MÜKERREM BİR VARLIK OLARAK İNSAN
Arapçada insan ins kelimesinden türetilmiştir. “Beşer, insan türü, insan topluluğu” anlamına gelir.
İnsan kimdir? Nasıl bir varlıktır? Yeryüzüne nereden gelmiştir? İnsan nereye doğru gidiyor? İnsanın bu dünyada görev ve sorumlulukları var mıdır, varsa nelerdir? Gibi sorular her zaman insan aklını meşgul eder.
İnsan kendisinin nasıl bir varlık olduğunun cevabını verdiğinde aynı zamanda inancını da seçmiş olur.
İslam Dini denge dinidir. Her şeyde dengeyi esas alan İslam Dini insanı tarif ederken de dengeyi esas alır. İslam inancına göre insan; beden ve ruhtan oluşan, düşünen, şuurlu, iman ve ilim sahibi, üstün yapıcı yeteneklere sahip, bir varlıktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de 65 yerde insan, 230 yerde de nâs şeklinde çoğul olarak yer alır.
Kur’an’da insan bütün yönleriyle ele alınmıştır. Konuyla ilgili âyetler insanın yaratılışını, mahiyetini ve gayesini bir bütünlük içinde anlatır.
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ
“Ve lekad kerremnâ benî âdeme”
“Andolsun, biz insanoğlunu şerefli yarattık.
وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ
“vehamelnâhum fîl berri vel bahri”
Onları karada ve denizde biz taşıdık.
وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ
“verazaknâhum minet tayyibâti”
Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık
وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً
“vefaddalnâhum alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlâ”
ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”(İsrâ, 70.)
Bu âyeti kerime, insanın mükerrem, yani onurlu bir varlık olduğunu çok güzel ifade ediyor.
Peygamber Efendimiz de “Mü’min onurlu ve kerem sahibidir…”(EbûDâvûd, Edeb,5) sözüyle bu hakikati dile getiriyor.
Bizim inancımızda insan, hem bedeniyle hem de ruhuyla onurlu bir varlıktır.
Bir müslümanın hedefi insan-ı kâmil olmaktır. Mükerrem insan, her zaman Rahmân’ın nazargâhı olan bir gönül taşıdığının bilincinde olur. Dolayısıyla o, bütün varlıklara rahmet nazarıyla bakar. Onun bütün tutum ve davranışları bu rahmetin izlerini taşır. Buna sevgi ve merhamet diyoruz biz.
Mükerrem insanın gönlünde herkese yer vardır. O, yaratılanı yaratandan ötürü sever, sevgisine karşılık beklemez.
Mükerrem insan olmak demek; güçlü ve ya zayıf demeden, âlim ve ya câhil demeden, zengin ve ya fakir demeden, büyük ve ya küçük demeden herkesi saygın, herkesi onurlu ve değerli görebilmektir.
Onurlu insan olmak, kırık ve mahzun gönüllerin yaralarını sarmaktır. Onlara sahip çıkmaktır, zedelenen onurlarını onarmak için el uzatmaktır, gönül açmaktır. Gönül ehli olmaktır.
Mükerrem ve onurlu olmak demek, güzel ahlak sahibi olmak demektir, faziletli ve erdemli olmak demektir. Hayatı paylaşırken insanlara karşı hoşgörülü olmaktır, herkese karşı hüsnü zan beslemektir. Ön yargılı olmamaktır.
İnsanoğlu bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Onun için insanoğlunun bir takım zaafları vardır. Nankörlük bir zaaftır, geçici hazlara düşkünlük bir zaaftır, cimrilik bir zaaftır, umutsuzluk bir zaaftır, unutkanlık bir zaaftır, böbürlenmek bir zaaftır, acelecilik bir zaaftır, gerçeğe karşı direnmek bir zaaftır, inkârcılık bir zaaftır. İşte insan bu zaaflarını yenemediği için bu gün dünyamızda cinayetler işleniyor, işkenceler yapılıyor, zulüm ve haksızlıklar yaşanıyor.
Aslında eşref-i mahlûkat olan, yani en güzel şekilde yaratılan insan, işte bu zaaflarını yenemediği zaman, Kur’an’ın ifadesiyle aşağıların aşağısına düşüyor. Esfele safilin oluyor.
Peygamberimiz, insanın onurunun ve değerinin rengine ve ya dış görünüşüne göre değil de, iman ve ameline göre olduğunu şöyle açıklıyor: “Şüphesiz Allah, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Ancak kalplerinize ve amellerinize bakar”(Müslim, Birr, 34)
Peygamberimiz zamanında yaşanan şu hadise de hata ve kusurlarıyla insanın beşer-şaşar oluşunu anlatıyor bize:
Aralarındaki bir meseleden dolayı çıkan bir tartışmada Ebu Zer (r.a.) Bilâl-ı Habeşî’ye, “sen siyah kadının oğlu değil misin” gibi bir söz söylüyor ve Bilal-i Habeşi Ebu Zer’in bu sözüne çok kırılıyor. Bunun duyan Peygamberimiz Ebu Zer’e;
“Sende hâlâ cahiliye âdetleri görüyorum” buyurarak onu uyarıyor. Bunun üzerine söylediği bu sözden pişman olan Ebu Zer, başını yere koymuş ve “Bilâl yanağıma basarak üzerimden geçmedikçe buradan kalkmam” diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411)
Peygamber Efendimiz (SAV) bir hadis-i şeriflerinde de insanları madenlere benzetiyor.
Veda Haccı günleri. Peygamberimiz yol azığını Hz. Ebû Bekir ile birlikte, ona ait bir deveye yüklemiş. Hz. Ebû Bekir'in bir hizmetçisi de deveyi sevk etmekle sorumlu. Derken ne olduysa hizmetçi, deveyi kaybeder.
Peygamberimizin yol erzaklarının deveyle birlikte kaybolduğunu duyan Hazrec kabilesinin lideri Sa'd b. Ubâde ve oğlu Kays, erzak yüklü bir deveyle Peygamberimizin yanına gelirler. Olanları duyduklarını söyleyen Sa'd b. Ubâde, Peygamberimize kayıp devenin yerine bu deveyi kabul etmelerini söyleyince Peygamberimiz çok duygulanır ve “Medine'ye hicret ettiğimizde bize yaptıkların, sana iyilik olarak yetmez mi?” der.
Sa'd, “Minnet Allah ve Rasûlü'nedir; vallahi malımızdan aldıkların, almadıklarından bizim için daha hayırlıdır.” deyince Peygamberimiz şunları söyler:
“Sana müjdeler olsun Sa'd! Kurtuluşu hak ettin. İnsanın ahlâkı (tabiatı) Allah'ın elindedir; o, dilediği kimseye iyi bir huy verir. Görünen o ki, Allah Teâlâ sana da güzel bir ahlâk bahşetmiştir.”
Sa'd, Peygamberimizin bu iltifatlarına Allah'a şükürle karşılık verdikten sonra araya “ensarın hatibi” olarak bilinen Sâbit b. Kays girer ve Sa'd b. Ubâde'ye bir iltifat da ondan gelir ve: “Ey Allah'ın Elçisi! Sa'd, İslâm'dan evvel câhiliye devrinde de liderimizdi ve kıtlık zamanlarında bizi doyururdu.” Der. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurur:
النَّاسُ مَعَادِنُ،
““İnsanlar, madenler gibidir.”
خِيَارُهُمْ فِي الْجَاهِلِيَّةِ خِيَارُهُمْ فِي الْإِسْلَامِ،
“Câhiliye döneminde iyi olanlar Müslüman olduktan sonra da iyi olurlar.”
إِذَا فَقُهُوا فِى الدِّينِ
“Yeter ki İslâm'ı tam olarak kavrasınlar.”(İbn Hanbel, II, 391.) (Rahmetli dedem!)”
Peygamberimiz, Sa'd b. Ubâde'ye söylediği bu sözün bir benzerini de, biri iyi diğeri kötü huylu olan iki kişi için de demişti.
Peygamberimiz, bir defasında çok sayıda semiz ve bakımlı hayvanı olan, varlıklı bir adama uğramış ve ona misafir olmak istemiş, ancak adam Peygamber'in bu isteğini geri çevirmişti.
Peygamberimiz daha sonra birkaç keçisi olan bir kadının yanından geçerken o kadına misafir olmak istemiş ve kadın Peygamberimizi misafir ederek hayvanlarından birini keserek ikramda bulunmuş. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurmuş:
“Huylar Allah'ın elindedir. O, onlardan güzel olan huyları dilediği kullarına bağışlamıştır.” İbn Ebi’d-Dünyâ, Mekârimü’l-ahlâk, s. 25.
Cenab-ı Allah,
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm “Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn,95/4) buyururken bu ayette insanın mükemmelliğine işaret ediyor.
Ardından,
ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ
Summe redednâhu esfele sâfilîn “Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tîn, 95/5) derken de olgunlaşmayı tercih etmeyen insanın kendi iradesiyle düştüğü durumu gösteriyor bize.
Nitekim âyetin devamında da inanıp faydalı işler yapanlara da kesintisiz bir ödül verileceği bildiriliyor. Cenab-ı Allah Şems Suresinde, (91/8).
فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۙۖ
“Buyurarak insanoğlunu hem iyiliğe, hem de kötülüğe meyletme yeteneğiyle yarattığını bildiriyor.”
Sınırlı güç ve imkânlarla yaratılan insan, hırs ve hevesleri bakımından sınırsız isteklere sahiptir.
İnsanoğlu, kendine verilen ömrün bitmesini hiç istemez. Hz. Âdem Peygamber'den beri insanoğlu hep daha uzun yaşamak istemiş, ölümden hiç hoşlanmamıştır. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân,7.
لاَ يَزَالُ قَلْبُ الْكَبِيرِ شَابًّا
فِى اثْنَتَيْنِ فِى حُبِّ الدُّنْيَا ، وَطُولِ الأَمَلِ
“İnsan ihtiyarlar, güç ve kudretten düşer ama dünya sevgisinde ve uzun emellerinde hiçbir eksilme olmaz. İnsanın gönlü kocamaz yani. Buhârî, Rikâk, 5.”
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَآءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ
وَيَذَرُونَ وَرَآءَهُمْ يَوْمًا ثَق۪يلًا
“İnsan uzun ömür kadar, mala karşı da çok hırslıdır. Dünyayı sever, âhireti ihmal edip dünya nimetlerine kavuşmakta acele eder. İnsân, 76/27.”
وَيَدْعُ الْاِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَآءَهُ بِالْخَيْرِۜ
وَكَانَ الْاِنْسَانُ عَجُولًا
O kadar aceleci ve tez canlıdır ki, sabredemez, sanki iyiliği istiyormuşçasına, ısrarla hakkında iyi olmayanı ister, kötülük için dua eder. İsrâ, 17/11.
وَاِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَد۪يدٌۜ
“Dünya malına o kadar düşkündür ki,Âdiyât, 100/8.”
يَحْسَبُ اَنَّ مَالَهُٓ اَخْلَدَهُۚ
“Malının, kendisini ölümsüz kılacağını sanır. Hümeze, 104/3.”
İnsan başkasından bir şey isterken Allah için ister ama kendisinden Allah için bir şey istendiği zaman vermez, böylece insanların en şerlisi, en kötüsü olur.Dârimî, Cihâd, 6.
Bu, hep insanın kendine düşkün olmasından kaynaklanır. Cenab-ı Allah,
وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّ
““İnsan ruhunda doymazlığa, bencil tutkulara karşı bir eğilim vardır.” Nisâ, 4/128. Buyuruyor.”
Peygamberimiz de bunu şöyle anlatıyor: “Âdemoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, iki vadi olmasını ister! Onun ağzını ancak toprak doldurur.” Buhârî, Rikâk, 10
Bunlar insanoğlunun zaaflarıdır ve bunları Allah Kur’an’da bildiriyor bize.
Ama bu zaaflarına rağmen insan, Allah katında diğer canlılar arasında müstesna bir yere sahiptir. Hatta bazı melekeleri itibariyle de meleklerden bile üstündür insan.
Bu üstünlük meleklerde olmayan bir ayrıcalığa sahip olmasından kaynaklanıyor. O da düşünme, akletme, muhakeme etme yeteneğidir. Bu husus Kur'an'ın Sa’d Suresinde şöyle ifade ediliyor:
اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰئِكَةِ اِنّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ طينٍ
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فيهِ مِنْ رُوحي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدينَ
““Allah, 'Ben balçıktan bir insan yaratacağım; ona en uygun biçimi verip ruhumdan kattığım zaman onun önünde saygıyla eğilin!' buyurunca tüm melekler saygıyla insanın önünde eğildiler.”Sad, 38/71-72.”
Dolayısıyla insan gaye bir varlıktır. Diğer varlıklar insan için birer araçtır, her şey insanın hatırına yaratılmıştır. Dolayısıyla her şeyi senin için seni de kendim için yarattım buyuruyor Cenab-ı Allah.
Allah katında eşref-i mahlûkat olan insanın, bu şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayan tutum ve davranışlar sergilemesi yasaklanmıştır. Bu bağlamda Allah'tan başkasına boyun eğmek, kul köle olmak, hatta bunu andıracak her hareket yasaklanmıştır.(Müslim, Salât, 84.) İnsanın saygınlığı dokunulmazdır. Onurlu insana hiçbir şekilde kölelik yakışmaz!..
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde “Müslüman'ın kişilik onuru, malı ve kanı saygındır, ona dokunulamaz. Takva kalptedir. Müslüman'ın, Müslüman kardeşini küçük görmesi, kötülük olarak ona yeter.” (Tirmizî, Birr, 18.) buyururken, insan onurunun dokunulmaz olduğunu öğretiyor işte bize.
Sonra; insanın canı her şeyden değerlidir. Kur'an'a göre “Birinin öldürülmesi bütün insanlığın öldürülmesi kadar kötüdür; aynı şekilde birinin hayatının kurtarılması da bütün insanlığın hayatının kurtarılması kadar değerlidir.” Mâide, 5/32.
İnsanoğlu, sırf insan olduğu için saygındır; ırkı, rengi, dili ne olursa olsun bütün insanlar eşittir.
Peygamberimiz de, Allah’ın kulu olmaları yönünden insanlar arasında bir fark bulunmadığını, üstünlüğün ancak takvada olduğunu bildiriyor. (İbn Hanbel V, 411)
Bizim dinimizde insan, bizatihi saygın bir varlık olduğu için insan kanını dökmek yasaklanmıştır, insana maddi, manevi her türlü şiddet yasaklanmıştır, birine iftira atmak yasaklanmıştır, birinin gıybetini yapmak, alay edip küçümsemek, taklidini yapmak yasaklanmıştır, hatta kötü zanda bulunmak bile yasaklanmıştır.
İnsanların gönlünü hoş tutmak, hiç kimseyi incitmemek en değerli ibadet olarak sayılmıştır bizim dinimizde.
Allah’ın tahtı olan gönlü yıkmak, nazargâh-ı ilahî olan kalbi kırmak Kâbe’yi yıkmak kadar büyük bir suç sayılır bizim kültürümüzde.
Haksız yere bir insanın onuruyla ilgili ithamda bulunmak, büyük günahların en büyüklerindendir. (Ebu Davud, Edeb, 40)
“Allah, kulun (her türlü) hatasını bağışlar, ancak kul, ne zaman ki kardeşinin şeref ve şahsiyetine dokunacak bir iş yaparsa, işte asıl günah bu olur.”(İbn Mace, Tıb, 1) diyor Peygamberimiz.
Bizim Peygamberimiz, insanın kendi değerini nasıl muhafaza edeceğini, nasıl onurlu bir şekilde yaşayacağını hayatın en ince noktalarına varıncaya kadar öğretmiştir bize.
Cenab-ı Hakk’a nasıl kulluk edeceğimizi, insanlarla nasıl ilişki kuracağımızı, kalbimizi hastalıklardan nasıl koruyacağımızı, konuşma, yeme-içme, giyinme adabının nasıl olacağını hep Peygamberimizden öğreniyoruz, öğrenmemiz gerekiyor.
İnsanın onurlu bir varlık olarak hayatta duruşunun, bakış açısının nasıl olacağı ve onurunu kaybetmeden nasıl mücadele edeceğiyle ilgili tüm ilkeleri insanlığa sunmuş bizim Peygamberimiz.
Mukaddes değerlerin çiğnendiği, insanın dokunulmaz haklarının ihlal edildiği ve insanlığın çetin bir onur imtihanından geçtiği bugün hepimizin bu ilkeleri hatırlamaya gerçekten çok ihtiyacı var.
Sözlerimizi iki hadisle bitirelim inşallah:
Peygamber Efendimiz; mübârek elleri ile Kâbe’yi göstererek;
“Ey Kâbe, sen Allahın evisin. Sen mübâreksin fakat bir Müslüman, bir mü’minin kalbini kırsa 70 defa seni yıkmaktan daha büyük günaha girer” buyuruyor.
Peygamber Efendimiz, böyle buyururken Yunus Emre’de
“Bir kez gönül yıktın ise Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi Elin yüzün yumaz değil” diyor.
Peygamberimiz diğer hadis-i şeriflerinde de şöyle buyuruyor:
“(Ey Kâbe!) Sen ne güzelsin ve kokun da ne güzel! Sen ne yücesin ve saygınlığın da ne yüce! Ama bu canı bu tende tutan Allah'a yemin ederim ki, Allah nezdinde malıyla, kanıyla müminin hürmeti (saygınlığı), senin hürmetinden daha büyüktür!” İbn Mâce, Fiten, 2.
Rabbim bizlere insanlık onuruna yakışan ve rızasına uygun bir hayat yaşamayı nasip eylesin inşallah.
