KUR’AN’I ANLAMAK; HZ. PEYGAMBERİN SÜNNETİNİ YAŞAMAKTIR
Cenab-ı Hak Ahzap Suresi’nin 21. Ayetinde şöyle buyuruyor:
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فٖى رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثٖيرًا
““Andolsun Allâh'ın Elçisinde sizin için Allah'a ve âhiret gününe kavuşmaya inanan ve Allâh'ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.””
Modern denilen bir zamanda yaşıyoruz. Bu zamanda yaşayan modern insanın içinde bulunduğu bir takım çıkmazlar ve bunalımlar var… Bu durum dünyamızı; anarşi, terör, zulüm ve adaletsizliklerle karşı karşıya getirmiş durumda. Dünyanın bir tarafında zengin ülkeler var ve o ülkelerin insanları olabildiğince zevk ve sefa içinde yaşıyor. Ama dünyanın büyük bir bölümünde de insanlar açlıktan ölüyor. Bütün dünyada insanlığın geldiği noktanın zulümlerden başka bir şey olmadığını görüyoruz hepimiz. Dünyanın bu durumunun tek çaresi İslam’dır. Ama bunu bilen güçler insanları İslam’dan uzak tutmak için terör dahil her yolu deniyor bu gün. Özellikle İslam’ın temel kaynaklarına savaş açıp Kur’an ve sünnet konusunda Müslümanları şüpheye düşürmeye çalışıyorlar.
Cenab-ı Allah’ın kitabı ile Peygamberi arasındaki ilişki etle kemik gibidir. İkisi birbirinden koparıldığı zaman anlamsızlaşır. Bu sebeple Kur’an’la birlikte anlaşılmayan sünnet anlayışı, Kur’an’dan koparılmış Peygamber inancı eksiktir, yanlıştır. (Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, s.251, Ekin y.) Peygamber sünneti Kur’an’dan bağımsız bir şey değildir. Kur’an’la sünnetin arasında bir birini tamamlayan bir bağ vardır.
Sünnet; Kur’an’ın yaşanmış bir tefsiri, İslam’ın ise pratik ve –de örnek- bir tatbikidir. Bunu şöyle ifade ediyoruz; Peygamberimiz, tefsir olunmuş bir Kur’an ve yaşayan bir İslam’dı.
Nitekim Hz. Aişe validemiz Peygamberimizle birlikte yaşayarak kazandığı fıkıh bilgisi ve basireti ile bu manayı anlamış ve kendisine Peygamberimizin ahlakının nasıl olduğu sorulduğu zaman “O’nun ahlakı Kur’an’dı” (Müslim, Müsafirun, 139;Ebu Davut, Salat,316;Nesai, Kıyamü’l-Leyl,2) diye cevap vermiştir.
Dolaysıyla İslam’ın rükünlerinin pratik şeklini, yani İslam’ı nasıl yaşayacağını öğrenmek isteyen birinin, onu tafsil edilmiş ve yaşanmış olan sünnetten öğrenmesi lazım.
Kur’an-ı Kerim, İslam’ın aslı ve güvencesidir. Onun nasıl yaşanacağını ise bize sünnet açıklar, öğretir. Onun için, Kur’an’dan sonra İslam’ın ikinci kaynağı Peygamberimizin sünnetidir.
مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ
““Kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur.”
وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفٖيظًا
“Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.” (Nisa, 4/80)”
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْ
““Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”
وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا
“Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab, 33/36)”
İman kuru bir söz değildir; iman gönülden bağlanmaktır, iman; inanmak ve kabullenmektir. Bir taraftan “Allah ve Resulü’ne inandım” deyip, öbür taraftan Allah’ın ve Peygamberin hükümlerine razı olmamak, o hükümlere göre yaşamamak münafıklık alametidir.
“Şeriatın kestiği parmak acımaz” demiş büyüklerimiz. Evet, şeriatın kestiği parmak acımaz. Çünkü müminin kalbinde o acıyı unutturacak kadar büyük bir iman vardır.
Kur’an ile Peygamberi bir birinden ayıran bir Müslüman zihniyeti düşünülemez. Biraz önce okuyup arzettiğim ayetler bunu açıkça gösteriyor bize.
Peygamberi kendine örnek almaya gerek olmadığını sanan bir zihniyet, Kur’an-ı Kerim’i Allah’ın rızasına uygun olarak anlayamaz. Yani Peygamberimizi tanıyıp anlamayan, Peygamberimizi kendine örnek almayan, hatta bana Kur’an yetiyor diyen bir Müslüman Kur’an-ı Kerim’i Cenab-ı Hakk’ın emrettiği ve istediği şekilde anlayamaz, anlaması da mümkün değil zaten. Eğer bu mümkün olsaydı Cenab-ı Hak bu peygamberleri göndermezdi.
Peygamber Efendimiz Allah'ın kulu ve elçisidir. Allah'tan aldığı vahyi insanlara iletmek, anlatmak, açıklamak ve tatbik etmekle görevlidir. Meseleye bu açıdan baktığımız zaman; Kur'an ve sünnet bütünlüğünü daha iyi kavrarız. Cenab-ı Allah Peygamber Efendimiz’e tebliğ ve tebyin görevi vermiştir.
Tebliğ; Bütün peygamberlerin ortak özelliğidir. Her Peygamber öncelikle aldığı ilâhî emânetin teblîğinden sorumludur.
Tebyin ise; Kur'ân anlaşılsın diye indirildiği için Hz. Peygamber'in insanların Kur'ân'dan anlayıp kavramakta zorlandıkları konuları açıklama görevidir.
Cenab-ı Hakk’ın kendisine tebliğ ve teybin görevi verdiği Peygamberi ve sünnetini Kur’an’dan ayrı düşünemeyiz. Bu gün bazı Müslümanların Kur’an ve sünnet hakkında ifrata ve ya tefrite düştüğünü görüyoruz. Sünneti terk edip yalnız Kur’an bize yeter gibi bazı iddialar ortaya atılıyor.
Bu iddia açıkça Allah ve Rasülünün arasını ayırmak demektir. Allah’ın dinini ve İslam’ın hükümlerini tam anlamıyla bilen bir Müslüman bu gerçeğe karşı koyamaz. Sünnetin delil oluşunu inkâr edip, İslam’ın yalnızca Kur’an olduğunu benimseyemez.
Çünkü İslami hükümlerin çoğu sünnet ile sabit olmuştur. Biz beş vakit namazı, namazın rekâtlarını, kılınış şeklini vs. zekâtı nasıl ve ne kadar vereceğimizi, hac ibadetini nasıl eda edeceğimizi, muamelat ve ibadetlerin diğer hükümlerini Kur’an’da bulamayız. İşte bunları Peygamberimizin uygulamalarından öğreniyoruz.
İslam Dininin hayata geçirilmesi hususunda, Peygamberimizin sözlerinin ve uygulamalarının önemli bir yeri olduğunu çok iyi bilen İslam düşmanı bazı müşteşrikler, doğrudan doğruya Kur’an’ı hedef alamıyorlar, bunun yerine Peygamberimizi ve onun sünnetinin dindeki yerini sarsmaya, hadisler ve raviler üzerinde şüphe uyandırmaya çalışıyorlar. Yani esas hedefleri Kur’an-ı Kerim aslında.
Maalesef İslam âleminden bazıları da bilerek veya bilmeyerek bunların etkisi altında kalıyorlar. (Sünnetin Dindeki Yeri, Mevlüt Güngör’ün tebliği s.75, Ensar Neşriyat)
Peygamberimiz, Muaz ibn Cebel’i Yemene vali olarak gönderirken aralarında şu konuşma geçmişti. İşte bu konuşma meseleyi çok güzel anlatıyor bize:
-Sana hakkında hüküm vermen gereken bir mesele arz olunduğunda nasıl hüküm verirsin? -Allah’ın Kitabı’na göre hüküm veririm. -Şayet Allah’ın Kitabı’nda bulamazsan? -Rasülullah (sav)’in sünnetiyle hükmederim.
-Ne Allah’ın Kitabı’nda ne de Rasülullah’ın sünnetinde bulamazsan?
-Kendi reyimle ictihad ederim.
Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu: -Rasülullah’ın elçisini muvaffak kılan Allah’a hamd ederim. (Ebu Davud, Akdiyye, 11;Tirmizi, Ahkam, 3)
Kardeşlerim! Sünnetin Kur'an-ı Kerim ışığında anlaşılması lazım. Kur'an'a aykırı hiçbir hadis yoktur. Eğer var gibi görünüyorsa ya o hadis sahih değildir ya da hadisi yanlış anlamış ve ya yanlış tevil etmişizdir. Çünkü Sünnet Kur'an'ın açıklaması ve yaşanmış halidir.
Cenab-ı Hakk İsra Suresinin 9. Ayetinde şöyle buyuruyor:
اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْدٖى لِلَّتٖى هِىَ اَقْوَمُ
““Şüphesiz bu Kur’ân en doğru yola iletir”
وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنٖينَ الَّذٖينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْرًا كَبٖيرًا
“Vesalih amellerde bulunan mü’minlere onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir.’’(isra 9)”
Peygamberimiz adeta ümmetine vasiyet olan sözlerinde ise şöyle buyuruyor.
“Size sıkıca sarıldığınız sürece sapıtmayacağınız iki şey bıraktım. Allah’ın Kitabı Kur’an ve Peygamberi’nin sünneti.’’ Muvatta, İmam-ı Mâlik, C.4, sh.246.
İslâm Dini’nin iki ana temeli vardır. Bunlar Kur’ân ve Sünnettir. Kur’ân; Allah’ın kelâmı, Sünnet ise Peygamber Efendimiz’in yaşantısı ve irşâdıdır. Bu iki kaynağa dayanmayan hiçbir görüş ve anlayış İslâmî değildir.
İslâm’ın tartışmasız iki kaynağı olan bu Kur’ân ve Sünnet, müslümanlar için hidâyet ve mutluluk rehberidir. Kur’an’a ve sünnete sımsıkı sarılmak demek, bunlara göre bir hayat yaşamak demek hidâyet ve istikâmet üzere olmak demektir, sapıtmamak demektir. Yani İslâm ve müslüman kimliğini kaybetmemek demektir. Allah-u Teâlâ:
وَاتَّبِعُوا اَحْسَنَ مَا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَكُمُ الْعَذَابُ بَغْتَةً وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ
““Rabbinizden size indirilenin en güzeli olan Kur’ân’a uyun!”(Zümer 55) buyuruyor.”
İmam-ı Malik’e bir adam gelerek bir soru sorar. İmam-ı Malik:
- “Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki ” diye cevap vermeye başlayınca adam:
“Ey İmam! Senin görüşün nedir?” diye İmam’ın görüşünü öğrenmek ister. Bunun Üzerine İmam-ı Malik adama Kur’an’dan şu ayeti okur:
فَلْيَحْذَرِ الَّذٖينَ يُخَالِفُونَ عَنْ اَمْرِهٖ اَنْ تُصٖيبَهُمْ فِتْنَةٌ اَوْ يُصٖيبَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ
“Bu ayette Cenab-ı Hak şöyle diyor:”
“Allah’ın Rasûlünün emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden yahut acıklı bir azaba uğramaktan çekinsinler.” Nur 63
İşte İmam-ı Malik’in okuduğu bu ayet asıl dinlenecek sözün ve asıl öğrenilecek görüşün Peygamberimizin sözü ve görüşü olduğunu öğretiyor bize.
Dolayısıyla “Kur’ân bize yeter, sünnete gerek yok’’ gibi bâtıl sözler ve davranışlar, Kur’ân’a aykırıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak:
مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفٖيظًا
““Kim Resul'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!” (Nisa 80) buyuruyor Kur’an’da.”
Peygamberimiz (s.a.v) de:
“Hiçbirinizin arzu ve istekleri benim tebliğ ettiğim şeylere uymazsa; kâmil mü’min olamaz” (Kırk Hadis, İmam Nevevî, Hd. No:41) buyuruyor.
Diğer bir hadiste ise:
‘’Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiği zaman, sakın sizden birinizi koltuğuna yaslanmış olarak ‘’Biz onu bunu bilmeyiz. Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyarız’’ derken bulmayayım’’ (Sünen-i Ebi Dâvûd, C5, sh. 356) buyuruluyor.
Ümmet olmanın ilk ve temel şartı Peygamber Efendimiz’i izleme, Peygamberimizi kendimize örnek alma zorunluluğudur. İslâm Ümmeti’nin; hem dini, hem de dünyayı değerlendirirken tek önderi Resulullah (s.a.v.) olacak.
Müslümanlara, kendi yanlışlarını empoze edemeyenler, bakmışlar ki bu mümkün olmuyor, bu sefer kültürel yönden yozlaşma planları yapmışlar ve bu planlarını tatbik etmeye başlamışlar. Uzun yıllar boyunca planlı ve programlı olarak da ‘’Sünnet Karşıtlığını’’ başlatıp bu güne kadar yürütmüşler. Ancak başarılı olamayınca bunu ‘’Kur’ân’la Yetinme’’ çağrısına çevirmişler artık. Kur’ân’la yetinme parolası, temeldeki İslâm ve Sünnet karşıtlığını gizlemek içindir. Bu gibiler, bununla asıl niyetini gizlemeyi başardılar ve hatta bazı yerli aydınları bu sapık çizgilerine çekmeyi de başardılar maalesef.
Peygamberimiz; günün birinde sünnete önem vermeyecek, onu kaynak olarak kabul etmeyecek, Kur’ân’la yetindiğini söyleyecek ‘’Kur’ân İslâm’ı’’ gibi kimlere hizmet ettiğini bilmez insanların ortaya çıkacağını haber veriyor zaten hadislerinde. (Hadislerle İslâm, Prof.Dr. İsmail Lütfi Çakan, C.2 sh.136-143.)
Kur’ân, bırakın bir kelimesini tek bir harfinde bile en ufak şüphe bulunmayan Allah kelamıdır. Hepimizin ezbere bildiği ayetlerden biri:
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فٖيهِ هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ
“‘’O kitap (Kur’ân); onda asla şüphe yoktur. O, müttakiler (takva sahipleri) için bir yol göstericidir’’ Bakara 2 buyuruluyor bu ayette.”
Sünnet, Kur’ân’ın hayata uygulanışıdır, sünnet; Peygamberimiz’in ortaya koyduğu hayat modelidir, sünnet; İslâm’ın pratik örneğidir. Onu mü’minler için örnek olmaktan çıkarmaya, din için delil olmaktan uzak tutmaya çalışan düşünceler ve açıklamalar, Peygambersiz bir din hayalinin ürünleri ve çirkin bir planın tatbikatıdır.
“Allah’a kul olma” görevine sahip olan müslüman, gerekçesi her ne olursa olsun; Kur’ân ve Sünnetten uzaklaşma hakkına sahip değildir. Çünkü Kur’an’ı ve sünneti, yani Peygamber’i terk eden, bunlardan sapan insan ne bu dünyada ne de öbür dünyada huzur bulamaz.
Bugün müslümanların birçoğunun bir takım İslâm dışı anlayışların ve bir takım İslam dışı hayatın etkisinde kaldıkları gerçeğini inkâr edemeyiz. Bunu inkar edersek İslam alemin bu perma perişan haline çare bulamayız. Önce bunu tesbit edip kabul etmek zorundayız. Her ne olursa olsun Kur’ân ve Sünnete tabi olması gereken birçok müslümanın maalesef kendi his ve heveslerine göre bir din anlayışı uydurup buna tâbi olduklarını görüyoruz. Kur’ân ve Sünnet’in, hakkında açık hüküm verdiği birçok konuyu ‘bana göre’ veya ‘bize göre’ diyerek yorumlamaya başlıyor insanlar. İslâm’a göre müslüman olmaları gerektiğinin hiç farkına varmadan, kendi heva ve heveslerini din zannediyor bunlar.
“Namaz kılmıyorum ama kalbim çok temiz, Kur’ân okumayı bilmiyorum ama her Ramazan’da hatim okutuyorum ” gibi anlayışlar almış başını gidiyor. Bütün bunların sebebi; bir; cehâlet, iki; nefse ve şeytana esir olmaktır.
Bu yanlış anlayışlardan kurtulmanın yolu ise; bir; Kur’ân ve Sünneti öğrenmek, iki; Kur’ân ve Sünneti anlamak ve hayata tatbik etmektir. Yani Kur’an ve Sünnete uygun bir hayat yaşamaktır. Çünkü din, bize yaşamamız için gönderilmiştir. Yaşamadığınız bir dini, dolayısıyla imanı koruyamazsınız. Mümkün değil bu.
İslâmî kimlik ve kişiliğe sahip bir hayatı yaşayabilmemiz için, mutlaka Kur’ân ve Sünnet temeline bağlı kalmamız gerekiyor.
Ancak, bunu yaparken müslümanları müslümanlara karşı şartlandıran anlayışlardan ve İslâm’ı kendi anlayışları içinde hapseden davranış ve telkinlerden de uzak durmamız lazım. Yani biz İslâm’ı kendimize uydurmaya çalışmayacağız, biz kendimiz İslâm’a uyarak yaşayacağız.
Kardeşlerim! İslam’ı yaşayanlarımıza bakıyoruz; onlar bile İslam’dan ancak bazı bölümleri yaşıyor maalesef. İslam’ı bütünüyle yaşamıyoruz yani.
İslam’ın bütününü yaşamadığımız için de toplum günden güne fesada gidiyor, bozuluyor. İyi mücadele etmemiz lazım, kendimizi iyi tahkim etmemiz lazım, İslam’ı iyi öğrenmemiz lazım. İmanımızı çok kuvvetlendirmemiz lazım. İslam’ın güzelliklerini, hakikatlerini anlamamız lazım.
İslam’ın garip hale geldiği, insanların sünnetten uzaklaştığı böyle bir zamanda sünnet-i seniyye üzerinde yaşayanlara, Allah Rasulünün sünnetine tâbi olanlara, Kur’an’a tâbi olanlara Peygamberimiz bir müjde veriyor:
“Ümmetimin fesada düştüğü bir zamanda benim sünnetime sarılana yüz şehid sevabı verilecektir.”
Ümmetin fesada düştüğü bir zamandayız. Kur’an’a sarılalım, O’nun tefsiri mahiyetinde olan sünnet-i seniyyeye sarılalım. Televizyon ekranlarında, radyolarda, sünnete karşı mücadele edenlere aldanmayalım.
Bütün bu anlattıklarımızda şu dersleri çıkarmalıyız:
İslâm Dini’nin iki ana temeli vardır. Bunlar Kur’ân ve Sünnettir.
Kur’ân, Allah’ın kelâmı, Sünnet ise Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in yaşantısı ve irşâdıdır.
Kur’ân ve Sünnet, müslümanlar için hidâyet ve mutluluk rehberidir.
Bu iki esastan ayrılmak İslam inancından sapma anlamına gelir.
Sünnet olmadan Kur’ân’ı anlamak ve yaşamak imkânsızdır.
‘’Sünnete gerek yoktur, Kur’ân yeter’’ demek çok yanlıştır..
Bu yanlış anlayışlardan kurtulmak, Kur’ân ve Sünneti öğrenip, anlamak ve yaşamakla olur.
“Bana veya bize göre’’ değil, ‘’İslâm’a göre’’ Müslüman olmak zorundayız.
Allah cümlemize, Peygamber Efendimizin sünnetini yaşayarak Kur’anı Kerimi anlamayı, İslam dini üzere hayat sürmeyi, iman üzere ölmeyi ve iman üzere tekrar dirilmeyi nasip eylesin. Âmin.
