MÜKELLEFİYET
Değerli Mü’minler!.. Cenab-ı Allah insanı topraktan yaratmış ve en güzel şekilde yaratmıştır… İnsanoğluna işitme, görme, akletme, düşünme kabiliyetlerini vermiştir
Bu arada; insan aynı zamanda zayıf bir yapıda yaratılmıştır… Dolayısıyla; insanoğlunun aceleci ve hırslı bir tabiatı, yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökebilecek bir potansiyeli vardır…
Ancak Cenab-ı Allah insana değer vermiştir… İnsana kendi ruhundan üflemiş, onu yeryüzünün halifesi kılmış ve ağır bir insanî yükümlülükle onu baş başa bırakmıştır…(AHZAP;72)
اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ
“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik”
فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا
“Fakat onlar bunu yüklenmekten çekindiler,”
وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا
“Bu emanetin sorumluluğundan korktular”
وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ
“Onların korktuğu bu sorumluluğu insan yüklendi”
Değerli Mü’minler!.. İnsan bu emaneti yüklenerek; (bir) kendi fıtratına karşı, (iki) toplumdaki insanlara karşı, (üç) çevresindeki varlıklara karşı ve (nihayetinde dördüncüsü) Cenab-ı Allah'a karşı birtakım yükümlülükleri olduğunu kabul etmiş oldu… İnsanoğlunun yeryüzündeki varlık nedeni de budur zaten İnsan böylesine ağır bir yükün altına girmiştir… Ama yüklendiği bu emanet ve mükellefiyet sayesinde de eşref-i mahlûkat olmuştur… Aslında sadece insanoğlu değil; [HACC;18]
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ
Yerde ve gökte olan her şey, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar da Allah'a secde ediyor Her şey kendi lisan-ı hâlleriyle Cenab-ı Allah'a ibadet ediyor… O'na karşı yükümlülüklerini yerine getiriyor…
Bu durumda kâinattaki her şey emrine ve hizmetine verilen insanın; Rabbine kulluk etmemesi düşünülemez
Dolayısıyla Cenab-ı Allah, kendisine kulluk edebilme kabiliyetini insanın fıtratına yerleştirmiş ve (MÜLK;2)
اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا
“buyurarak, kimin daha güzel işler yapacağını sınamak için de hayatı ve ölümü verdiğini beyan etmiştir…”
اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُوا اَنْ يَقُولُوا اٰمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
Değerli Mü’minler!.. Allah-u Teâla, bu ayet-i kerime de (ANKEBÛT; 2) insanın sadece iman ederek, hiçbir şey yapmadan kurtulamayacağını ve ahirette mükâfata nail olamayacağını bildiriyor…
Cenab-ı Hakk, Kur'an'da imandan söz ederken devamlı olarak ameli, yani güzel, iyi ve yararlı davranışları zikrediyor ve kendisine ibadet edilmesini istiyor…
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَاْتِيَكَ الْيَقٖينُ
“buyuran (HİCR;99) Cenab-ı Allah, bize ömür boyu, sürekli olarak ibadet etmemiz gerektiğini vurguluyor…”
İslâm dinini öğrenmek için Medine'ye gelen bir heyete Peygamberimiz yalnızca Allah'a iman etmelerini emrediyor… Ama yalnızca Allah’a iman etmenin ne demek olduğunu da şöyle açıklıyor…
شَهَادَةُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ
“Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resûlü olduğuna iman etmek,”
وَإِقَامُ الصَّلاَةِ
“Namaz kılmak,”
وَإِيتَاءُ الزَّكَاةِ
“Zekât vermek,”
وَصَوْمُ رَمَضَانَ
“Ramazan orucunu tutmak”
وَأَنْ تُؤَدُّوا خُمُسًا مِنَ الْمَغْنَمِ
“Ganimetlerden beşte birini vermek…”
Yine Peygamber Efendimiz, meşhur Cibrîl hadisinde de İslâm'ı tarif ederken, “Allah'a ibadet edip ona hiçbir şeyi ortak koşmamak” dedikten sonra namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetleri sıralıyor…
Yine İslâm'ın beş temel esas üzerine bina edildiğini zikrettiği hadiste de, Allah'ın birliğine iman etmekten sonra namaz kılmak, zekât vermek, hac yapmak ve oruç tutmak diye dört temel ibadeti sayması da bize amelsiz imanın olamayacağını gösteriyor
Yine Kur'an'da müminlerden bahsedilirken de,
سٖيمَاهُمْ فٖى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ
Onların secde eseri olan alâmetleri yüzlerindedir” (FETİH;29) buyrulması da ibadetin, imanın göstergesi olduğunu vurguluyor…
Değerli Kardeşlerim!.. İslâm Dini, her konuda olduğu gibi ibadet hayatında da dengeli ve tutarlı davranmayı tavsiye eder Bizim dinimiz, güç yetiremeyecekleri işler ve ibadetlerle insanları sorumlu tutmaz Cenab-ı Mevla Kur'ân-ı Kerîm'de; kulları için zorluk değil kolaylık istediğini, hiç kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyeceğini, herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutacağını beyan ediyor
Peygamberimiz de, “Güç yetirebileceğiniz amelleri yapmaya gayret ediniz” buyuruyor… Hiç uyumadan namaz kılan bir kadın için de, “Olmaz ki!.. Gücünüzün yettiği kadar ibadet edin Allah usanmaz ama siz usanırsınız Allah katında ibadetlerin en değerlisi, sahibinin devamlı yaptığıdır…” diyerek insanları güç yetiremeyecekleri ibadetlere kalkışmamaları gerektiği konusunda uyarmıştır
Bu çerçevede, Peygamberimiz ibadetlerde aşırılıklara asla taviz vermemiş, itidalden uzaklaşarak ifrat ve tefrite düşenleri uyarmış, kendisi de mutedil bir ibadet hayatının örneklerini yaşantısıyla bize göstermiştir
Nitekim kendisine ibadetleri soran bir kimseye namaz, zekât, oruç ve hac ibadetinin Allah'ın emri olduğunu söylemiş, bunun üzerine, “Seni hak din ile gönderen Allah'a yemin olsun ki bunlardan ne fazla yaparım ne de az!..” diyen bu sahabe için;
لَئِنْ صَدَقَ لَيَدْخُلَنَّ الْجَنَّةَ
““Eğer sözüne sadık kalırsa mutlaka cennete girer” buyurmuştur”
Değerli Mü’minler!.. Cenab-ı Allah, bir kimseyi ancak ona verdiği ile yükümlü kılar
Peygamber Efendimiz de; “Hesap günü herkesin şu beş şeyin hesabını vermeden Cenab-ı Allah’ın huzurundan ayrılamayacağını haber veriyor…
Hayatını nerede tükettiğinden,
Servetini nasıl kazanıp nerede harcadığından,
Ne gibi işler yaptığından,
Bedenini nasıl yıprattığından ve
Bildiklerini yaşayıp yaşamadığından”
Yani zengin olmayan bir Müslüman, zekât, hac, kurban, sadaka-i fıtır gibi malî gücü gerektiren ibadetlerle mükellef olmaz… Sağlığı elverişli olmayan bir Müslüman da oruç gibi sıhhati gerektiren ibadetlerle mükellef olmaz… Namazda ayakta duramayan bir kimse ayakta durmakla, su bulamayan veya bulup da kullanma imkânı olmayan bir kimse de abdest ya da gusülde azalarını yıkamakla mükellef değildir
Ayrıca İslâm'da insanın ibadetlerle yükümlü olmalarını sürekli ya da geçici olarak kaldıran birtakım hâller de vardır Bu hususta Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
“Üç kişiden sorumluluk kaldırılmıştır:
Uyanıncaya kadar uyuyandan,
Akıl hastalığına duçar olandan aklı başına gelinceye kadar; ve
Ergenlik çağına gelinceye kadar çocuktan.”
Bu bağlamda uyuyup ya da unutup namaz vaktini geçiren bir kişinin durumu Peygamberimize sorulmuş, O da böyle bir namazın kefaretinin uyanınca ya da hatırlayınca kılmak olduğunu beyan etmiştir…
Ayrıca Peygamberimiz, uykudan uyanamamaktan dolayı namazı kaçırmanın büyük bir hata olmadığını, asıl büyük suçun bir sonraki vakit girinceye kadar o namazı kılmayarak ihmal etmek olduğunu ifade etmiştir…
Nitekim Peygamber Efendimiz’in hayatında da bunun yaşanmış örneğini görüyoruz…
Peygamberimiz sahabeyle birlikte bir seferden dönerlerken, gece bir vakti istirahat etmek için mola veriyorlar… Adı Zu Mihmer olan sahabeden birisi kendi rızasıyla nöbete kalıyor… Ama herkes uyuduktan bir süre sonra bu sahabe de yorgunluktan uyuyakalıyor ve sabah güneş doğuncaya kadar uyanamıyor… Ve Peygamberimiz de dâhil hiç kimse sabah namazını kılamıyor… Herkes sabah namazını kılamadığı için telaşe kapılıyor ve bu arada Peygamberimiz de uyanıyor…
Peygamberimiz gayet sakin bir şekilde abdestini alıyor… Bilal-i Habeşi’ye ezan okutturuyor…
Önce sabah namazının sünnetini kılıyor, daha sonra aynen normal vaktinde kılıyormuş gibi farzı eda ediyor… Arkadaşlarından birisi Peygamberimize “Kusurlu davrandık Ya Resûlellah!” deyince Peygamberimiz şöyle buyuruyor…
Hayır,
قَبَضَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ أَرْوَاحَنَا
وَقَدْ رَدَّهَا إِلَيْنَا
“Allah önce ruhlarımızı aldı,”
وَقَدْ صَلَّيْنَا
“Sonra bize geri verdi”
رَبَّنَا لَا تُؤٰاخِذْنَا اِنْ نَسٖينَا اَوْ اَخْطَاْنَا
“Sonra biz de namazımızı kıldık…”
Uyuyakalıp da sabah namazını vaktinde kılamadıkları için günahkâr olduklarını zanneden ashâbını bu şekilde rahatlatan Peygamberimiz, ümmetine uyuyarak herhangi bir namazı geçirdiklerinde nasıl davranmaları gerektiğini de böylece öğretmiş oluyordu… Yani uykunun geçici olarak mükellefiyeti kaldırdığını vurgulamıştır… Hatta ümmetini daha da rahatlatmak için, hemen peşinden şöyle buyurmuştu:
“Allah'a hamdederiz ki, bizi namazdan alıkoyan şey dünya meşgalesi değildi… Fakat ruhlarımız Cenab-ı Allah'ın elinde olduğundan uyuyorduk Allah, ruhlarımızı dilediği zaman gönderir ”
Değerli Mü’minler!.. Bizim dinimiz İslâm'da bir kişinin mükellef olmasının şartı akıl ve idraktir… İslâm âlimleri mükellefin akıl ve kavrayış sahibi olması gerektiğinde görüş birliği içindedir Akıl ve idrak sahibi olmayan varlıklar yükümlü değildir malumunuz
İnsan bulûğ çağına erene kadar da ibadetten yükümlü değildir… Ama biz Peygamber Efendimiz döneminde çocukların ibadet hayatının içerisinde olduğunu görüyoruz
Peygamberimiz, çocukların yedi yaşından itibaren namaza başlatılmalarını tavsiye eder… Hatta kendisi de namazlarını bazen torunlarıyla kılarmış… Mescid-i Nebevi’de vakit namazlarında bile Peygamber Efendimizin arkasındaki cemaatte, bir saf oluşturacak kadar çok çocuk olurmuş…
Sahâbî hanımlar çocuklarını oruç ibadetine alıştırmak için de özel çaba gösterirlermiş… Hatta Âşûrâ orucunu çocuklarına da tuttururlarmış… Hac yolculuğu esnasında bir kadın Peygamberimize kucağındaki çocuğu göstererek, “Bu çocuk hac yapabilir mi?” diye sormuş da, Peygamberimiz de, “Evet… Onunla birlikte haccettiğin için, sana da ayrıca ecir var” buyuruyor… Biz de buradan; hem çocuğun küçük yaşta ibadet edebileceğini, hem de çocuklarına ibadeti sevdiren anne-babaların bundan dolayı sevap kazanacağını öğrenmiş oluyoruz…
Diğer taraftan, uyku ve çocukluk hâli gibi, delilik hâlinde de insan ibadetlerle mükellef değildir… Hatta aklını yitirmiş bir insan, ibadetle mükellef olmak şöyle dursun, cezaî sorumluluktan bile muaftır…
Bizim dinimiz, insanın, iradesine bağlı olmayan durumlardan dolayı ibadetlerini ifa edememesini, geciktirmesini veya eksik bırakmasını da mazeret sayar… Böyle durumlar için “Allah, yanılarak, unutarak ve zor kullanılarak yaptıklarından dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz.” demiştir Peygamberimiz… Onun için Cenab-ı Allah Kur'ân-ı Kerîm'de bize bir dua öğretiyor…
“Ya Rabbi! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ya Rabbi! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ya Rabbi! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme!”
Hepiniz biliyorsunuz bu duayı… Hani yatsı namazlarından sonra Amenerrasulüyü okurken her akşam yapıyoruz bu duayı… Burada aynı zamanda istemeden, hata ile yapılan bir işin günahının olmadığını da öğrenmiş oluyoruz…
Unutmak da bir mazerettir… Mesela; namazda kaç rekât kıldığını unutan birinin, namazın sonunda sehiv secdesi dediğimiz iki secdeyi yaparak namazını tamamlayabileceğini biliyoruz… Biz bunu da Peygamberimizden öğreniyoruz… Peygamberimiz bir defasında, dört rekâtlı bir namazda yanılarak iki rekâtta selâm vermiş, bir sahâbînin ikazı üzerine kalan rekâtları tamamlamış ve sehiv secdesi yaparak namazını bitirmiştir Aynı şekilde Peygamber Efendimiz, oruçlu olduğunu unutarak yiyip içen kişi için de, “Kim oruçluyken unutarak bir şey yiyip içerse, orucunu tamamlasın… Çünkü ona Allah yedirmiş, içirmiştir.” buyurmuş ve unutarak yeme-içmenin orucu bozmayacağını söylemiştir
Hata ve unutmanın yanı sıra; ikrah ile yani başkasının baskısı veya engellemesi ile ibadetlerini yerine getiremeyen kişiden de o ibadetin sorumluluğu kaldırılır… Bir kimse maddî imkânları ve sağlık şartları bakımından hac farizasını yerine getirmekle mükellef olsa, fakat savaş hâli, terör tehlikesi ve geçen sene olduğu gibi salgın hastalık riski gibi durumlardan dolayı Kâbe'ye ulaşamasa, o yıl sorumluluğu düşer ve hac yükümlülüğünü daha sonra yerine getirir
Diğer taraftan Peygamberimizin,“Cenab-ı Allah, dile getirmedikleri ve yapmadıkları müddetçe, içlerinden geçirdikleri şeylerden dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz.” hadisine göre, insanın içinden geçirdiği hâlde yapmadığı işlerden dolayı bir vebal yoktur
Vel-hasıl-ı kelam Değerli Mü’minler!.. Cenab-ı Allah insanı kendisine kulluk etmesi için yaratmıştır… Ayrıca insanı yaratırken de kulluk edebilecek kabiliyette yaratmıştır… Dolayısıyla aklı başında ve ergen olan her mü’mini farz ibadetleri yapmakla sorumlu tutmuştur… Ama bizim dinimiz hiç kimseyi gücünün yetmediği ibadetlerle sorumlu tutmamış, akıl, idrak ve iradeyi ibadetle mükellef olmanın şartlarından saymıştır… Bu nedenle kişinin, akletme ve idrak kabiliyetinin bulunmadığı uyku, baygınlık, delilik, çocukluk gibi durumlarda ibadetle mükellefiyeti kaldırılmış; aynı şekilde kişi unutma, yanılma ve başkası tarafından zorlanma sebebiyle yerine getiremediği ibadetlerden dolayı da sorumlu tutulmamıştır Fakat böyle durumlarda şöyle dua etmemiz gerektiğini de bize yine Cenab-ı Hakk öğretiyor Kur’an’da… Biz de bu dua ile sözlerimi bitirmiş olalım…
رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِنَا
“Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma Ya Rabbi!”
رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهٖ
“Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük”
yükleme Ya Rabbi!
وَاعْفُ عَنَّا
“Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme Ya Rabbi!”
وَاغْفِرْ لَنَا
“Bizi affet Ya Rabbi!”
وَارْحَمْنَا
“Bizi bağışla Ya Rabbi!”
اَنْتَ مَوْلٰینَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرٖينَ
“Bize acı Ya Rabbi!”
اَنْتَ مَوْلٰینَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرٖينَ
“Sen bizim Mevlâmızsın Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et Ya Rabbi!”
