Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

Muharrem Ayı: Hicri Yılın Başlangıcı

İsmail Sezkin

MUHARREM AYI


Muhterem Mü’minler! Yeni bir hicri yılın başındayız. Muharrem ayındayız. Aşure gününü de idrak edeceğiz inşallah. Bunlar mübarek zamanlar. Önemli olaylar. İbret almamız, günümüze getirmemiz, ders çıkarmamız ve hayata uygulamak mecburiyetinde olduğumuz önemli nimetlerin bir arada bulunduğu önemli zamanlar bu günler.

Bizim dinimizde günlerin, ayların, saatlerin hayırsızı yok, uğursuzu yok, bereketsizi yok. Ancak; günün bütün saatleri, haftanın bütün günleri, senenin bütün ayları da fazilet, feyiz ve bereket açısından bir birine eşit değil.

Allah denilmeyecek, Rabbimizi zikredemeyeceğimiz bir zaman dilimi yok. Kur’an-ı Kerim’i açınca okumamızın yasak olduğu bir zaman bölümü de yok. Ama her günün her saati, haftanın her günü, senenin her ayı da bir birine eşit değil. Mesela haftanın günlerinden cumanın apayrı bir yeri olduğunu hepimiz biliyoruz. Mesela Ramazan ayına on bir ayın sultanı diyoruz. Günün saatlerinin içerisinde seher vakti de (Al-i İmran;17)

وَالْمُسْتَغْفِرٖينَ بِالْاَسْحَارِ

diye Kur’an-ı Kerim’de istiğfar zamanı, zikir zamanı, fikir zamanı, Cenab-ı Allah ile olan irtibatın geliştirilme zamanı olarak zikrediliyor.

Aynen onun gibi Muharrem ayı da mübarek bir ay. Aşure günü de mübarek bir gün. Bunların feyizleri kendilerinin dışında özel zikri geçmeyen diğer aylardan daha üstün.

Allah katında ayların sayısı hep on iki olmuştur.(TEVBE;36)

اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا فٖى كِتَابِ اللّٰهِ

Yerlerin ve göklerin yaratıldığından beri ayların sayısı hep on iki olmuş. Ama Hz.Adem zamanında bu ayların adı neydi, Hz.İbrahim zamanında adı neydi, Hz.Nuh zamanında adı neydi; bunu biz bilmiyoruz. Çok da önemli değil.

Şimdi malumunuz bir hicri takvim var, kameri aylar var; Zilkade, Zilhicce, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval şeklinde isimlendirilen. Bir de miladi takvim var; Ocak, Şubat, Mart, Nisan, Mayıs diye isimlendirilen. Ama sayı hep on iki.

Muhterem Hazirun, Değerli Mü’minler! Bu on iki ayın içerisinden Recep ve Muharrem ayları Allah’ın ayı olarak isimlendirilmiş. Bir Recep ayına Allah’ın ayı denilmiş, bir de Muharrem ayına Allah’ın ayı denilmiş. Öyleyse bizim de bu zaman bölümlerini çok iyi değerlendirmemiz lazım.

Hicri yılın ilk ayının Muharrem oluşu da; bize Muharrem ayının faziletinin anlatılmasına yönelik bir işarettir. Peygamber Efendimiz (SAV) Mekke’den Medine’ye hicret etti. O zaman henüz Müslümanların bir takvimi yoktu. Hz.Ebubekir zamanında da takvim yoktu.

Hz. Ömer zamanında kendisine bir senet getirildi. Senette borçlu diyordu ki; borcumu Ramazan’da ödeyeceğim. Alacaklı dedi ki; “Efendim bu geçtiğimiz Ramazandı.” Borçlu dedi ki; “Yok, önümüzdeki Ramazan.” Sene yok, takvim yok. Bunun üzerine Hz.Ömer dedi ki; “Demek ki bu ihtilaflara sebep oluyor. Gelin biz de bir takvim koyalım.” Sahabe-i kiram toplandı.

Tamam, koyalım da, bu takvimin başlangıcı hangi olay olsun, sıfırı nerden başlatalım. Sahabeden bazıları, Miraç olayı bizim takvimimizin başlangıcı olsun dedi. Bazıları da Peygamberimize peygamberliğin veriliş tarihi, Peygamberimize ilk vahyin geliş tarihi takvimin başlangıcı olsun dedi.

Bunun gibi birkaç teklif daha yapıldıktan sonra, Hz.Ali Hicret bu takvimin başlangıcı olsun. Çünkü Hicret, İslam’ın devlet haline dönüş harekâtıdır. Evet, Miraç büyük bir mucizedir. Hele hele Peygamberimize peygamberliğin verilmesi, ilk vahyin gelmesi daha büyük bir hadisedir.

Ancak, Hicret devlete geçiş adımı olduğu için, biz de devlete bir takvim hazırlıyoruz, Hicret bu işin başlangıcı olsun deyince, Hz.Ali’nin teklifi makul görüldü ve Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye hicreti sıfır kabul edilerek bir takvim yapıldı.

Burada öncelikle Hicret’ten almamız gereken ders ve ibretler var… Peygamber Efendimiz(SAV) bir hadis-i şeriflerinde; “Allah’ın gönderdiği hiçbir Peygamber yoktur ki; hicret etmiş olmasın.” buyuruyor. Demek ki; bütün Peygamberler hicret etmiş.

Hicret; peygamberin görevlendirildiği şehirde rahat edememesi, tebliğini istediği gibi yapamaması, kâfirler, inanmayanlar tarafından sıkıştırılıp başka yere göçmek mecburiyetinde kalmasına denir. O zaman insanın aklına bir soru geliyor…

Kadir-i mutlak olan Allah, gücü her şeye yeten Allah’ın -haşa- gönderdiği peygamberleri doğdukları şehirlerde başarılı kılmaya gücü yetmedi mi ki, bütün peygamberlerini sıkışttırdı da, başka yere hicret etmek mecburiyetinde bıraktı? Soru bu… Allah-u Teâlâ doğdukları şehirlerinde başarılı kılabilirdi. Niye hicret etmek mecburiyetinde bıraktı da bütün peygamberler hicret etti?

Cevap… Cenab-ı Allah peygamberleri insanlara hem dünya hem de ahiret konusunda örnek olsun diye gönderdi. Dikkat edin… Gerek dünyevi başarıda, gerek uhrevi başarıda, hizmette hicret çok önemli.

Kim çantasını kapıp yorgan-simit doğduğu yerin dışına çıktıysa, kim ufkun ötesine aştıysa, kim maddi ve ya manevi bir gerekçeyle doğduğu yerin dışına çıktıysa başarılı olmuştur. Demek ki; hicret bize diyor ki; doğduğunuz yerde donup kalmayın, ufku aşın ki, başarılı olasınız.

Peygamber Efendimiz Mekke’den Medine’ye geldi, Medineliler de bağırlarına bastılar. Mekke’de sıkıntı vardı, Medine ferah, rahat.

Ama Peygamberimiz öyleyse unutayım şu Mekke’yi demedi. Günlerce gözyaşıyla Cenab-ı Allah’tan Mekke’nin fethini istedi. Burada bize bir mesaj var…

Doğduğunuz yerden başka yere geçin, göçün, ufku aşın amma doğduğunuz toprakları unutmayın. Herkesin doğduğu topraklara hizmet borcu vardır.

Nitekim sekiz sene sonra, Cenab-ı Allah Mekke’nin fethini nasib-i müyesser kıldı. Mekke fethedildi. Peygamber Efendimiz doğduğu şehre döndü. Ana-baba ocağına döndü. Ama Medinelilere “Teşekkür ederim, yıllar evvel bana kucak aştınız, şimdi benim doğduğum şehir fethedildi, ben buraya döndüm, haydi size güle güle gidin” diye onlara el sallamadı.

Tam aksine, dedi ki, “Siz zor günümde bana kucak açtınız, ben de sizinle beraber gideceğim ve hayatımın bundan sonra kalan bölümünü Medine de yaşayacağım.”

Nitekim Medine’de ahirete irtihal etti, Ravza-i Mutahharası Medine’de oldu. Bu gün Medine, Medine olmuşsa; Peygamberimizin orada olmasından dolayı.

Burada da bize bir mesaj veriyor; ufku aşın, doğduğunuz toprakları unutmayın, ama zor günde size kucak açanlara da vefasızlık yapmayın.

Muhterem Hazirun! Muharrem ayı Allah’ın ayı denilen iki aydan birisi dedik. Konuşurken, sohbet ederken; aman haa, sakın bir birimize düşmeyelim, kâfirler bizi birbirimize düşürmek için aramıza fitne sokar, kâfirlerin fitnesine alet olmayalım diye hep söyleriz. Dinleyenler de hep hakikaten doğru söylüyor der.

Bu sadece böyle cami vaazlarında söylenen söz değil, TV.larda da konuşulur, dinleyenlerin hepsi hakikaten doğru söylüyor der.

Ama ne garip tecelli ki; Peygamber Efendimizden hemen sonra başlamak suretiyle Kerbela’da zirveye ulaşmak üzere ümmet arasındaki ihtilaf devam etmiş, fitnelere maalesef alet olmuşuz, kanlar dökmüşüz, kanımız dökülmüş. Bu gün de dünyada İslam âleminin durumu hiç de iç açıcı değil.

Öldüren de “Allah-u Ekber” diyor, ölen de “Allah-u Ekber” diyor. Ondan sonra başlıyoruz; yok, bunu Amerika yaptırıyor, yok gâvurlar yaptırıyor.

Gâvur gâvurluğunu yapacak tabi. Senle ben niye alet oluyoruz? Bu oyuna daha ne kadar geleceğiz? Kaçıncı gelişimiz?

Defalarca yanılmışız, yanılınca faturanın ağır olduğunu görmüşüz, insanlarımızı kaybetmişiz, kanlar akmış. Sonra bir araya gelelim, dikkat edelim demişiz. Aradan beş sene mi geçti, on sene mi geçti, elli sene mi geçti, tekrar kâfirlerin fitnesine alet olmuşuz, yine bir birimizi kırmaya başlamışız. Bu durumumuzu İslam âlemi olarak bir gözden geçirmek mecburiyetindeyiz. El âleme gülünç oluyoruz.

Dinimizin bir barış dini olduğunu ispatlamakta, anlatmakta güçlük çekiyoruz. Şunu herkes bilsin, harbin kazananı olmaz, savaşın kazananı olmaz, ihtilafın kazananı olmaz. Çarpışmadan herkes zararlı çıkar.

Suriye de kim kazanıyor? Irak ta kim kazanıyor? Afganistan da kim kazanıyor? Mısır da kim kazanıyor?

Bunlar iyi hesap edilse; bu olayların hep gayr-ı Müslimlerin, yeryüzünde büyük atlar oynatan devletlerin faydasına olduğunu görüyoruz. Peki; Müslümanlar olarak buna biz niye zemin hazırlıyoruz, niye alet oluyoruz? Sen-ben meselesi, ben haklıyım-sen haksızsın, ben idare edersem her şey âbâd olur, çok güzel olur, senin eline geçerse berbat olur, perişan olur gibi peşin bir fikirle birbirimizi suçluyor, sonra da kâfirlerin fitnesine alet olarak birbirimizin kanını döküyoruz. Mevcut manzara Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da hiç hoş değil.

Ancak; bu saydığım ülkeler İslam âleminin eli, ayağı, gözü, kulağı… İslam âleminin kalbi ve beyni ise Türkiye… Birçok İslam ülkesinde kan dökmeyi başaranlar, orada yaşayanları birbirine düşürmeyi başaranlar, insanları bir birine kırdırmayı başaranlar; bunları yaptık amma diyorlar isteğimize tam ulaşamadık, bir de şu Türkiye’yi birbirine düşürebilsek, bir de Türkiye de yaşayanları birbirine kırdırabilsek, işte o zaman gayemize ulaşacağız diyorlar. Çünkü biliyorlar ki; İslam âleminin kalbi burası. İslam âlemi de, bütün Müslümanlar da diyorlar ki; bizim ümidimiz Türkiye’de, Türkiye ayakta kalırsa biz de ayakta kalacağız, Türkiye’ye bir şey olursa biz de mahv-u perişan olacağız.

Müslüman biliyor ümidini buraya çevirmiş, kâfir biliyor kinini buraya çevirmiş. Öyleyse 85 milyonun vazgeçilmez bir görevi var; kar-deş-li-ği başarmak… Birbirimize girmemek…

Şimdiye kadar sağcı-solcu diye kırdırmak istediler; Allah’ın izniyle muvaffak olamadılar. Alevi-Sünni diye kırdırmak istediler; muvaffak olamadılar… Son elli yıldır Türk-Kürt, Laz-Çerkez diye etnik kökenleri ileri sürerek kırdırmak istediler; her birine ayrı ayrı üzüldüğümüz şehitlerimize rağmen ülke çapında kâfirlerin istediği olmadı. 15 Temmuzda bizden bildiklerimizle denediler, bu da olmadı elhamdülillah. Allah’ın izniyle bundan sonra da muvaffak olamayacaklar…

Değerli Mü’minler!.. Aşure; onuncu demektir. Muharrem ayının onuncu günü olduğu için bu güne aşure deniliyor. Önümüzdeki Pazartesi günü Muharrem’in on’u ve Aşure Günü.

Aşure günü neler olmuş, neden aşure mübarek olmuş? Bizi sevindiren, bize umut ışığı yakan, bize ders veren bir kısım olaylar gerçekleşmiş, bir de bizi çok üzen Kerbela’daki Hz.Hüseyin’in şehadeti de aşure günü olmuş.

Bir; iyi olan gelişmeleri dikkate alarak, onlardan nasıl bir ders çıkarabiliriz, onları günümüze nasıl getirebiliriz, hayatımıza nasıl monte eder ve uygularız…

İki; bizi üzen Kerbela olayını nasıl anlamamız gerekir, bu gün o konuda ne yapmamız gerekir… Şu günlerde bunları gözden geçirmemiz gerekir…

Biz Müslümanlara hem birer müjde, hem birer ders olan aşure günüde gerçekleşmiş olayları duydunuz, biliyorsunuz.

Bir… Aşure günü Hz.Adem’in tövbesinin kabul olduğu gün… Anladık, güzel de… Ben günahıma ne zaman tövbe edeceğim. Benim tövbem ne zaman kabul olacak. Ya da kabule şayan tövbeyi, nasuh tövbeyi ben ne zaman yapacağım. Eğer bu soruyu sormaz, Hz.Adem’in tövbesinin kabul olduğu haberini günlük hayatıma getirmeye çalışmazsam bu haberin bana faydası olmaz.

Hz.Adem -malumunuz- cennete kondu, her şey kendine verildi, bir ağaca yaklaşması yasaklandı, ona yaklaştığı için cennetten indirildi. Ama senelerce gözyaşı döktü, yanlışından dönerek “Ya Rabbi beni affet” dedi, “Nasıl tövbe edeceğimi de bana sen öğret Ya Rab!” dedi. Cenab-ı Allah ta ona bunu öğretti, o cümlelerle Cenab-ı Allah’a tövbe etti, Cenab-ı Allah da tövbesini kabul etti.

Biz önce günahlarımızın farkında değiliz. Bu gün nice günahları caiz zannederek, hatta sevap zannederek yapan insanlar var. Günahı işleyip de “elhamdülillah” diyen insanlar var maalesef. İnanın bu şekilde günah işleyerek sevap işlediğini zanneden insanların sayısı hiç az değil.

Evet; Aşure Günü, Hz.Adem’in tövbesinin kabul olduğu gün. Bizim fert olarak, aile olarak işlediğimiz günahlar var. Onlara ne zaman tövbe edeceğiz ki; bu haberin bize faydası olsun.

İki… Aşure günü Hz.Nuh’un gemisinin Cudi Dağına indiği gün.

وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ

(HUD;44)Kur’an’ın ifadesi bu. Millet şimdi peşine düştü ki; Cudi Dağı nerde, Hz.Nuh’un gemisinin bir parçasını bulabilir miyiz, izini bulabilir miyiz.

Hz.Nuh’un gemisi İslam… İnanç… İbadet… Ahlak… Bunları uygularsan, sen geminin içindesin. Bunları uygulamazsan, geminin tahtasını bulsan ne olacak, izini bulsan ne olacak, onun tarihini bütün dünyaya duyursan ne olacak.

Hepiniz biliyorsunuz, Hz.Nuh Ulu’l Azm peygamberlerden biri. Allah’ın emriyle gemi yapıldı, sonra Allah suyunu da gönderdi, içine de davet etti, davete icabet edenleri aldı. Peki, oğlunu bindirebildi mi gemiye? Bindiremedi.

يَا بُنَیَّ ارْكَبْ مَعَنَا

(HUD;42)“Ey evladım! Gel bizimle şu gemiye bin” diye özel davet etmesine rağmen, evladını bindiremedi.

Aşure günü Hz.Nuh’un gemisinin karaya indiği gün amma, biz İslam’ın içine girmezsek, İslam’ı yaşamaya karar vermezsek, onun bize gösterdiği yol ile hayatımızı nurlandırmaya karar verip gayret etmezsek; Hz.Nuh’un gemisinin nereye inmiş olduğu haberi bize bir fayda temin etmez.

Üç… Aşure günü Hz.Yunus’un balığın karnından kurtulduğu gün.

Peki; biz nefsin karnından ne zaman kurtulacağız. Biz paranın karnından ne zaman kurtulacağız. Biz israfın karnından ne zaman dışarı çıkacağız. Bir tarafta yemeye lokma bulamayan insanlar varken günde altı milyon ekmek her gün çöpe atılıyor. Bunlara çare aramadıkça, israfın, nefsani duyguların, şehevi duyguların karnından kurtulmaya karar vermedikçe Hz.Yunus’un balığın karnından kurtulduğu haberi bize fayda temin etmez.

Hz.Yunus, gecenin karanlığındaydı, denizin karanlığındaydı, balığın karanlığındaydı. İç içe üç karanlık. Ama ne dedi;

لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ

““Ya Rabbi!.. Senden başka ilah yok, ben nefsime zulmettim, beni kurtar”(ENBİYA;87) dedi. Cenab-ı Allah’a teslim oldu. Günahını itiraf etti. Hatasını söyledi. Kendi nefsine zulmettiğini söyledi ve Cenab-ı Allah da kurtardı.”

Bakınız, bizim bazı hatalarımız ibadete yönelik, davranışa yönelik. Bazıları da itikata yönelik. İbadetteki hataların affı kolay, telafisi kolay. Kazası var, tövbesi var. Eğer itikadi hatalarla ahirete gidersek kabulü mümkün değil. Bunu şu misalle anlamaya çalışalım. Ana karnından dünyaya gelen çocuğun kilosu beklenenden daha az olabilir, çok cılız olabilir. Olsun, burada tedavi edilir, iyi beslenir büyür.

Ama doğan çocuğun bir parmağı yoksa ya da ayaklarından biri yoksa ve ya kulaklarından biri yoksa; dünyada yüz sene yaşasa o parmak, o ayak, o kulak yerine gelmez. Eğer buradan ahirete itikaden kâmil olarak gidebilirsek, inanç hatasına düşmeden gidebilirsek günahlarımız hesap edilir, sevaplarımız tartılır, günahımız fazlaysa ya şefaate uğrarız, ya da cezasını çeker cennete gireriz. Ama inanç hatasıyla gidersek, itikat hatasıyla gidersek, Kur’an’a ve sünnet-i seniyyeye karşı gelme hatasıyla gidersek orda sonsuza dek bu hatalar düzelmez, telafisi, kurtuluşu olmaz.

Onun için bu Muharrem ayları, bu aşure günleri kendimizi bir gözden geçirmemiz, bir muhasebe yapmamız, Müslümanlığın neresindeyim, itikadi bir hatam var mı, amelde-ibadetlerde bir kusurum var mı, neyi nasıl yapmam gerekir diye muhasebe yapmamız gereken günlerdir.

Aşure günü hakkında Hz.Musa Peygamberin Fir’avunun şerrinden kurtulduğu gün haberi en sağlam haberlerden birisi.

Peygamberimiz Medine’ye hicret edince, Muharrem ayının onunda Yahudileri oruç tutarken gördü. Niye oruç tuttuklarını sordu. Bu gün Hz.Musa’nın Fir’avunun şerrinden kurtulduğu gün olduğu için tutuyoruz dediler.

Peygamberimiz “Biz Hz.Musa’ya sizden daha yakınız” dedi. “Öyleyse biz de oruç tutalım” dedi. Ama Peygamberimizin ve İslam’ın ana prensiplerinden birisi kafirlere benzememek, gayr-ı Müslimlerin içinde erimemek, onların yaptığının aynısını yapıp taklit konumuna girmemek… İbadette bile biz başkasına benzemeyeceğiz. Orucu tutacağız, ama onlar gibi yapmayacağız. Onlar onuncu gün tutuyor; biz 9-10-11. gün tutacağız ve ya 9. ve 10. gün tutacağız ve ya 10. ve 11. gün tutacağız. Onlar gibi sadece 10. gün tutmayacağız. Çünkü onlara benzemeyeceğiz. Bakın, yapılan iş iyi olduğu için, işin kendisini terk etmiyor Peygamberimiz. Onlar oruç tutuyor, biz tutmayalım demiyor.

Biz de tutalım ama onlar gibi tutmayalım diyor. Bir şeyin bizatihi kendisi iyiyse, güzelse, değerliyse onu kafir yapıyor diye terk etmek İslam’a uygun değil.

Kafirin yaptığının dışında yapmak, onun taklitçisi olmaktan kurtulmak, kendi öz icraatını izhar ederek yapabilmenin yolunu bulmak. Müslümanın vazifesi bu.

Dedik ki; haberleri günümüze getirmezsek bize faydası olmaz. Hz.Musa Fir’avunun şerrinden kurtulmuş aşure günü. Buradan şuna geleceğim; her nefisde birazcık fir’avunluk vardır. Eğer nefsi kendi başına bırakırsan o fir’avunluk damarı kabarır ve seni alt-üst eder, yener. Bu nefsin şerrinden kurtulmanın yolu teslim olmaktır. Kur’an’a ve Peygamberin yoluna teslim olacaksın.

Peygamberin tavsiyelerine uyacaksın, görevlerini yerine getireceksin ve bunda titiz olacaksın. İşte nefsin fir’avuniyetinden bu şekilde kurtulmaya bakarsak, aşure gününde Hz.Musa’nın Fir’avunun şerrinden kurtulma haberi bizim işimize yarar.

Aşure günü adetlerimizden birisi de aşure tatlısı. Öncelikle şunu söyleyelim; aşure tatlısı yapmak, dağıtmak, ne farzdır, ne vaciptir, ne sünnettir, ne de günahtır. Ama güzel bir şeydir. Güzel olan bir şeyi yapalım, ama aşure tatlısının bize verdiği iki mesajı da iyi anlayalım.

Bir… Aşure dediğimiz tatlı, biraz nohut, biraz ceviz, biraz incir gibi çeşitlerden yapılır. Bu şu demek, yani evinizdeki gıdalardan azalanları çöpe atmayın, onları birleştirerek bir yemeğe dönüştürün ki, israftan kurtulun. Ama bırakın bunları, biz koca ekmeği çöpe atıyoruz. Bunu yapınca biz aşure tatlısının verdiği mesajı almış olamayız. Üç tane nohutu atma derken biz koca ekmeği atıyorsak o mesajı alamadık demektir, bu bir…

İki… Aşure denen tatlının içinde ceviz var, ama ona ceviz tatlısı denmiyor. Nohut var, ama nohut tatlısı denmiyor. İncir var, ama incir tatlısı denmiyor. Vs. Hepsi bir araya gelmiş, hepsi kendisinden vazgeçmiş, isminden vazgeçmiş aşure tatlısı olmuş. Hiç birisi benim dememiş.

Hepsi aşurede bir değer olmuş. Bizim de buluşacağımız bir değerimiz var; o da

لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ

Bizim de burada buluşmamız lazım. O zaman tatlı oluruz. O zaman huzurlu oluruz.

Bir de bakıyorsun, namaz yok, zekat yok, oruç yok, ama olmaması gereken bazı şeyler var. Fakat diyor ki; her sene aşure günü bütün mahalleye aşure dağıtmadan rahat edemem. Mutlaka en çeşitlisinden yapar, dağıtırım. Vallahi mahalleye değil bütün Fatsa’ya, bütün Ordu’ya dağıtsan, hatta 80 milyona dağıtsan iki rekat farz namazın yerini tutmaz. Bunu da mutlaka bilmemiz lazım.

Muharreminiz mübarek olsun.

Aşuranız mübarek olsun.

Hicri yeni yılınız hayırlara vesile olsun.

Cenab-ı Allah bu nimetleri yeni nimetlere ve hayırlara vesile eylesin.

İslam aleminde yanmakta olan ateşlerin sönmesine, akmakta olan kanların durmasına vesile eylesin.

Bu ateşleri ve kanı bizim ülkemize düşürmek isteyenlere fırsat vermesin.