İSRA VE MİRAÇ (3)
سُبْحَانَ الَّذٖى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذٖى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ
““Bir gece kulumuz Muhammed’i, kendisine bir kısım ayetleri göstermek için Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götüren alemlerin Rabbi olan Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir… Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir…” diyor bu ayette Cenab-ı Allah… İsra Suresi’nin birinci ayetinde…”
Değerli Mü’minler!.. İsra ve Miraç Mucizesi sadece kutlanması gereken bir gün değil; ibret alınması gereken, Peygamberimize özel olarak indirilmiş bir mucizedir…
Biz şer’i hükümlerden bize intikal etmiş bir hadiseyi tabii ki kutlayacağız… Ama kutlamanın ötesinde; bir de onu anlamaya, ona iman etmeye, onu hayatımıza taşımaya ve onu yaşamaya çalışmalıyız… İsra ve Miraç Mucizesi bu şekilde, bu manada değerlendirilmelidir… Çünkü; maalesef kandil gecesi çikolata ve meyve suyu dağıtılarak okunan Mevlitler üzerinden, sosyal medya mesajları üzerinden anlaşılmaya çalışılan mucizeler, hakikatler bir türlü zamanımıza, asrımıza, şahsımıza, cemaatimize, ailemize, toplumumuza ve nihayetinde insanlığa ulaşamıyor…
Onun için; biz İsra ve Miraç Mucizesiyle alakalı ayet ve hadisler üzerindeki mesajları anlamaya çalışmalıyız… Eğer böyle yaparsak bu mucize bu güne ait birçok meseleyi aydınlatır… Eğer böyle yaparsak bu bizim imanımızla, salih amellerimizle; Miraç gibi Rabbimize yükselmemizi, yücelmemizi sağlar…
Değerli Kardeşlerim!.. Malumunuz; İsra gece yürüyüşü, Miraç ise yükselmek demektir… Yani bir gece Peygamber’in Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürütülmesine İsra diyoruz… Oradan da Allemlerin Rabbine yürümesine, yükseltilmesine ise Miraç deniyor…
Öncelikle şunu bileceğiz… Bu mesele bizim için iman meselesidir… Biz bu iman meselesini asla ve kat’a tartışmayız… Sözlerime başlarken okuduğum ayet İsra konusunda nettir Bunu inkâr eden küfre girer, dinden çıkar… Miraç meselesi ile alakalı da Kur’an’da ayetler vardır, onlarca hadis vardır… Dolayısıyla bu mesele inanılması gereken, tasdik edilmesi gereken bir meseledir…
Ama maalesef bu gün birçok meselede olduğu gibi, İslam’ı tahrif etmeye çalışanlar; İsra ve Miraç konusunu akli zemin üzerinden, bilimsel araştırmalar üzerinden anlamaya, anlatmaya; daha doğrusu inkâr etmeye çalışıyorlar…
Değerli Kardeşlerim!.. İsra-Miraç ve buna benzer mucizeleri biz aklen anlayamayabiliriz… Bu meseleleri bilimsel olarak insanlara gösteremeyebiliriz… Biz bu meseleleri sadece ve sadece tasdik eder, iman ederiz… Eğer bu meseleler Allah’tan ve Rasûlünden gelmişse; bize düşen bunu aklen ispatlamaya, bilimsel olarak keşfetmeye çalışmak değildir… Bu konuyu tasdik etmek ve burada Rabbimizin murad ettiği mesajları anlamaya çalışmaktır…
Çünkü İsra ve Miraç zaten bir mucizedir… Öyle bir mucize ki; Peygamber Efendimiz yürüyerek 30 günde gidilecek uzaklıkta olan bir yere bir gecede gitti Oradan da insanların gidemeyeceği göklere çıktı, mucizeleri gördü ve bizim bilmediğimiz şekliyle Allah-u Teâla ile konuştu… Bunu aklen anlayamayabiliriz… Bizim aklımız, zekâmız bu konuda aciz kalır… Bunu bilimsel olarak ispatlayamayız… Zaten bizden de ispatlamamız istenmiyor… Bu gün bu konuyu aklen ispatlamaya çalışanlar, bilimsel olarak delillendirmeye çalışanlar; işin aslını maalesef kaybetmişlerdir…
Ebu Bekir (RA) bu meseleyi aklıyla ölçüp-biçerek tasdik etmedi… Ve ya bu konu, o günün şartlarında olabilir miydi-olamaz mıydı diye değerlendirerek tasdik etmedi… Dedi ki; bunu Allah’ın Rasûlü söylüyor mu söylemiyor mu?.. Eğer o söylüyorsa; aklım almasa da, bu günkü şartlarda bu mümkün olmasa da ben bunu tasdik ediyorum… O söylediyse doğru söylemiştir ifadesini ortaya koydu ve Ebu Bekir(RA); Sıddık makamına ulaştı Ne aklıyla tarttı, ne de zaman ve şartlarla bu konuyu değerlendirmedi… Allah’tan ve Resul’ünden geliyorsa tasdik etti…
Bizim de yapmamız gereken şey bu… Çünkü o gece peygamberimiz Burak isimli bir binek ile Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gitti… Oradan göklere yükseldi… Peygamberlerle görüştü… Birçok mucizeye vakıf oldu… Cenneti gördü, cehennemi gördü… Rabbiyle konuştu… Aynı yollarla geri döndü ve Peygamberimiz diyor ki; “Hâlâ yatağım sıcaklığını koruyordu…” Bunu hangi aklî zemin, hangi teknolojik buluş ile ifade edebilir, ispatlayabiliriz…
Bize zor olan mesele Allah’a kolay olandır… Bizim için imkânsız olan, Allah için bizim adımıza göz kırpmak kadar kolaydır… O yüzden bu hakikatle alakalı ayetlerde ve hadislerde ne ifade edilmişse; bize düşen âmennâ ve saddeknâ demektir… Rabbimizden işittiğimizi-duyduğumuzu tasdik etmek… Tasdik ettiğimizi anlamak Anladığımızı da hayata taşımaktır… Bunun dışındakiler imanın asla kabul etmediği konulardır…
Değerli Mü’minler!.. Evet; biz tarihi süreçte İsra ve Miraç’ı kabul ettik… Ama öyle bir zamanı, öyle bir asrı yaşıyoruz ki; sınırlı aklımızla ifade edilmesi mümkün olmayan, insanlığın bu gün ulaştığı teknoloji ile ifade edilemeyen bu mucizeleri insanlar reddediyorlar…
Bazı kendini çok akıllı zanneden akl-ı evveller maalesef şüphe ve şek içerisindeler… Bu gün sağda-solda bu konular tartışılıyor… Hatta daha da ilerisi söyleyeyim; artık tartışılmayan iman esası neredeyse kalmadı…
Cenab-ı Allah “Biz bir kısım ayetlerimizi, bir kısım delillerimizi göstermek için kulumuz Muhammed’i göklere yükselttik”(İSRA;1) diyor… Ve Peygamberimiz orada birçok hakikati gördüğünü söylüyor…
En az İsra ve Miraç kadar değerli olan, aslında hayatla bağı olan, bize hayat veren, mesaj veren konulardı bunlar… Peygamberimiz Miraç’a çıktı ve dedi ki “Ben Allah’ın ikramıyla Miraç’a çıktım… Ümmetimin miracı ise namazdır…”
Peygamber Efendimiz orada; bir takım insanların kafalarının taşlarla ezildiğini… Ondan sonra onlara yeniden kafa verildiğini ve o verilen kafaların yeniden taşlarla ezildiğini… Ve bunun sürekli böyle devam ettiğini gördü… Bunların kimler olduğunu sorduğunda “Bunlar dünyadayken namaz kılmayanlardır” dedi Cebrail (AS)… “Bunlar namazı terk edenlerdir… Namazı terk ettiklerinden dolayı bu şekilde cezalandırılan insanlardır” dedi…
Değerli Kardeşlerim!.. İşte bu şekilde, ümmetin miracı olan, Allah’la görüşme anlarımız, konuşma anlarımız olan, dinin direği olan namaz maalesef bu gün terk edilmiş durumda…
Hatta bazıları İsra ve Miraç’ı inkâr ettiği gibi namazı da inkâr etmiş durumda şu anda… Bunlar namaz duadır diyorlar…
Aynı şekilde; o gece; dünyadayken faiz yiyenlerin midelerinin şiştiğini ve o şekilde onlara azap edildiğini gördü Peygamberimiz… Dedikodu-gıybet edenlerin dudaklarının-yanaklarının sürekli kesildiğini gördü… Dedikoducuların demir tırnaklarla sürekli yüzlerini parçaladıklarını gördü… Zina günahını işleyenlerin pislik yediklerini ve avret yerlerinin hayvanlar gibi açık olduğunu gördü…
Cenab-ı Allah bunları Peygamberine gösterdi… Peygamberi bütün insanlığa anlattı… Ama maalesef ya inkâr edildi ya da inkâr edilmeyip hayata taşınamayan değerler olarak kabul edildi…
Değerli Mü’minler!.. Biz iman ettiğimiz değerlere sarılmak zorundayız… İsra ve Miraç mucizesinde bunlar Peygamberimize gösterildi… O da bizlere anlattı… Peki; biz ne durumdayız?.. Kandil mesajlarıyla Allah’ı razı edeceğimizi ya da cennete gireceğimizi mi zannediyoruz Sadece bir geceyi ihya ederek, diğer geceleri isyan içerisinde geçirerek Allah’ı razı edebileceğimizi mi düşünüyoruz…
İsra Ve Miraç bir başlangıçtı… Ondan sonra da mücadele devam etti… Asla sekteye uğramadı… Öyle hakikatler vardı ki; Peygamberimiz o gecenin sabahında bu meseleyi anlattığında, Ümmü Hâni Peygamberimizin omuzundan tutarak “Ya Rasûlüllah!.. Ne olur bunları anlatma kimseye… Çünkü bunları anlatırsan insanlar inanmazlar… Çünkü bunları anlatırsan insanlar seni üzerler” dedi Ama Peygamberimiz Allah’a yemin ederek “Vallahi ben bunları insanlara aynen olduğu gibi anlatacağım” dedi…
Ebu Cehil geldi, ona anlattı… Ebu Cehil “İnsanları çağırsam, bana anlattıklarını onlara da anlatır mısın” dedi.. “Tabi” dedi “Anlatırım…” Ve eline fırsat geçtiğini zanneden Ebu Cehil tüm müşrikleri oraya çağırdı… İman edenleri de çağırdı… Oraya gelenlere “Dinleyin görün… Muhammed kafayı yemiş” dedi… “Olmayacak, imkânsız şeylerden bahsediyor… Biz uyurken tâ Kudüs’e gittiğini, göklere çıktığını söylüyor…” dedi… Alay ettiler, dalga geçtiler Peygamberimizle… Delirmiş dediler… Sonra Peygamberimizi teste tabi tuttular… “Yolda bir kervan var… Sen gördün mü?..” diye sordular… Peygamberimiz kervanın nerede olduğunu söyledi… Kervanın ne zaman Mekke’ye gireceğini söyledi… Hatta kervandakiler gördüğü zaman ne yaptıklarını da teker teker söyledi… Kervan dediği zamanda Mekke’ye gelince kervandakilere anlattığı şeyleri sordular… Ama yine inanmadılar ve “Sen sihir konusunda bayağı ilerlemişsin” dediler…
Mescid-i Aksa’nın kapılarını-pencerelerini, içini-dışını sordular… Allah bütün perdeleri kaldırdı Mescid-i Aksa’yı Peygamberimizin gözünün önüne getirdi… Sordukları her şeyi söyledi… Ama yine inkâr ettiler…
Değerli Kardeşlerim!. Şunu anlatmaya çalışıyorum… Peygamber Efendimiz Hakk’ı asla gizlemedi… İnsanların tamamı inkâr etse dahi, dalga geçse dahi; Allah’tan gelen hakikatten asla vazgeçmedi… Şimdi acaba biz; insanlar dalga geçerler, insanlar inanmazlar, insanlar reddederler, insanlar zulmederler diyerek hangi hakikatleri gizliyoruz diye kendimize sorsak… Acaba kaç tane konumuz çıkar… Ama Peygamberimiz; “Vallahi ne yaparlarsa yapsınlar, Allah bana ne gösterdiyse ben olduğu gibi, hepsini tastamam anlatacağım…” dedi… İşte bu; Peygamberi bir duruştur… Başka Peygamberlere verilmeyen İsra ve Miraç mucizesini hak eden Peygamberin mükemmel duruşudur bu Ve bu duruş bizim için örnektir…
Bizim bunu bu güne taşımamız lazım… Bununla ilgili kendimizi muhasebe etmemiz lazım… Bununla ilgili yarınlarımızı inşa edelim… Bu gün anlatılmayan o kadar çok hakikatimiz var ki… Her şeyi gizliyoruz… Bu gün kendi nefsimize bile İslami hayatı konuşmaktan çekiniyoruz… İşte bu tavrımız Peygamberi bir tavır değildir… Bu peygamberi tavra bu gün bütün Müslümanlar olarak çok ihtiyacımız var… Allah ve Rasûlü bize ne bildirdiyse; biz bunu olduğu gibi bildirmek, anlatmak ve yaşamak zorundayız… Bize düşen farz budur…
Değerli Mü’minler!. Malumunuz; Müslümanlar için yeryüzünde en kutsal, en mübarek yer Kâbe’dir… Ondan sonra Mescid-i Nebevi ve daha sonra da Mescid-i Aksa’dır… Bu İsra ve Miraç mucizesi gerçekleştiğinde Peygamberimiz Kâbe’deydi… Ama Allah-u Teâla Peygamberimizi Miraç’a oradan yükseltmedi… Peygamberimiz diğer Peygamberlere namazı Kâbe’de kıldırmadı… Mescid-i Aksa’ya götürdü; namaz orada kılındı ve oradan Miraç’a yükseldi…
Müslümanlar o günden itibaren ilk kıbleleri olan, İsra’nın sonu Miraç’ın başı olan; etrafı mübarek kılınan Mescid-i Aksa’yı ve Kudüs topraklarını her zaman önemsediler…
Peygamberimizin vefatından beş yıl sonra Kudüs fethedilerek Mescid-i Aksa İslam diyarı oldu… Ve ondan sonra Allah Müslümanlara yeryüzünün liderliğini verdi…
Mescid-i Aksa bize emanettir… Bu gün biz İsra ve Miraç’ı konuşuyorsak; Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı, oradaki kutsal toprakları ve o kutsal toprakları koruyan Müslümanları da konuşmak zorundayız… Çünkü, maalesef son yüz yıldan beri Mescid-i Aksa işgal altında… Tam yüz yıldır Mescid-i Aksa terörist Yahudi varlığı tarafından işgal edilmiş durumda… Bu gün Müslümanlar oraya namaz kılmak için bile giremiyorlar… Bir taraftan altını oyuyorlar, bir taraftan oradaki İslam değerlerini yok etmeye çalışıyorlar… Avlularında çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar sürekli şehit ediliyor… Bu zulme maalesef iki milyar İslam âlemi gereken tepkiyi gösteremiyor… Oysa Peygamberimiz bize ne demişti?.. “Mutlaka Mescid-i Aksa’ya gidin… Orada mutlaka namaz kılın… Eğer oraya gidemiyorsanız, orada namaz kılamıyorsanız, oranın kandillerinin yanması için oraya zeytinyağı gönderin…” Yani Mescid-i Aksa ile ilginizi-alakanızı kesmeyin demişti…
O yüzden İsra Suresi’ndeki Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürüyüş; aslında Peygamberimizin şahsında ümmetine verilen bir mesajdır… Biz nerede olursak olalım Mescid-i Aksa’ya yürümeyi kendimize hedef olarak koymak zorundayız…
Mescid-i Aksa’yı hedefine koymayan ve bu yolda gayret etmeyen hiç kimse, bu manada, ne gece yürüyebilir, ne de Rabbine yükselebilir…
Değerli Mü’minler!.. Bizim en büyük yanlışımız ne biliyor musunuz?.. Biz Müslümanlar olarak yaklaşık üç asırdan beri izzeti, İslam’da aramıyoruz maalesef… İzzeti batılda arıyoruz… İzzeti küfürde arıyoruz… İzzeti makamda, koltukta, sayıda arıyoruz… İzzeti suskunlukta arıyoruz… İzzeti evimizi, çoluk-çocuğumuzu, eşimizi, işimizi korumakta, bireysel hayatı yaşamakta arıyoruz… İzzeti dinin bir kısmını alarak, belki büyük bir kısmını terk ederek bulabileceğimizi zannediyoruz…
Oysa; İsra ve Miraç toprakları olan Mescid-i Aksa’yı Cenab-ı Allah her zaman izzeti İslam’da arayanlara verdi… İşte biz Müslümanlar olarak; Miraç Kandiline yürüdüğümüz şu günlerde; bu sorunumuzu konuşmak zorundayız…
Namazı konuştuğumuz kadar, faizi konuştuğumuz kadar, içkiyi konuştuğumuz kadar… Hatta bence daha fazla; biz yeniden nasıl izzetli oluruz, biz nasıl Allah’a yürüyebiliriz, biz nasıl bir ümmet olabiliriz, biz nasıl İslami bir hayatı başlatabiliriz, biz nasıl işgal edilmiş topraklarımızı yeniden kurtarabiliriz, biz nasıl ecdadımızın yoluna dönebiliriz… Bunları konuşmak zorundayız…
Değerli Mü’minler!.. Biraz önce de demiştim… İsra ve Miraç diğer Peygamberlere verilmeyen, sadece bizim Peygamberimize verilen önemli bir mucizedir… Peygamber Efendimiz bu mucizeyle; kendini yapayalnız hissettiği o sıkıntılı, meşakkatli günlerinde bir nebze olsun rahatlamıştı…
İsra ve Miraç hadisesi yaşanmadan önce; Peygamberimiz tam 11 yıl boyunca Mekke’de insanlara İslam’ı anlattı… Ama Mekke’deki o insanlar bir türlü İslam’a inanmadılar… İslam’a iman eden bir avuç Müslümanlara zulmettiler… İslam’ı anlatmalarına dahi müsaade etmediler… Ambargo koydular, boykot uyguladılar… Peygamberimiz bile açlıktan karnına taş bağlamak zorunda kalacak kadar aç bıraktılar… Bu süreçte Peygamberimizin hanımı Hz.Hatice vefat etti… Ve Peygamberimizi himaye edip koruyan amcası Ebu Talip vefat etti… Peygamberimiz hiç olmadığı kadar daha fazla zorluk yaşamaya başladı… Müşriklerin zulmü, baskısı artmaya başladı…
Hatta bu baskıdan dolayı Peygamber Efendimiz Mekke’nin dışında İslam’ı yayabileceği toplumlar, güçler aramaya başladı… Bir gece azatlı kölesi Zeyd bin Harise ile birlikte Mekke’ye 120 km. uzaklıktaki Taif’e gitti… Bazı rivayetlere göre 10 gün, bazı rivayetlere göre 30 gün Taif’te kapı kapı dolaşarak İslam’ı tebliğ etti, anlattı… Peygamber olduğunu söyledi…
Ama maalesef Taif halkı kabul etmedi… Liderleri de kabul etmedi… Hatta nahoş şekilde O’nu reddettiler… Peygamberimiz “Bari bunu başkalarına söylemeyin… Mekkeliler ve diğer kabileler duymasınlar…” dedi… Çünkü Peygamberimiz Mekke’den gece hiç kimseye haber vermeden çıktığı için; Arap geleneklerine göre Mekke’nin himayesinden de çıkmıştı… Onların yaptıklarını duyanlar artık Peygamberimizi daha kolay reddedebilirlerdi… Onun için Peygamberimiz bunun gizli kalmasını istedi… Ama Taifliler kabul etmedi… Hatta reddetmekle de kalmadılar; çocuklara ve ayak takımı insanlara Peygamberimizi taşlattılar… Herkese hakaret ettirdiler… Mekke’ye dönüyor ama artık Mekke de kabul etmiyor… Ancak Mut'im bin Adiyy isimli bir müşrikin himayesinde Mekke’ye tekrar girebiliyor… O zamana kadar Mekke’nin dışındaki mağaralarda yaşıyor…
Değerli Kardeşlerim!.. İşte böyle bir süreçte Cenab-ı Allah Peygamberimize yardım etti… Dedi ki; bu dava zor bir dava… İsra ve Miraç’ı konuşurken aslında anlatılması gereken esas mesele budur… Niye İsra ve Miraç… Niye Cenab-ı Allah bu kulunu göklere, kendine yükseltti… Niye mucizelerini gösterdi… Peygamber Efendimiz nasıl yaşamıştı… Peki; bizler nasıl yaşıyoruz… Acaba Peygamberimizi Miraç’a yükselten şey sadece namaz mıydı…
Peygamberimizi Miraç’a yükselten şey, O’nun yaşadığı hayattı… O hayatında hep Allah’tan gelen vahye göre yaşıyordu… Yani Kur’an’a göre yaşıyordu… Sırf bu yüzden dolayı; bir zamanlar Muhammed-ül Emin diyecek kadar güvendikleri ve sevdikleri Peygambere zulmettiler Başına ödül koydular… Öldürmeye çalıştılar… Taşladılar, hakaret ettiler… Kafasına yeni kesilmiş deve işkembesi koyacak kadar ileri gittiler… İman edenleri gözünün önünde öldürdüler… Öyle zamanlar oldu ki; Peygamberimiz Kâbe’nin duvarlarına yapışıp “Ya Rabbi! Bana yardım et…” diye yalvardı… “Ya Rabbi!.. Beni kime bırakıyorsun… Beni düşmanın eline mi terk ediyorsun… Ben kavmimden şikâyetçi değilim… Onları helak etmeni de istemiyorum… Yeter ki sen benden razı ol…” dedi… Yani ne olursa olsun hep Allah’tan istedi ve hâlinden şikâyetçi olmadı…
İşte böyle bir hayatın, böyle bir yaşayışın, böyle bir davanın sahibine Cenab-ı Allah İsra’yı ve Miraç’ı nasip etti… İkram etti…
Peki ben de istiyor muyum… Evet; ben de İsra’yı istiyorum… Peki o zaman; benim hayatım nasıl… Ben hayatımı ihya ediyor muyum… Hayatını ihya edebilenler, hayatını imar edebilenler Allah’a yürüyebilenlerdir… Peygamberimiz ilk vahyi aldığı andan itibaren hep bu İslam davası için yaşadı ve mücadele etti… Peki; ben bu dava için ne yapıyorum… Ve ya daha net konuşayım; acaba benim böyle bir davam var mı… Varsa bu dava için şimdiye kadar ne yaptım…Peygamberimize o hayatı yaşatan o İslam davası adına bir hikayemiz var mı… Sırf bu İslam davası uğrana hayatımızda heba ettiğimiz ve ya elimizin tersiyle reddettiğimiz bir şey var mı…
Biz İsra ve Miraç’ı konuşurken; bu gün sırf “Lâ ilâhe illallah, Muhammedür Rasulüllah” deyip iman ettiği için; yeryüzünde ezilen, sömürülen, kınanan, garip hale gelen, mülteci kamplarına mahkûm edilen, üzerlerine bombalar yağdırılan, tıpkı Buruc Suresi’nde anlatıldığı gibi ateş çukurlarında yakılan, çocuklarının cesetleri sahillere vuran Müslümanların halini konuşmak ve bu konuda kendimizi hesaba çekmek zorundayız…
Eğer bütün Müslümanlar olarak kendimizi hesaba çekersek…
قُلْ اِنَّ صَلَاتٖى وَنُسُكٖى وَمَحْيَایَ وَمَمَاتٖى لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
Eğer bizim namazımız, kurbanımız, hayatımız ve ölümümüz; kısaca her şeyimiz Allah için olursa…(EN’AM;162) Niçin yaratıldığımızı bilerek bunu hiç unutmadan yaşarsak…
İşte o zaman Allah’ın izniyle yeniden yerde ve gökte izzete ulaşabiliriz… Biz bunu yeniden idrak etmek zorundayız… Bütün Müslümanların, hatta bütün insanlığın kurtuluşunun tek yolu bu… Çünkü; şunu hiçbir zaman unutmayın… Müslümanlar düzelmeden dünya düzelmez…
