelâbâzi bize şöyle izah ediyor… “Bir insanın sofradan yemek yemesi için, insanda yedi tane şehvet vardır” der… Yani yedi tane şehvetin bizi sofranın başına götürdüğünü söyler…

“Birincisi; zaruretle alakalı olan şehvettir…” der… Bu mü’minin de yeme ihtiyacına mazhar olan şeydir… Yani beden yemek-içmekle hayatta kalabiliyor… Bu her beden için zaruri bir ihtiyaçtır… Burada şunu söyliyeyim; bizim dinimizde yemek saati diye bir şey yoktur… Yemek acıktığında yenilen şeydir… Acıkmadan sadece vakit geldi diye yemek yenmez… Acıktığında yemek yenmesi ve sonra hayata devam edilmesi gerekir… Bizdeki bu üç öğün yemek kültürü İslam kültürü değildir yani…

“İkincisi ise; kulak şehvetidir” der Kelâbâzi… Yani yemeğin övgü dolu sözleri kulağımızdan içeriye girdiyse, yemeğe karşı derin bir istek, derin bir şehvet başlar… Akşama iftarda ne var diye sorar, konuşursanız eğer; o iftar sofrası bir şehvete dönüşür midede…

“Üçüncüsü; gözün şehvetidir” der Kelâbâzi… Ramazan ayı yaklaştığında ve ya geldiğinde market alış-verişlerinin artması, bir takım gıda maddelerinin zamlanıyor olmasının sebebi işte budur ve utanç verici bir durumdur bu biz mü’minler için… Düşünsenize, yemeyi-içmeyi terk etmemiz gereken bir ayda daha fazla alış veriş ve daha fazla zam… TVları açıyorsun, Ramazan programlarının tamamının ana konusu yemek tarifleri… Ramazan etkinliklerinin hepsi yemek içmek üzerine kurgulanıyor… Böyle olunca da; sofraya bir mideyle oturmamız gerekirken yedi mideyle oturuyoruz işte… Hadi doyurabilirsen doyur bakalım…

“Dördüncüsü; burun şehvetidir”…“Beşincisi; ağız şehvetidir” der Kelâbâzi… Yemeğin lezzetidir burada kastedilen… Ne yazık ki, yediğimiz-içtiğimiz şeylere öyle hormonlar kattılar ki; bir taraftan damağımıza hitap ederken, bir taraftan da midemize doymama hissi vererek, insanları yemeğin esiri, lezzetin esiri yaptılar… Oysa doyurmamız gereken ağzımız, burnumuz, gözümüz, kulağımız değil… Doyurmamız gereken bir avuç midemiz…

“Altıncısı; tabii şehvettir…” Bu da yemeğin kendi cazibesidir… Yemeğin kendisi zaten cazip olduğu için o da bir mide oluşturur…

Sonuncusu ise; dizginlenmesi en zor olanıdır… O da “Nefis şehvetidir…” Nefis de sürekli her şeyi tatmak ister… Evimizde, soframızda her şey olsun ister… İşte bu da nefis şehvetidir…

Değerli Mü’minler!.. Eğer iftar sofralarımızın Ramazanın ruhuna uygun olmasını istiyorsak; iftar sofralarımızı mütevazı hale getirmeliyiz… Eğer senenin en güzel sofraları iftar sofraları oluyorsa, biz bu işin tadını kaçırıyoruz demektir… İftar sofralarında tıka-basa yemeyi esas alıyorsak; biz bu işin manasını kaçırıyoruz demektir… Hani Peygamberimiz; “Oruç tutan için iki ferahlık var” diyordu… “Birincisi, iftar anındaki ferahlığı” diyordu… Biz bu hadisi hep yanlış anladık biliyor musunuz?.. Oruç tutanın iftar anındaki ferahlığı; yemeğe-suya kavuşma sevinci değildir… Sabahtan akşama kadar Cenab-ı Allah’ın emrini selametle yerine getirme sevincidir… Allah’ım tut dedin tuttum kendimi, en’aniyetimi, benliğimi, günahlara karşı olan meylimi… Elhamdülillah her şeyimi tuttum Ya Rabbi diyebilme sevincidir… “İkincisi ise, Allah’a kavuşma anı ferahlığı” diyor Peygamberimiz… İftar ânı işte Allah’a kavuşacağımız ânı tefekkür etme yeri ve zamanıdır…

Değerli Mü’minler!.. Yarınki oruca hazırlık için kalktığımız; seher kelimesiyle aynı kökten gelen, gecenin son bölümündeki zifiri karanlığın hafif hafif aydınlanmaya başladığı, dünyanın karanlıktan aydınlığa doğru yönelmeye başladığı âna seher vakti, sahur vakti diyoruz… Peygamberimiz (SAV); “Bizim orucumuzla diğer ehl-i kitabın orucu arasındaki en önemli fark sahur yemeğidir” buyuruyor… “Sahura kalkmaktır” diye ifade ediyor… Dolayısıyla; her birimizin velev ki bir yudum su içmekle dahi olsa, bir lokma yemekle dahi olsa sahura kalkmamızı Peygamberimiz bize tavsiye ediyor…

Değerli Mü’minler!.. Ramazan denildiğinde mesele mide ve iştah meselesi değildir… Bu bağlamda sahur yemeği de; yarın acıkmamak için tıka basa yemek yeme vakti diye algılanmaması lazım… Böyle düşünülmemeli… Eğer bu şekilde düşünülüyorsa, biz bu ibadetin ve sahur vaktinin manasını ve ruhunu kaybetmiş oluruz…

Sahur vaktinde kalkıp uyanık olmamızı Peygamber Efendimiz bize tavsiye ediyor… Peygamberimiz zaten sadece Ramazan ayında değil, ömrü boyunca sahur vakitlerinde hep ayakta olmuş, hep uyanık olmuş ve hep o vakti bereketli geçirmiş ve bir hadis-i şeriflerinde de “Güneşi üzerine doğuranda hayır yoktur” demiştir…

Mü’min öyle kimsedir ki; gece karanlığında uyanır, gündüzün aydınlanmasıyla birlikte kendisi hayatın aydınlanışını görür Ruhların aydınlanması gerektiğini, nasıl gökyüzünden gecenin örtüsü çekilip alınıyorsa, kalp üzerindeki örtülerin de çekilip alınması gerektiğini, aynen gecenin karanlığının kalkıp eşyanın hakikatinin bir bir belirdiği gibi gözdeki perdelerin kalkması, her şeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah’ın idrak edilmesi… Bu bağlamda; seher vaktinde her zaman uyanık olmanın gerekliliğini Peygamberimiz bize tavsiye ediyor…

Sahur bizim için sadece Ramazan ayına has bir uyanma vakti değil, aslında sahur vakti senenin tümünü o vakitte uyanık geçirebilmek için alıştırma ayı olarak, vakti olarak değerlendirmemiz gerekiyor…

Değerli Kardeşlerim!.. Gecesini aydınlatmayanlar gündüzlerini aydınlatamaz derler… Geceleyin kalbini uyandırmayanları gündüzün güneşi uyandırmaz derler… Geceleyin kalp gözünün körlüğünü giderip de uyanamayan kişiyi gündüz uyanıp da gözünü açmak kurtarmaz derler… Gecenin son bölümü; Cenab-ı Mevla ile buluşma ve baş başa kalma vaktidir mü’minler için Peygamberimizin Hz.Aişe Validemize “Müsaade edersen kalkıp da Rabbimle beraber olayım” dediği vakittir seher vakti yani sahur vakti…

Sahur geceyi nasıl aydınlatacağımızın yol haritası olmalı… Yolumuzu aydınlatmalı… Sahur midemizi tok tutma mücadelesi ile ayağa kalkma vakti olmaktan öte, ruhumuzu ayağa kaldırma vakti olmalı…

“Men hâfe edlec” buyuruyor Peygamber Efendimiz… “Korkan kişi geceden yol alır” diyor Yarın bu şehirde çok büyük bir felaket yaşanacak deseler hiç kimse gece karanlık demez yola çıkar… Korkan, endişe duyan, bir şeyi kaçıracağını düşünen insan geceden yol alır…

Devamında da “Ve men edlec… Beleğa'l-menzil…” “Geceden yol alanlar da menzile ulaşır…” diyor Peygamberimiz…

Yani şunu anlatmaya çalışıyorum… Sahur vakti geceden yol alma vaktidir… Gün doğduktan sonra yola çıkanlar, geceden yola çıkanlara yetişemez…

Değerli Mü’minler!.. Kur’an tam da sahur vaktinde nazil olmaya başlamıştı… Onun için; sahur vaktinde bizim de evlerimizde ve gönüllerimizde Kur’an sofraları açılması gerekiyor… … Düşünebiliyor musunuz; Kur’an’ın Peygamberimize ilk inmeye başladığı an, gecenin sadece 5-10 dakikalık bir bölümüydü… Hadi bilemedin, yarım saatlik bir bölümüydü… Ama o gecenin tamamı bereketli kılındı… O bir bölüm için

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذٖى خَلَقَ

““Yaratan Rabbinin adıyla oku” hitabının olduğu o gecenin bir anlık dilimi, Kadir Gecesini bin aydan daha hayırlı bir geceye dönüştürdü Gecenin o bir anlık dilimi Ramazan ayını on bir ayın sultanı yaptı… O gece Kur’an’ın “OKU!” emrine muhatap olan Peygamberimiz insanlığın efendisi oldu… İşte bunların hepsi sahur vakinde oldu…”

Sahur vakti şeref vaktidir… Sahur vakti yol alma vaktidir… Yücelme, yükselme vaktidir… Cenab-ı Allah ile baş başa olma, uyanma vaktidir… Yarın çok büyük bir mücadele seni bekliyor; o halde geceden bol bol Kur’an okuyarak hazırlık yap diyordu Cenab-ı Hakk Peygamberimize…

Vahyin ilk indiği dönemlerdi… Peygamberimiz yorulmuş, örtüsüne bürünmüş uyuyordu…

قُمْ فَاَنْذِرْ يَا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ

““Ey örtüsüne bürünen… Kalk… Kalk ve insanları uyar” dedi Cenab-ı Allah… (MÜDDESİR;1-2)”

يَا اَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ

““Ey örtüsüne bürünen…”

قُمِ الَّيْلَ اِلَّا قَلٖيلًا

““Gecenin bir miktarında kalk…”

وَرَتِّلِ الْقُرْاٰنَ تَرْتٖيلًا

““Kur’an’ı tane tane okumak için yatağından kalk ve uyan…” Çünkü gündüz seni çok büyük bir meşguliyet bekliyor diyordu Cenab-ı Allah (MÜZZEMMİL;1…)”

Değerli Mü’minler!.. Eğer yarın midemiz acıkmasın diye karnımızı doyurmak için kalkıyorsak sahura, bizim sahurumuz mide sahuruna dönüşür… Ama yarın nefsimle büyük bir mücadeleye çıkacağım, nefsimi tutacağım, öfkemi tutacağım, kendimi tutacağım, şehvetimi tutacağım, dilimi, gözümü, kulağımı tutacağım dersek eğer; o zaman bunlar için geceden hazırlık yapmamız gerekiyor…

İşte

رَتِّلِ الْقُرْاٰنَ تَرْتٖيلًا

ayeti bunu anlatıyor bize… Nefsini tutmak isteyen geceleyin Kur’an’la beraber olacak… Onun sahuru Kur’an sofrası olacak… Sahuru Kur’an sofrası olanlar gündüz nefislerini tutma mücadelesine hazırlık yapması gerektiğini bilen kişidir Ama sahuru yemek sofrası olanlar; gündüz beden, mide belasıyla baş etme seviyesinde oruç tutan kimselerdir…

Bedeni için kalkanların sofrası yemek sofrası, davası için kalkanların sofrası ise Kur’an sofrasıdır… Çünkü yarın davan için çok büyük bir mücadele seni bekliyor Yarın davan için; bırak dışarıdaki düşmanlarını, iki omuzun arasındaki en büyük düşman olan nefsinle mücadelende taviz vermek istemiyorsan eğer, sahurda Kur’an’la beslenmen gerekiyor… Eğer sahurda Kur’an’la beslenirsen ancak o zaman yarın ki mücadelende başarılı olursun…

Ve’lhasıl-ı kelam Değerli Kardeşlerim!.. Oruç genelde açların halini anlamak diye ifade edilir… İllaki orucun hikmetleri içerisinde bu da var… Ama orucun özü nedir diyecek olursak; bizim iç dünyamızda derinleşmemizi sağlamak ister oruç… İç dünyamızda derinleşelim diye, bizi geceden ibadete kaldırır… Geceden sahura kaldırır… Gecenin en karanlık bölümünde ayakta olmayı, nefsimizi tutmayı, kendimizle baş başa kalacak vakit dilimini hayatımıza taşımayı oruç bize öğretir… Onun için; oruç tutacak kişi sahur vaktinde yola çıkacak kişi demektir… Hani “niyet hayır, akıbet hayır” deriz ya; sahur vakti akıbetimizin hayır olması için niyetlenme vaktidir işte… Yani mesele sadece açların halini anlamak olsaydı, sahura gerek olmazdı… Onların halini daha iyi anlayalım diye, akşamdan yiyip yatarak, daha fazla aç kalmamızı isterdi Cenab-ı Allah… Yani iyi bir oruç tutabilmek için iyi bir sahur yapmamız gerekiyor… İyi sahur yapabilmemiz için de, sahura kalktığımızda, hangi davanın mücadelesini vereceğimize iyi niyet etmemiz gerekiyor…

Eğer biz mide cihadının, boğaz cihadının mücadelesini etmek niyetiyle sahura kalkıyorsak; o zaman, yarın nefsimize yenildiğimizi peşinen kabul etmişiz demektir… Yok; eğer biz yarın ki orucumuzda nefsimizle mücadelemiz için ibadet şuuruyla, ibadet bilinciyle kalkıyorsak, işte o zaman sahurdaki niyetimiz nefsimize karşı kendimizi tutmak için olur…

Değerli Kardeşlerim!.. Peygamber Efendimiz

لِلصَّائِمِ فَرْحَتَانِ

“buyuruyor… “Oruç tutan kişi için iki sevinç vardır” diyor…”

يَفْرَحُهُمَا إِذَا أَفْطَرَ

““Birisi iftar ânında,”

وَإِذَا لَقِىَ رَبَّهُ

“birisi de Allah’a kavuşma ânında” buyuruyor…”

Âlimlerimizden İmam-ı Menâvi bu hadisi şöyle yorumluyor… Her tuttuğunuz oruçta; bir iftar vaktinde, iki Allah’la kavuşma vaktinde bu sevinci yaşamanız gerekir der… “İftar vakti yemeğe kavuşma sevinci vakti anlamına gelmez… Allah’ım, nefsimle bir mücadeleye niyet ettim geceden ve bu mücadeleden zaferle çıktım… Gözümü tuttum, kulağımı tuttum, dilimi tuttum, kalbimi tuttum, benliğimi, şehvetimi, iştahımı tuttum; elhamdülillah, şimdi senin izin verdiğin vakte bu emaneti ulaştırdım deme sevincidir aslında iftar ânındaki sevinç” der…

Allah’a kavuşma ânındaki sevinç için ise; “Sahur vakti de Allah’a kavuşma ânıdır” der… “İftar eder, sofrada yemeğini yer, teravih namazını kılar… Ama heyecanla gecenin son vaktini bekler… Allah’la baş başa kalacağı ânı bekler… Herkesin çekilip Allah’la tek başına kalacağı ve O’na elini açacağı ânı bekler… Onun Allah’la kavuşma ânı sahur ânıdır, sahur ânındaki sevincidir… Ve sahura Allah’la buluşma, Allah’ın huzuruna çıkma sevinciyle kalkar” diye ifade ediyor…

Dolayısıyla; sahur vakti Allah’la buluşma vaktidir yani… Nefsimizle yarın yapacağımız mücadeleye niyet etme vaktidir… O halde sahurlarımızı, sadece midelerimizi yarına hazırlama vakti olarak görüp, zayi etmeyelim…