Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

Mükellefiyet: İnsanî Yükümlülük

İsmail Sezkin

MÜKELLEFİYET İNSANÎ YÜKÜMLÜLÜK


Değerli Mü’minler!.. Cenab-ı Hak, insanı topraktan yaratmış Üstelik en güzel şekilde yaratmış… İnsanoğlunu işitme, görme, akletme, düşünme kabiliyetleriyle donatmış… İnsan aynı zamanda zayıf bir yapıda yaratılmış…

Yine Kur’an’ın bildirdiğine göre; insanoğlunun aceleci ve hırslı bir tabiatı vardır… Yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökebilecek bir potansiyeli vardır Bunlara rağmen Cenab-ı Allah insana değer verip kendi ruhundan üflemiş… Onu yeryüzünün halifesi kılmış ve ağır bir insanî yükümlülükle onu baş başa bırakmış

Cenab-ı Allah insana böyle ağır bir yük yüklediğini şöyle bildiriyor bize:

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik”

فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا

“Fakat onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular…”

وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ

““Onu insan yüklendi ” (Ahzap-72)”

Değerli Mü’minler!.. Bu âyette geçen “emanet”, insanın bedenî, ruhî, dinî ve ahlâkî bütün vecibe ve yükümlülüklerini dile getiren önemli bir kavramdır

İnsanoğlu bu emaneti yüklenerek şunları da kabul etmiş oldu… 1-Kendi fıtratına karşı yükümlülükleri olduğunu, 2-Toplumdaki insanlara karşı sorumluluklarının olduğunu, 3-Çevresindeki varlıklara karşı görevlerinin olduğunu ve dördüncüsü; Cenab-ı Allah'a karşı birtakım mükellefiyetleri olduğunu kabul ve itiraf etmiş oldu

İnsanoğlunun yeryüzündeki varlık nedeni de bu zaten İnsan yüklendiği emanet ve mükellefiyet sayesinde; bir yandan varlıklar içinde özel ve seçkin konum elde etmiş, diğer yandan bu mükellefiyetin gerekleri konusunda ağır bir yükün altına girmiştir…

“Bir gece seferden dönerlerken Peygamberimiz ve sahabe çok yoruluyorlar ve müsait bir yere konaklıyorlar… Herkes istirahate çekilirken, 'Bizi bu gece kim bekleyecek?' diye soruyor Peygamberimiz arkadaşlarına Zû Mihmer adında bir sahabe, 'Ben beklerim' diyor

Peygamberimiz devesini o sahabeye veriyor ve 'Sakın dikkatsiz davranma!' diye de tembih ediyor Ama o da çok yorgun olduğu için uyuyakalıyor Hatta güneş doğup yüzünde güneşin sıcaklığını duyuncaya kadar da uyanamıyor Güneşin sıcaklığını hissedince hemen uyanır, sağına soluna bakar, kendisi gibi herkes uyuyor ve birini uyandırıp 'Namaz kıldınız mı?' diye soruyor 'Hayır.' diyor o sahabe de Sonra herkes o panikle birbirini uyandırmaya başlar Derken Peygamberimiz de uyanır

Bilâl'e, 'Su kabında su var mı?' diye sorar Bilâl 'Evet' der ve abdest suyunu getirir Peygamber Efendimiz abdest alır ve Bilâl'e ezan okumasını emreder Peygamberimiz abdest aldıktan ve ezan okunduktan sonra kalkar, sanki normal vaktindeymiş gibi hiç acele etmeden önce sabah namazının iki rekât sünnetini kılar Sonra Bilâl'e kâmet getirmesini söyler Yine aynı şekilde hiç acele etmeden sabah namazının farzını kılar

Sahabeden birisi, 'Ya Rasûlellah! Hata yaptık.' deyince, Peygamberimiz 'Hayır, Allah önce ruhlarımızı aldı, sonra bize geri verdi ve namazımızı kıldık' buyurur

Uyuyakalıp da sabah namazını vaktinde kılamadıkları için günahkâr olduklarını zanneden ashabını bu sözleriyle rahatlatan Peygamberimiz, ümmetine uyuyarak herhangi bir namazı geçirdikleri zaman nasıl davranmaları gerektiğini böylece öğretmiş, uykunun geçici olarak mükellefiyeti kaldırdığını vurgulamıştır Hatta ümmetini daha da rahatlatmak için bir de, şöyle buyurmuştur:

“Allah'a hamdederiz ki, bizi namazdan alıkoyan şey dünya meşgalesi değildi Fakat uyuyorduk ve ruhlarımız Cenab-ı Allah'ın elindedir O, ruhlarımızı dilediği zaman gönderir…”

Değerli Mü’minler!.. Bu hadis-i şerifte bize insan ve Müslüman olmanın çok ağır bir yükümlülük olduğu hatırlatılıyor… İnsanoğlunun birtakım beşerî zaafları olur… Bu zaafları nedeniyle yükümlülüklerini yerine getirirken gücünü-takatini aşan bazı zorluklarla karşılaşabilir… Ama bu durumun Cenab-ı Allah tarafından dikkate alınacağını haber veriyor işte bize bu hadis-i şerif

Aslında yerde ve gökte olan her şey, kısaca bütün mahlûkat Cenab-ı Allah'a kendi lisan-ı hâlleriyle ibadet eder, hamd ve tesbihle O'na karşı yükümlülüklerini yerine getirir… Bu meyanda Cenab-ı Allah “Görmedin mi, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde etmektedir.” buyuruyor…

İşte Muhterem Cemaat!.. Hâl böyle iken; yerdeki ve göklerdeki her şey kendi hizmetine sunulan, gizli ve açık binlerce nimete sahip olan insanın Rabbine kulluk etmemesi, O'na karşı yükümlülüğünü yerine getirerek tazimini göstermemesi düşünülemez Cenab-ı Allah, kendisine kulluk edebilme kabiliyetini insanın fıtratına yerleştirmiş, aynı zamanda hayatı ve ölümü de,

اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا

imin daha güzel işler yapacağını sınamak için' verdiğini de bildirmiş (MÜLK;2)

Cenab-ı Hak, insanın sadece iman etmesinin, kurtuluşuna ve Allah katında mükâfata nail olmasına yetmeyeceğini de haber veriyor bize şu ayetinde…

اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُوا اَنْ يَقُولُوا اٰمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ

““İnsanlar sadece 'inandık' demeleriyle bırakılacaklarını ve imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar?” (Ankebut-2)”

Değerli Mü’minler!.. Cenab-ı Allah, Kur'an'da imandan söz ederken hep ameli, yani güzel, iyi ve yararlı davranışları bildirip kendisine ibadet edilmesini ister…

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَاْتِيَكَ الْيَقٖينُ

““Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” buyurarak da, bize ibadetlerimizi ömür boyu, sürekli olarak yapmamız gerektiğini emreder (HİCR;99)”

Onun için Peygamberimiz de, “Güç yetirebileceğiniz amelleri yapmaya gayret ediniz. Allah usanmaz da siz usanırsınız. Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.” buyurmuştur… Peygamberimiz kendisi de başladığı bir ibadeti devamlı yaparak bize ne yapmamız gerektiğin öğretmiştir.

Nitekim Peygamberimiz bir kudsî hadisinde de, Cenab-ı Allah'ın, “Ey âdemoğlu, her durumda kendini bana ibadete ver ki, gönlünü zenginlikle doldurup ihtiyacını gidereyim Böyle yapmazsan ellerini meşguliyetle doldururum, ihtiyaçlarını da gidermem.” buyurduğunu nakletmiştir…

Yani, her zaman, ne olursa olsun, ibadetin gerekli ve şart olduğunu haber vermiştir Hatta bir defasında da Abdullah b. Amr'ı, “Falanca gibi olma! O, gece namazlarına devam ederdi, sonradan terk etti…” diyerek ikaz etmişti

Değerli Kardeşlerim!.. Kur'an'da iman-amel bütünlüğü vardır İmanla amel bir birinden ayrılmaz Aynı şey Peygamberimizin hadislerinde de var Mesela İslâm dinini öğrenmek için Medine'ye gelen Abdülkays kabilesinden bir heyete Peygamberimiz yalnızca Allah'a iman etmelerini emretmiş ve “Yalnızca Allah'a iman etmek ne demektir, bilir misiniz?” diye sormuştu

Onlar, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” diye karşılık verince Peygamberimiz,

“Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resûlü olduğuna iman etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganimetlerden beşte birini vermektir” buyurmuştu

Bu çerçevede yine Peygamber Efendimiz’in, meşhur Cibrîl hadisinde İslâm'ı tarif ederken, “Allah'a ibadet edip ona hiçbir şeyi ortak koşmamak” dedikten sonra namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetleri sayması da imanla ibadetin bir bütün olduğunu anlatıyor işte Yine İslâm'ın beş temel esas üzerine bina edildiğini söylediği hadiste de aynı şeyi görüyoruz…

Bu hadiste de Cenab-ı Allah'ın birliğine iman ettikten sonra namaz kılmak, zekât vermek, hac yapmak ve oruç tutmak diye dört temel ibadeti sayması iman ile amel arasındaki güçlü bağı gösteriyor aslında

Kur'an'da da müminlerden bahsedilirken,

سٖيمَاهُمْ فٖى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ

““Onların secde eseri olan alâmetleri yüzlerindedir.”(FETİH;29) buyrulması da ibadetin, imanın göstergesi olduğunu vurguluyor Yani vel hâsıl-ı kelam, ibadetsiz iman olmaz, olsa da bir kıymeti, değeri olmaz diyor bu ayetler ve hadis-i şerifler bize”

Muhterem Mü’minler!.. İslâm Dini, her konuda olduğu gibi ibadet hayatında da dengeli olmayı ve tutarlı davranmayı tavsiye eder Dinimiz, gücümüzün yetmeyeceği işleri ve ibadetleri istemiyor bizden Zaten Cenab-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de kulları için zorluk değil kolaylık istediğini, hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyeceğini, herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutacağını bildiriyor Peygamber Efendimiz de, “Güç yetirebileceğiniz amelleri yapmaya gayret ediniz.” diyor… Eşi Hz. Âişe hiç uyumadan sürekli namaz kılan bir kadını kendisine tanıttığı zaman,

“Olmaz ki!.. Gücünüzün yettiği kadar ibadet edin Allah'a yemin olsun ki, Allah usanmaz da siz usanırsınız Allah katında ibadetlerin en değerlisi, sahibinin devamlı yaptığıdır” diyerek aslında bütün insanları güç yetiremeyecekleri ibadetlere kalkışmamaları için uyarıyor Peygamberimiz Bu bağlamda yine, basur hastalığından dolayı rahat oturup kalkamayan İmrân b. Husayn'a namazı, “Ayakta kıl, gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan yatarak kıl” tavsiyesinde bulunmuş, kendisi de hastalandığında namazını oturarak kılmıştı…

Ayrıca ezberleme yeteneği olmadığından dolayı Kur'an'dan herhangi bir âyeti ve ya sûreyi ezberleyemeyen bir sahâbîye de, “Sübhânellâhi, velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illâllâhü vallâhü ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm.” kelimelerini söyleyerek namaz kılmasını tavsiye etmişti… Yani ne Cenab-ı Hak, ne de Peygamberimiz hiç kimseyi; ne olursa olsun bunu illâ böyle yapacaksın diye emretmemiştir

Asr-ı saadette bir hâdise yaşanıyor… Bu hadise Peygamber Efendimizin ibadetler konusunda katı uygulamalara karşı gösterdiği tepkiyi yansıtması bakımından çok önemli…

Peygamber Efendimiz ve sahabe bir sefere çıkmışlardı… Bu seferde bir kişinin başına bir taş geliyor ve başı yarılıyor adamın… Sonra bu adam ihtilâm olur Yanındakilere, 'Benim başım yaralı, teyemmüm edebilir miyim?' diye sorar Onlar, 'Suyu kullanabilme imkânın varken, teyemmüm etmeni uygun bulmuyoruz.' derler adama

Bunun üzerine adam suyla gusül abdestini alıyor ve yarası su ile temas ettiği için ölüyor Ve sonra bu olanları Peygamberimize anlatıyorlar Bunun üzerine Peygamberimiz, 'Onu öldürdüler, Allah da onların canını alsın Bilmediklerini sorsalardı ya!.. Cehaletin ilacı sormaktır Onun teyemmüm etmesi, yarasının üzerine bir bez bağlayıp sonra üzerine mesh etmesi ve vücudunun geri kalan kısmını da yıkaması yeterliydi…' buyuruyor

Cenab-ı Allah, bir kimseyi ancak ona verdiği ile yükümlü kılar… Yine bunu da Peygamberimizden duyup öğreniyoruz… “İnsan, hesap günü, hayatını nerede tükettiğinden, servetini nasıl kazanıp nerede harcadığından, ne gibi işler yaptığından, bedenini nasıl yıprattığından ve bildiklerini yaşayıp yaşamadığından sorguya çekilmedikçe Allah'ın huzurundan ayrılamaz.” diyor Peygamberimiz

Yani zengin olmayan bir Müslüman, zekât, hac, kurban, sadaka-i fıtır gibi malî gücü gerektiren ibadetlerle mükellef olmaz Sağlığı elverişli olmayan bir Müslüman oruç gibi sıhhati gerektiren ibadetlerle mükellef olmaz Namazda ayakta duramayan bir kimse ayakta durmakla mükellef değildir Su bulamayan ve ya bulup da kullanma imkânı olmayan bir kimse de abdest ya da gusülde azalarını yıkamakla mükellef değildir

Ayrıca İslâm'da fertlerin ibadetlerle yükümlü olmalarını sürekli ya da geçici olarak kaldıran birtakım hâller de mevcuttur… Bu hususta Peygamber Efendimiz:

“Üç kişiden sorumluluk kaldırılmıştır:” diyor

Uyanıncaya kadar uyuyandan,

2- Akıl hastalığına duçar olandan aklı başına gelinceye kadar

Ve 3- Ergenlik çağına gelinceye kadar çocuktan.”

Bu bağlamda yine uyuyup ya da unutup namaz vaktini geçiren bir kişinin durumu Hz. Peygamber'e sorulmuş, Peygamberimiz de böyle bir namazın kefaretinin uyanınca ya da hatırlayınca kılmak olduğunu beyan etmiştir

Mükellef olmayanların ikincisi ise büluğ çağına kadar çocuklardı… Her ne kadar bulûğa erene dek ibadet etmekle yükümlü olmasalar da Peygamber Efendimiz döneminde çocukların ibadet hayatının içerisinde olduğunu görüyoruz… Peygamber Efendimiz, çocukların yedi yaşından itibaren namaza başlatılmalarını tavsiye eder, kendisi de namazlarını kimi zaman torunlarıyla birlikte kılardı… Medine Mescidinde vakit namazlarında bile Peygamber Efendimizin arkasındaki cemaatte bir saf oluşturacak kadar çok çocuk bulunması çocukları ibadete alıştırmak gerektiğini öğretiyor bize

Diğer taraftan, uyku ve çocukluk hâli gibi, delilik hâli de kişinin ibadetlerle mükellef olmadığı durumlardandır Hatta aklını yitirmiş bir insan, ibadetle mükellef olmak şöyle dursun, cezaî sorumluluktan bile muaftır Yani, uyuyan insan uyanıncaya kadar, çocuklar büluğ çağına gelinceye kadar, deliler de akıllanıncaya kadar hiçbir şeyden mükellef değildir bizim dinimizde…

Dinimiz, insanın, iradesine bağlı olmayan durumlardan dolayı ibadetlerini ifa edememesini, geciktirmesini veya eksik bırakmasını da mazeret saymıştır Bu durumu Peygamberimiz, “Allah, yanılarak, unutarak ve zor kullanılarak yaptıklarından dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz” sözüyle açıklamıştır

Diğer taraftan Peygamber Efendimizin, “Yüce Allah, dile getirmedikleri ve yapmadıkları müddetçe, içlerinden geçirdikleri şeylerden dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz” hadisine göre, kişiye içinden geçirdiği hâlde yapmadığı işlerden dolayı bir vebal yoktur

Akıllı, idrak sahibi, ergen her mü’mini Cenab-ı Allah'a ibadet etmekle sorumlu tutan dinimiz, insanın ibadetin dengesini yitirerek bedenine ve ruhuna eziyet etmesine asla müsaade etmemiştir

Peygamberimiz, “Din kolaydır Bir kişi takatinin üstünde ibadete kalkışırsa din karşısında âciz kalır Bunun için aşırıya kaçmayın, dosdoğru yolu tutun ve (salih amellerden alacağınız mükâfattan ötürü) sevinin… Sabah, akşam ve gecenin bir kısmında (dinç olduğunuz vakitlerden) yararlanın (ki taat ve ibadetinize devam edin)…” buyuruyor… Yani Peygamberimiz ibadetlerde ölçülü olmayı emrediyor, tekliften tekellüfe yani zorlamaya doğru bir gidişata müsaade etmiyor

Bu çerçevede, Peygamber Efendimiz ibadetlerde aşırılıklara asla taviz vermemiş, itidalden uzaklaşarak ifrat ve tefrite düşenleri uyarmış, kendisi de mutedil bir ibadet hayatının örneklerini yaşantısıyla sunmuştur Nitekim kendisine ibadetleri soran bir kimseye namaz, zekât, oruç ve hac ibadetinin Cenab-ı Allah'ın emri olduğunu söylemiş, bunun üzerine muhatabının, “Seni hak din ile gönderen Allah'a yemin olsun ki bunlardan ne fazla yaparım ne de az!” demesi üzerine Peygamberimiz, “Eğer bu adam sözüne sadık kalırsa mutlaka cennete girer” buyurmuştu…

Değerli Mü’minler!.. Cenab-ı Allah insanı kendisine kulluk etmesi için ve kulluk edebilecek kabiliyette yaratmış, aklı başında ve ergen olan her mü’mini farz ibadetleri yapmakla sorumlu tutmuştur Kişinin ibadetle mükellef olmasının çerçevesi, ibadete güç yetirebilmesi ile çizilmiştir… Dinimiz bu bağlamda hiç kimseyi gücünün yetmediği ibadetlerle sorumlu tutmamış, akıl, idrak ve iradeyi ibadetle mükellef olmanın şartlarından saymıştır

Bu nedenle insanın, akletme ve idrak kabiliyetinin bulunmadığı uyku, baygınlık, delilik, çocukluk gibi durumlarda ibadetle mükellefiyeti kaldırılmış; aynı şekilde kişi unutma, yanılma ve başkası tarafından zorlanma sebebiyle yerine getiremediği ibadetlerden dolayı da sorumlu tutulmamıştır… Fakat böylesi durumlar için Peygamberimiz ve mü’minler, Cenab-ı Rabbil Alemin’e her zaman dua edip yalvarmışlar Bizler de Kur’an da bize öğretilen ve herkesin ezbere bildiği bu dua ile sözlerimizi bitirelim:

رَبَّنَا لَا تُؤٰاخِذْنَا اِنْ نَسٖينَا اَوْ اَخْطَاْنَا

““Ya Rabbi! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma!”

رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِنَا

“Ya Rabbi! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme!”

رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهٖ

“Ya Rabbi! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme!”

وَاعْفُ عَنَّا

“Bizi affet,”

وَاغْفِرْ لَنَا

“bizi bağışla,”

وَارْحَمْنَا

“bize acı!”

اَنْتَ مَوْلٰینَا فَانْصُرْنَا

“Sen bizim Mevlâmızsın Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.””