KULLUK ŞUURU
Değerli Mü’minler!.. Allah-u Teâlâ’nın şu kâinatı bir hikmet için, bir sebebe dayalı olarak yarattığını biliyoruz… Biz inanırız ki; kâinat bir hikmete mebni olarak yaratılmıştır… İslam inancının temelinde bu vardır… Şu kâinatta her şeyin bir hedefi, bir gayesi vardır… Ve her şey o hedefine ulaşmak üzere hayatını devam ettirir
Dolayısıyla; yeryüzünde insan olarak bizlerin de bir hedefi var… Var edilişimizin bir gayesi var… Allah-u Teâlâ buyuruyor ki;(Duhan;38)
وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبٖينَ
““Ey insanlar… Haberiniz olsun ve bilesiniz ki… Biz gökleri ve yeri… Ve onlar arasında bulunan her şeyi… Yani bütün mevcudatı… Bütün mahlûkatı… Yaratılmış her şeyi… Eğlence olsun diye… Amaçsız… Boşu boşuna yaratmış değiliz…””
Değerli Mü’minler!.. Şu kâinattaki hiçbir şey amaçsız, gayesiz hareket etmiyor… Hepsine Allah-u Teâlâ bir hedef koymuş… Her şey o hedefe göre hareket ediyor… Bu hedef noktasında en sorumlu mevkide olan varlık ise; insandır… İşte Kur’an bize bunu telkîn ediyor…(Mu’minun; 115)
اَفَحَسِبْتُمْ اَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ
““Ey insanlar… Siz bizim sizi boş yere… Amaçsız olarak yaratığımızı… Ve bu hayatınızın sonunda tekrar diriltilerek… Bize döndürülmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz… Böyle zannetmeyin… Sizin bir gayeniz var… O gayeye ulaşmanız için yaratıldınız… Hesaba çekileceksiniz…””
Ve Cenab-ı Hakk; biraz da kapalı olan bu iki ayetin arkasından başka bir ayet getirerek bunları açıklıyor;(Zariyat;56)
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
““Ben hem cinleri, hem de insanları tek hedef için yarattım… Sadece ve sadece bana kulluk etsinler diye yarattım…” diyor…”
Değerli Mü’minler!.. İnsan bir hedef için yaratılmıştır… O hedef de; insanın kendisine verilen akıl nimetini kullanarak ve Allah’ın Peygamberler vasıtasıyla gönderdiği vahiy desteğiyle Cenab-ı Hakk’ın varlığını bilmesi-bulmasıdır… Bilecek ve bulacak Önce aklınla düşüneceksin… Bulacaksın… Sonra O’nu sıfatlarının tecellileriyle, adeta, gözünle göreceksin… Buna biz kulluk şuuru diyoruz… Niçin yaratıldığımızı bilmek diyoruz… İşte ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler… Kulluk etsinler diye yarattım şeklinde tercüme etmeye çalıştığımız bu
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
ayetinde geçen iki şey var… Bir ibadet var… Bir de ubudiyyet var
İbadet; Allah-u Teâlâ’nın biz kullarına kendisi için yapmamızı emrettiği; şekli, miktarı ve uygulanışı belli olan davranışlardır… Namaz… Oruç… Hac… Zekât gibi… Bunlar şekli belli olan ibadetlerdir… Bir de; O’nun rızasını kazanmak amacıyla yaptığımız bütün meşru davranışlar da, ibadet kavramı içerisinde yer alıyor… Allah rızası için bir yoksulun, düşkünün elinden tuttuğumuz zaman ibadet yapmış oluyoruz… Sevap kazanıyoruz… Nafile ibadettir… Bu ibadetler, Allah’a karşı fiili görevlerimizdir… Bu fiili görevlerimizi yerine getiriyorsak ibadet yapmış oluyoruz…
İbadet yapmamız gerektiğine inanarak Allah’ı tanıyıp, her an Cenab-ı Hakk’ın bizim Rabbimiz olduğu şuurunu aklımızdan çıkarmadan… Bizi yaratanın O olduğunu… Bizi rızıklandıranın O olduğunu… İrademizin, bütün davranışlarımızın O’nun iradesine bağlı olduğunu… Bize sağladığı hürriyetin, verdiği davranış serbestliğinin nihai noktada O’nun iradesi ile var olduğunu… O ol derse her şeyin olacağını… Olma derse, yok ol derse… Her şeyin bir anda yok olacağını bilip, inanıp, ruhumuzla buna teslim olarak… Hayatımızı bu şuur içerisinde geçirmemize de UBUDİYYET diyoruz… Yani kulluk şuuru diyoruz…
Yani Değerli Mü’minler!.. Bizim kulluğumuzun iki cephesi var… Bir ibadet cephemiz var… Bir de ubudiyet cephemiz var… İbadet hayatımız belli şekillerdir… Davranışlardır… Başlarsınız biter… Yenisi gelir, onu yaparsınız… Ramazan gelir oruç tutarsınız… Vakit gelir namaz kılarsınız… Yıl dolar, zenginseniz, zekât verirsiniz… Yani vakti dolar, yeniden gelir…
İbadet hayatımızda Cenab-ı Hak’ın koyduğu ölçüler dâhilinde kesintiler olabilir… Ama ubudiyyette kesinti olmaz… Onun için biz bunu şöyle tarif ediyoruz… İbadet Allah’ın istediğini yapmaktır… Ubudiyyet ise, Allah’ın yaptığına razı olmaktır…
Cenab-ı Allah şunu yapın dedi… Yaptık… İbadet yapmış olduk… Haramdan kaçındık… İbadet yapmış olduk… Ama başımıza bir iş geldi… “Ya Rabbi!.. Her şey senden… Ben esbaba tevessül ettim… Kaçınmak için elimden geleni yaptım… Ama başıma bu geldi… Elbette bunda senin bir hikmetin vardır… Sen yaratıcı kudretsin… Benim Rabbimsin… Ben senin kulunum… Yaptığına razıyım… Sıkıntıyı veren Rabbim, gün gelecek genişliği de verecek…” İnancı içerisinde olmak, kesintisiz bir ubudiyet hali yaşamaktır…
Ondan dolayı; “İnkâr ederek nefislerine zulmeden kullarım; Allah’ın rahmetimden ümidinizi kesmeyin” buyuruyor Cenab-ı Mevla…
Yani Rabbinize ubudiyyete devam edin demektir bu… Allah’tan -haşa- umut kesmek; O’nun rahmetinin, merhametinin ve kudretinin bütün kâinatı kapladığından şüphe etmek anlamına gelir…
Cenab-ı Hakk’ın Esma-i Hüsna’sındaki, yeryüzüne tecelli ettirdiği sıfatlarından birinin ve ya bir kaçının… Doğrudan ve ya dolaylı yoldan devre dışı bırakılması… Bunlardan şüphe edilmesi… İnsanın imanında kesintiye sebep olur… Ve Mü’mini iman dışına iter…
Ondan dolayı; Allah’ın rahmetinden ümit kesmek iman zaafının alametidir… Bu Allah’ın rahmetiyle alakalı ayetleri inkâr etmek anlamına geleceği için… İnsanın din dışı kalmasına sebep olur…
Değerli Kardeşlerim!.. Bu ubudiyet dediğimiz; Allah’a kulluğumuzun sürekliğini sağlama işlemi için; Kur’an elimize bazı anahtarlar vermiş… Açıp gireceğimiz kapılar göstermiş… Bunlardan bir tanesi; kulların Cenab-ı Hakk’a ezelde verdiği kulluk sözüne bağlı kalmasıdır… Hani Allah-u Teâlâ ayet-i kerimede buyuruyor ya… Ben insanoğlundan nesiller yaratmayı takdir ettim… Sonra insanoğlunun nefislerini kendilerine şahit kılarak onlara sordum… Hani ben sizin Rabbiniz değil miyim diye sorduğum zaman… Gâlû belâ diye bildiğimiz… Evet sen bizim rabbimizsin Yaratıcımızsın diye söz verdiniz ya…
İşte o sözü verdiğiniz zamanı sakın unutmayın… Yarın hesap verirken benim bundan haberim yoktu demeyin diye hatırlatıyorum diyor Cenab-ı Hakk…
Yani biz bu sözü; Ya Rabbi ben senin kulun olacağım… Sana hem ibadet edeceğim, hem ubudiyyet edeceğim diye tââ ruhlar âleminde vermişiz… Kısaca; Rabbimize verdiğimiz sözü tutacağız…
Allah’a verdiğimiz sözü tutma ahlakı bize insanlara karşı verdiğimiz sözü tutma sorumluluğunu yükler… Allah’a verdiğimiz sözü tutma meselesi bizi öyle eğitir ki… Birine bir söz verdik mi; onu da yerine getiririz…
İnsanlara verdiği sözü yerine getirmeme gibi kötü bir alışkanlığı olan insanın… Allah’a verdiği sözü tutma kabiliyeti de kaybolur… Çünkü ahlaklı olmak; önce Allah’a karşı ahlaklı olmakla başlar… Onun yansıması olarak kullara karşı ahlaklı olmayı da icap ettirir… Kullara karşı dürüst olmayan; kendine karşı da dürüst olmaz… Allah’a karşı da dürüst olmaz… Yani; verdiğimiz sözleri tutmak; bizim ubudiyyetimizin sürekliliğini sağlamanın yollarından birisidir…
Değerli Mü’minler!.. Cenab-ı Hakk’ın bizim hayatımızı tanzim etmek üzere, şunları yapın, bunları yapmayın şeklinde… Bir emirler ve yasaklar manzumesi var… Biz buna Din-i Mübin-i İslam diyoruz…
Allah’ın koyduğu sınırları muhafaza edeceğiz… Yap demişse yapacağız… Şartlarını taşıyorsak… Yapma demişse yapmayacağız… Yine şartlarını taşıyorsak… Bu sınırların ötesine geçmek de suçtur… Gerisinde kalmak da suçtur… Bu sınırları tanımamak demektir…
Cenab- Hakk; Kur’an’ı bizim önümüze koyup… Okumamızı emrettikten sonra… Anlamamız gerekiyor ki; Kur’an’ın içindeki bize verilen emirlerin tamamı; Cenab-ı Allah’ın aşılmaması gereken sınırlarıdır… (Bakara;229)
تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ
“Allah’ın Kur’an’da sizin önünüze koyduğu emirler ve yasaklar Allah’ın sınırlarıdır…”
فَلَا تَعْتَدُوهَا
“Sakın ha; bu sınırları aşmayınız…”
وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَاُولٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
“Kulluk ve ubudiyyet noktasında Allah’ın koyduğu sınırları her kim aşacak olursa onlar zalimlerdir…”
Değerli Kardeşlerim!.. Bu Allah’ın sınırlarını aşma meselesinde; eğer insan iman çizgilerini aşıyorsa… Buradaki zulmün, zalim olmanın manası kâfir olmak demektir…
Eğer ibadetlerimiz noktasında eksiklerimiz varsa ve ya aşırı gidiyorsak… O zaman da; buradaki zulmün, zalim olmanın manası günahkâr olmak demektir…
Yani; zulüm mes’elesi imana dayanır… İnsanın önce kendisine, sonra başkalarına haksızlıkta bulunmasıdır bu… İster ibadetler noktasında olsun… İster ubudiyyet boyutunda olsun… Eğer kulluk görevimizi yapmazsak… Allah’a karşı haksızlık etmiş oluruz… Peygamberimiz ne diyordu, hatırlayalım…
“Senin nefsinin, senin üzerinde hakkı var… Ailenin senin üzerinde hakkı var… Çocuklarının senin üzerinde hakkı var… Allah’ın senin üzerinde hakkı var… Öyleyse her hak sahibine hakkını vereceksin” diyordu…
Rabbimizin bizim üzerimizdeki hakkı; bizi hangi maksatla yarattıysa… Hayatımızı o maksada, o hedefe ulaşma istikametinde planlamalıyız… Daha doğrusu… Rabbimizin bize İslam olarak çizmiş olduğu programı aksatmadan, hayatımıza tatbik etmemiz gerektiğini anlamalıyız…
Değerli Mü’minler!.. Kul olarak; Rabbimizden gelen her şeye razı olup, teslim olacağız… Ama burada teslimiyet dediğimiz şeyin meskenet olmadığını da asla unutmayacağız…
Allah’a teslimiyet ve tevekkül şu demektir… Elimizden gelen her şeyi yapmak şartıyla… Rabbimizin bize yüklediği maddi-manevi bütün görevleri yerine getirmeye çalıştıktan sonra… Ezeli takdiri gereği bizim karşılaştığımız her şeye… Rabbimdendir… Başım gözüm üstüne demek suretiyle rıza göstermek teslimiyettir…
Ama musibet Allah’tan geldi diye sırtüstü yatıp ölmeyi beklemek değildir bu… Allah bir hikmeti gereği seni bir sıkıntıyla karşılaştırır… Seni imtihan eder… Ve ya zenginlik ve bollukla seni imtihan eder… Bu bolluğun içerisinde şımarıp azmayacaksın… Darda kaldığın zaman da; isyana düşüp ümidini kesmeyeceksin… Eğer bolluk içerisindeysen bu bolluğu veren Allah’ın geri de alabileceğini unutmayacaksın
Eğer sıkıntın varsa… Bize bu sıkıntıyı veren Rabbimin bizi bu sıkıntıdan kurtarma gücüne sahip olduğuna inanacağız… Elimizden gelen gayreti göstererek Rabbimizin rahmetini, yardımını bekleyeceğiz… Allah’ın bize verdiklerine razı olmanın anlamı budur… Bir de elinden çıkıp kaybolana sabır göstereceksin…
Kısaca; bize şu an bu camiye gelmeyi Allah’ın nasip ettiğinin bilincinde olmamız ubudiyettir… Birazdan kılacağımız namaz ise ibadettir…
Değerli Mü’minler!.. İbadet ve ubudiyyet hali Müslümanın hayatında süreklidir… Namaz kıldık, bitti… Sonra yeni bir namaz… Bu ramazan geldi oruç tuttuk, sonra yeni bir ramazan… Bütün bu görevlerimiz şeklen kesintili olsa da… Genel manada devamlıdır… Ve bunları bize emreden Rabbimizin varlığına imanımız da hiç kesinti olmaması… İşte ibadetimizin ve ubudiyetimizin devam etmesinin temel kaynağı budur… Cenab-ı Allah; (Nisa;36)
وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهٖ شَيْئًا
““Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın” diyor…”
Başka bir ayette de;(Hicr;99)
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَاْتِيَكَ الْيَقٖينُ
““Ey Muhammed!.. Ve ey ona tabi olan mü’min kullarım!.. Yakin dediğimiz, geldiğinde artık bu dünya hayatıyla münasebetinin bittiğini kesin olarak anlamana sebep olan, ölüm sana gelinceye kadar, ecelin gelinceye kadar Rabbine ibadete ve ubudiyyete devam et” diyor…”
Değerli Kardeşim!.. Ölüm gelip seni alıncaya, hayatına son verinceye kadar her nefesin ubudiyet şuuruyla geçecek… Her ibadet vakti o ibadeti yerine getirme azmi, sevinci ve neşesiyle dolu olacak…
Allah-u Teâlâ kendisiyle kulları arasındaki uluhuyyet ve ubudiyyeti… Rab oluş, Allah oluş ve kul oluş münasebetlerini böyle bir çok ayet-i kerimede ortaya koyuyor… Sonsuz kudret sahibi olan Allah’ı; sıfatlarıyla hayatımıza tecellileriyle görüyoruz… Yaratmasıyla görüyoruz… Rızık vermesiyle görüyoruz… Sıkıntılarımızı gidermesiyle görüyoruz… Bizi zenginlikle, bollukla, fakirlikle, ölümlerle imtihan etmesiyle görüyoruz… Kâinatı var etmesiyle görüyoruz… Bunları gördükçe O’nun kulu olduğumuz bilincini güçlendiriyoruz… Ve güçlendirmemiz gerektiğinin de farkındayız… Fiilen güçlendirmemiz ibadettir… Bunun bilincinde olmamız… Devamlı bu ruh halini taşımamız da ubudiyet şuurunu taşıdığımızı gösteriyor…
وَمَا اُمِرُوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَ حُنَفَاءَ
Allah’ın kulları olan insanlar sadece ve sadece tek bir şeyle emredilmişlerdir… Yeryüzüne gönderilen insanların tek sebebi var… O da dini sırf Allah için yaşayarak Allah’a ibadet etmeleri ve ubudiyyet etmeleridir… Bir şey yapıyorsam temelinde Rabbimin rızasını gözetmem gerekir… İbadette olsa bu böyle… Gündelik hayatımızda yaptığımız sıradan bir iş olsa da bu böyle…(BEYYİNE;5)
Peygamber Efendimiz “Allahümme eınnî alâ zikrike ve şükrike ve husni ibadetik” diye dua ediyor Allah’a…
“Ya Rabbi! Bana seni anmayı… Anma konusunda… Seni zikretme konusunda… Ve sana en güzel bir şekilde ibadet etme konusunda… Bana yardım et Ya Rabbi!” diyor duasında…
Demek ki Değerli Kardeşlerim! Varlığımızın devamı Cenab-ı Hakk’ın kudretine, O’nun iznine bağlı olduğu gibi… O’na hakkıyla ibadet edebilme noktasında da yine O’nun yardımına muhtacız…
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ
““Ey Rabbimiz!.. Ancak sana ibadet ederiz… Ve ibadetlerimizin kabul edilmesi için… Ancak ve ancak senden yardım isteriz…”(FATİHA;5)”
Bu bilinci Allah-u Teâlâ Fatiha Suresi’nde bizim ruhumuza yerleştiriyor… Gönlümüze yerleştiriyor… Kur’an’ı anlayarak okumamız gerektiğinin… Yaşamak amacıyla okumamız gerektiğinin altında bu var işte… Eğer Kur’an bizim ruhumuzu şekillendiriyorsa bizim için Kur’an’dır… Eğer Kur’an davranışlarımıza biçim veriyorsa bizim için anlamlıdır… Ve Allah’ın kelamıdır… Yoksa bize bu iyilikleri yapmasına izin vermediğimiz Kur’an’la aramız barışık olamaz…
İslam’da ibadet; imanın meyvesidir… Meyvesiz ağacın hiçbir değeri yoktur… Bağımıza-bahçemize diktiğimiz ağaç meyve vermezse onu yeniden tazelemek adına aşılarız… Meyve vermesini isteriz… İmanın meyvesi ibadettir… İbadetimiz yoksa imanımızın tazelenmeye ihtiyacı vardır…
Kur’an ve Sünnet-i Nebeviyye bize amel ile iman arasında… İbadet hayatımızla inanç hayatımız arasında çok sağlam bir bağın bulunduğunu haber veriyor.. Allah-u Teâlâ iman eden mü’minleri andıktan sonra… Hemen onların temel özelliği olan salih amel işleme niteliklerini ortaya koyar… Kur’an’ın birçok ayetinde bu böyledir… Hadis-i şeriflerde de bu böyledir… Müslüman kimdir… İnanan ve inandığına göre davranan insandır…(Bakara;277)
اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Ey iman eden insanlar! .. Bununla yetinmeyip salih ameller işleyenler!.. Ne gibi salih ameller… Namaz kılanlar… Zekâtı verenler… Ve benzeri bütün ibadetleri yapanlar var ya…
İşte onlar için mükâfatları Rableri katındadır… Ve onlar için korku yoktur… Ve asla mahzun olmayacaklardır…
Bu hem ahiret hayatı için böyledir… Hem de dünya hayatı için böyledir… Hakikaten Rabbimize karşı ruhumuzla ve bedenimizle kulluk görevimizi yerine getirebilirsek… Rabbimizin bizim için vaad ettiği;(Yunus;62)
لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
“Onlara korku da yoktur… Mahzun olmak da yoktur… Müjdesini daha bu dünya hayatındayken yaşarız…”
Peygamberimiz (SAV); “İnnallâhe teâlâ lâ yenzuru ila ecsâmiküm velâ suveriküm buyuruyor…
“Allah-u Teâlâ sizin kalıbınıza… Suretlerinize… Yakışıklı mısın?.. Boyun ne kadar uzun… Bunlara bakmaz” diyor… Sonra velâkin yenzuru ila kulûbiküm ve a'mâliküm diyor… Fakat sizin kalbinize ve davranışlarınıza bakar…” buyuruyor…
Velâkin yenzuru ila kulûbiküm ve a'mâliküm Allah sizin önce kalplerinize bakar… İmanınızın makamı olan kalbinizin kalitesine bakar… İçinde ne var.. İman mı var… Yoksa fısk-ı fücur mu var… İsyan mı var Küfür mü var… Önce buna bakar… Eğer istediği orada varsa… Ondan sonra davranışlarınıza bakar… Amellerinize bakar… Yaptıklarınıza bakar…
Demek ki Allah-u Teâlâ Amentü billah… Amentü birasülillah… Allah’a ve Rasulüne inandım demekle bizi bırakmayacak… İmanımızın bize yaptırdığı amellerimize bakacak…
Velâkin yenzuru ila kulûbiküm ve a'mâliküm… İşte hepimiz akşam başımızı yastığa koyduğumuzda… Sabah kalktığımızda bu muhasebeyi yapalım… Cenab-ı Hak ile bağlantımızın ne olduğunun hesabını yapalım… Kulûbiküm ve a'mâliküm… Kalbimizde ve amellerimizde ne var… Bunun hesabını yapalım… Hayatımızı bu Velâkin yenzuru ila kulûbiküm ve a'mâliküm Allah sizin kalbinize ve amellerinize bakar hadisini unutmadan yaşayalım…
Bizim Mü’min oluşumuzun bir gayesi var… Hem iman noktasında… Hem de ameller noktasında… Davranışlar noktasında… Kendimizi kâmil ve mücehhez hale getirmemiz lazım… Her birimiz birer iman kalesi olmamız gerekiyor… Eğer biz imanlarımızı güçlendirmezsek.. Sağlamlaştırmazsak.. Amellerimiz de zayıf olur… Amellerimiz zayıf olunca da imanımız tehlikeye girer… Allah muhafaza…
Allah imanlarımızı kavi kılsın inşallah…
Bizlere ihlaslı amellerde bulunmayı nasib eylesin…
