Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

Mü'miniz, Vefakârız

İsmail Sezkin

MÜ’MİNİZ, VEFAKARIZ


Musa Peygamberin kavmi olan İsrailoğulları’nda meydana gelmiş bir olay anlatıyor Peygamber Efendimiz (SAV). Yani bizden üç bin-dört bin sene önceki bir olay belki.

“İsrailoğulları’nda biri cüzzamlı, biri kel, biri de âmâ yani kör olan üç insan vardı” diyor. -Varmış mış, demiş filan değil, “vardı” diyor.

“Bu üç insan üzerinden Allah kullarını imtihan etmeyi murat etmiş” diyor Peygamber Efendimiz. İnsan şeklinde bir melek göndermiş bu üç insana. Cüzzamlı insana gelmiş melek:

-Nasılsın? Diye sormuş cüzzamlıya.

-Halimi görüyorsun insanlar benden kaçıyorlar. Demiş.

-Ne isterdin, arzun ne olurdu, demiş.

-Yahu şu hastalıktan bir kurtulsam, demiş.

-‘İyi ben yardım edeyim sana’ demiş. Eliyle sıvazlamış onun o rengârenk, hastalıklı vücudunu. Bunun üzerine adam iyileşivermiş.

Yanında getirdiği bir ineği de ‘bunu sana hediye edeyim geçinirsin bununla’ demiş. “İyi, sağ ol” demiş gitmiş.

Sonra kel adama gitmiş melek. Ona da;

-Nasılsın? Diye sormuş.

-İyiyim ama; bu kellikten bıktım insanlar benimle alay ediyorlar, demiş.

-Ben senin kelini düzeltirim, demiş. Eliyle başını okşamış, adamın saçları büyümeye başlamış. Ona da bir tane koyun hediye etmiş. ‘Bu da senin olsun geçinirsin’ demiş. Çekmiş gitmiş.

Âmâya gelmiş; bir derdin var mı? diye sormuş melek.

-Olmaz mı? Gözüm hiçbir şey görmedi bu dünyada, kim bilir neler görüyor insanlar. Benim de gözüm bir görse isterdim, demiş.

-Ben iyi ederim senin gözünü, demiş. Eliyle gözüne temas etmiş. Adam görmeye başlamış. Ona da deve hediye etmiş. Çekmiş gitmiş.

Aradan yıllar geçtikten sonra aynı melek pılı pırtısı dökülmüş bir gariban şeklinde tekrar dünyaya gelmiş.

Cüzzamlı olup iyileşen adamı bulmuş.Büyük bir iş adamı olmuş. Yağ fabrikaları, süt fabrikaları falan; o bereketli inek sayesinde zengin bir adam olmuş cüzzamlı.. Demiş ki:

-Efendi görüyorum servetli bir adamsın. Demiş melek.

-Eee sanane, demiş cüzzamlı adam.

-Yahu ben çok berbat bir durumdayım. Bir miktar bana yardım etsen de evime kadar gidebilsem, demiş.

Hadisi şerif çok enteresan, o kelime dikkatimi çekiyor.

-Çok ödemelerim var git işine, demiş.

“Çok ödemelerim var” demiş. “İyi Allah sana bildiğini yapsın.” Demiş melek gitmiş.

Sonra kel adama gitmiş. Çok fani berbat bir adam halinde geliyor melek. Bakmış o da zengin.

-Beyefendi varlıklı bir adama benziyorsun. Evime gidecek kadar bir imkânım yok. Bir miktar bana yardım etsen, çok zengin birine benziyorsun, demiş. ‘Sürülerin var’ falan demiş.

-Bir sürü ödemelerim var, sen işine git, demiş kel de.Onun da ödemeleri çıkmış yani.

Sonra âmâ adama gitmiş. Selam vermiş.

-Efendi, demiş. Çok zor durumdayım. Görüyorum sen çok zenginsin, demiş. Allah için bir miktar yardım etsen bana evime gidecek halim yok, demiş. O da demiş ki:

-Kardeşim ben de senin gibiydim bir zamanlar, demiş. Bir Allah dostu geldi bana bir dua etti. Bir sürü malım oldu koyacak yerim yok, demiş. Madem sen Allah için yardım istiyorsun ne istiyorsan al git, helal olsun, demiş. Ben de senin gibiydim bir gün, böyle olduğuma bakma, demiş.

-İyi kardeşim, demiş. Allah senin malına bereket versin bir ihtiyacım yok, demiş. Gitmiş melek.

Varmış yokmuş hikâye geliyor bize. Hikâye değil, Peygamber Efendimiz (SAV) anlatıyor. Yaşlı bir nene torunlarına hikâye anlatırken duyulmuş bir olay değil yani. Keloğlan masalı değil yani. Bu hikâyeyi belki defalarca duymuşuzdur.

Ama Peygamberimiz bizden binlerce sene önce meydana gelmiş bir olayı iki şey için anlatıyor: Bir; insan budur diye bize tarif ediyor. İki; ne olmamız gerektiğinin aşısını yapıyor.

Demek ki geçmişi hatırlamak her insanın kârı değil. Ve insanlıkta geçmişi hatırlayıp bugün için iş yapmak ancak üçte bir oranındadır. Geçmişin acılarını unutup hayatı bugünden ibaret zannetmek insanda yoğunluğu oluşturuyor. “Ödemelerim var” hikâyesi yeni değilmiş demek ki. Asıl borcu unutup hikâyeden ödeme üretmek, çok yoğun sıkıntı var, bu sene vergiler çok, deyip işçinin hakkını yemek yeni bir hastalık değilmiş yani. İnsan genlerinin taşıdığı bir hastalıktır bu. Eskiden mağaralara gömülüyordu paralar, şimdi kasalara konuyor. Artık kasalara da konmuyor. Bankalara konuyor. Değişen bir şey yok. Peygamber Efendimiz bizi bu hakikate uyandırıyor. İnsanlığın az bir bölümü “dün neydim, bugün ne oldum” der. Çok büyük bir bölümü ise hayatı yaşadığı bugünden ibaret zanneder. Ama aslolan dünü unutmamak, rızkı verenin, zenginliği verenin Allah olduğunu unutmamaktır. Mü’min vefalı insandır. Geçmişini unutan vefasızdır.

Peygamber Efendimiz esirlerin toplandığı bir çadırın kenarında bir kadın kendisine yanaşıp: “Muhammed” demiş: “buyur, ne istiyorsun” demiş. “Beni hatırlıyor musun” “kimsin bilmiyorum” demiş. “Ben, şu aç insanları doyuran Tai’nin kızıyım” demiş. “Hangi Tai’nin, şu meşhur sofrası fakir-fukaraya açık olan adam mı” demiş. “Evet, O’nun kızıyım” demiş. Müşrik oğlu müşrik adam. Böyle basit bir müşrik değil. Aba-ı ecdadı müşrik bahsettiği babası. Yanındaki sahabileri çağırıp: “Bunun babası fakirleri, garipleri doyuran cömert bir adamdı. Bize vefa yaraşır, salın bunu istediğini de salın” demiş. “Kabilemi de götüreyim mi” “yüzlerce esiri, istediğini götür” demiş Peygamberimiz. Vefakâr Peygamber. Ama bundan zarar etmemiş. Elli sene önce ölmüş bir babasının bir fakiri sofrasına oturttuğunu vefa ile hatırlayan Peygamber’in, bu insanlık sınırlarını çatlatan vefası önünde bu kadının iman etmekten başka çaresi kalmıyor. “O zaman iman ettim ya Resûlullah” demiş. Muhammed diye çağırdığı adamı, beş dakika içinde “Peygamber’im” diye bağrına basıyor.

Vefa ümmetiyiz biz. Peygamberimiz o adamın şöhretini biliyor sadece. Görmemiş, tanıdığı birisi değil. Bir varmış, bir yokmuş, bir adam birisini doyururmuş, diye bir hikâye. Hikâyelere bile vefa gösteren bir Peygamber. Adamın hatırasını canlı tutan bir Peygamber.

Yine; Hudeybiye Sulhu denen anlaşmada çok ağır bir madde vardı. Müşrikler demişlerdi ki: “Bizim adamlarımızdan birisi kaçıp Medine’ye sığınırsa onu geri vereceksiniz. Canını kurtarırsa Müslüman, geri vereceksiniz.” “Evet” demişti buna Peygamberimiz. Çok geçmedi, genç bir delikanlı Müslüman oldu. Mekkeliler işkence yapmaya başladılar. Kaçtı, Medine’ye geldi. Sevindi, “Resûlullah’a sığındım” dedi. Arkasından müşrikler geldiler. Dik dik durup: “Ya Muhammed! Anlaşmayı hatırlıyorsun değil mi? Bu sana kaçtı ama bize vereceksin bunu” dediler. Delikanlıyı huzuruna çağırdı: “Yavrum biz söz verdik, gideceksin” dedi. Öldürüleceğini bildiği halde. Ölürüz, sözümüzden dönmeyiz çünkü biz. Ashabı kiram “yapma ya Resûlullah” der gibi dik dik baktılar, ama Peygamberimiz“söz verdik, gidecek” buyurdu. İmza attık çünkü.

Biz, vefayı, sözünde durmayı, geçmişi unutmamayı gökler seviyesine çıkarmış, dünya sınırlarının ötesine taşımış Hz. Muhammed Mustafa (SAV)’in Ümmet’iyiz elhamdülillah. Elhamdülillah; böyle bir Peygamber’e iman ettik biz. Bu imanımız beraberinde bir vefa borcu getirmiştir. Karşımızdakinin maddi veya manevi iyiliğine vefa borcu getirmiştir. Sevgili Peygamber’imiz cüzamlı, kel ve ama hikâyesini torunlarını uyutmak için anlatmadı. Ümmet’ini eğitmek için anlattı. Dünkü geçmişini unutanlar, hayatı sadece bugünden ibaret zannedenler, geleceği de bugünkünden daha güzel diye garanti bilenler İsrailoğulları’nın “ödemem çok” diyen dünkü keline, dünkü cüzamlısına benzer. Ama“Ben dün neydim? Rabb’imin nimetleri sayesinde bugünlere geldim. Şimdi ben Allah’ın adıyla isteyen, ‘Allah rızası için şunu ver’ diyen birine nasıl yok diyebilirim?” Diyen ise o âmâya benzer. O, vefakârdır. Öbürünün adı da nankördür.

Bu Ümmet, imzasına köle olmuş bir Ümmet’tir. Ağzından çıkan sözü eline kelepçe olarak takan bir Ümmet’iz biz elhamdülillah.

Bizim sözümüz herhangi bir noterin, herhangi bir bankanın teminatıyla kıyas bile edilemez, Ümmeti Muhammed’iz biz. Biz bir kere konuşuruz. Bin sene ömrümüz az olsa konuştuğumuzu elimizde kelepçe gibi tutarız. Ulu orta, boşboğaz konuşamayız biz. Konuşursak o söz, bizim senedimizdir. Kelepçemizdir. Ayağımızda prangadır. Ama sözümüzün tavizkârı değiliz hiçbir zaman. Çünkü bizim Peygamberimiz cehennemin en alt tabakasında kaynayacak ve ebediyen cehennemde ateş içinde kalacak, hiç çıkma şansı olmayan, kâfirden daha kâfir münafıkların hastalıklarından söz ederken “verdikleri sözden dönmüş olmalarını” münafıklık alameti olarak tanıtıyor bize. Münafık konuşup konuştuğunu unutur. Böyle bir adamdır münafık. Ama; mü’min konuşur, aklı kafasından gitmedikçe, ruhu bedeninden ayrılmadıkça sözünün esiri olarak yaşar. Mü’min ahlakıdır bu. Mü’minin ahlakı da toplumun sosyal kimliğinden aba-ı ecdadından gelmez. Mü’mine ahlakı Allah’tan ve Peygamber’inden gelir. Ahlakı olmayanın imanı olmayacağını bilir müslüman.

Biz mü’miniz. İmanımız bizi vefakâr olmaya mecbur etmiştir. Konuşmayız, konuşursak ruh bedende iken o söz sabit demektir. İmza atmayız, atarsak o imza bizim canımız demektir. Böyle eğitti Peygamberimiz ashabını ve Ümmet’ini. Böyle eğitti gitti. “Sığındım sana ya Resûlullah! Kurtar beni bu müşriklerden” diyene bile: “söz verdim, gideceksin” dedi. O giderken ağladı, Peygamber de gönderirken ağladı ama sözünden caymadı. “Dün, dündür, bugün bugündür” münafık sloganıdır. “Dün de, bugün de, yarın da Allah beni gördü” sözü, mü’min sözüdür. Şahidi Allah olan bir sözü kul bozamaz bir daha. “Vallahi, billahi” demesine de gerek yoktur zaten. Mü’minin sözü yemindir. Niye Allah’ı şahit olarak getirsin ki? Allah’ın onu gördüğünü zaten iman ederek biliyor. Vefası olmayanın kaybettiği ilk şey ahlakıdır.

Beşikten mezara kadar taşınan bir kimliği vardır mü’minin. Ölür, aç kalır, sürünür, mülküne el konur ama şahsiyetine asla el konulamaz müslümanın.

Çünkü onun Peygamber’i öldürüleceğini bildiği bir genci sözünün önüne geçirdi. “Bir kere söz verdik” dedi. “Şahidim babanın bu cömertlikleri hep anlatılırdı” dedi. O da büyüklerinden duymuş Tai cömert bir adam diye. “Cömertin kızını salın gitsin”. Dedi onun için.

Yine; Hz.Hatice’nin vefatından on iki sene sonra “dünyanın en değerli kadını Hatice’ydi” derken ağzından bal akıyordu Peygamberimizin. Hz. Aişe bu sözünü kıskanmak zorunda kaldı. “O ihtiyar kadından bıkmadın mı ya Resûlullah?” Deyiverdi birden. “ Ya Aişe! Bana çocuk veren kadını nasıl unuturum ben?” buyurdu. “Herkesin bir kenara kaçtığı bir zamanda ‘yanındayım, seninleyim’ diyen kadını nasıl unuturum ben?”Dedi.

Sütannesini de hiç unutmadı. Sütannesinin köyünden gelen bir kadına bile ridasını çıkarıp: “sen bunun üzerine otur” dedi. “Sen Şeyma’nın akrabalarındansın.” dedi. Öyle bir vefa ki bu; onu emzirene, kucağında taşıyana, giydirene, yedirene değil, emzirenin köyünden geçene bile vefa gösterdi Peygamberimiz. Mü’min, vefa insanıdır.

İsrailoğulları’nın keli bu Ümmet’ten değildir. İsrailoğulları’ndan cüzzamlık kapmış nankör, bu Ümmet’in ahlakını taşımıyor. Bir kere konuşan ve konuştuğu en güçlü kanun maddesinden daha çok itimat veren insan, Muhammed aleyhisselamın eteklerine “ben senin ümmetinim” diye yapışabilir kıyamet günü.

Aşk esnasında konuşulmuş sözü olmaz mü’minin. Nişan döneminde attığı palavralar mü’minin dosyasında olamaz. İlk tanıştıklarında “işte ağzından kaçmış” olmaz mü’minin. Ağzından kaçtıysa canı da o ağzın peşinden gider ama sözünden geri gelmez o. Çünkü Allah: ve evfû bil ahdi, innel ahde kâne mes’ûlâ “Sözünüzde durun!” “Çünkü verdiğiniz sözlerin hesabını vereceksiniz!” buyurmuştu İsrâ Suresi’nde. “Mü’min bu sözü duyar da “valla kusura bakma yani o günkü şartlarda bu sözü böyle konuşmuştuk’ diyemez!

Mü’min, vefalı insandır. Fıkıh kitaplarımızdan bütün insanlığın ibret alması gereken bir örnek vermek istiyorum.

Biliyorsunuz, Müslüman olmayan topraklar iki türlü değerlendirilir fıkıh açısından. Bir; kâfir toprağı denir. Bir de; daru’l harb denir. Ne demek daru’l harb? Mü’minlerle savaş durumunda olan ülke demek. Daru’l küfr; kâfirlerin yaşadığı, kimsenin kimseye dokunmadığı yer demek. “Bir mü’min daru’l harbe yani Müslümanlarla savaşan, yakaladığını öldüren bir ülkeye girse orada düşmanlarını yakalayıp öldürse caiz midir” diye soru sorulur. Cevabında denir ki şimdiki ifadelerle: “pasaportla girerse orada hiçbir eylem yapamaz, asla caiz olmaz!” Çünkü pasaportla bir yere girmek, vize almak, gümrükte onay almak ‘ben buraya barışla giriyorum, ülkenizin kanunlarına uyacağıma söz vererek giriyorum’ demektir. Allah yolunda cihat niyetiyle bile olsa orada eylem yapamaz mü’min bir daha. Sözünün eridir çünkü mü’min. Fıkıh bu! Fetva böyle!..

Eşine, çocuğuna, şirket ortağına, akrabalarına, köylülerine, Allah’ın daru’l harpte Müslüman öldüren kâfire yapılmasına bile izin vermediği hileyi yapan bir mü’min hangi yüzle dirilir kıyamet günü?

Biz, Ümmeti Muhammed’iz. Miraç görmüş bir peygamberin terbiyesini gördük biz. Farklı marklı değiliz, tekiz biz! Başkası yok! Allah’ın cennet sözü verdiği başka bir kimse yok Muhammed aleyhisselamdan sonra. Bu Ümmet’ten olmak şarttır.

Bakınız, Kur’an’da, Mü’minûn Suresi adında mü’minleri tanıtan bir sure var:

Bu surede Ellezîne yerisûnel firdevse, hum fîhâ hâlidûn “Firdevs cennetine girmeyi hak ediyorlar” diye Cenab-ı Allah’ın insanlığa örnek gösterdiği mü’minlerin özelliklerini sayarken Allah-u Teala; cennete girmek için sesi güzel bir hafız çağırıp hatim okutturdun, dualar yaptırdın. Bir de arkasından kararnameler çıkarır gibi ‘bunu cennete al, Halid bin Velid’in yanına koy, Ebu Bekir’e komşu eyle, bir de Havz-ı Kevserin yanına koyuver Ya Rabbi’ demekle olmuyor bu işler.

Oysa Vellezîne hum li emânâtihim ve ahdihim râûn “Elindeki emanete hıyanet etmeyen Allah’ın Firdevs cennetine girecektir” diyor Kur’an. Eşine hain, ortağına hain, çocuğunun önünde babalığı hain, köyünde, akrabaları arasında vefasız, ölünce cennet kuşu. Yok öyle bir bolluk. Çünkü: Vellezîne hum li emânâtihim ve ahdihim râûn “Emaneti gözetleyen, sözünün kölesi olanlar cennetin, Firdevs’in sahibi olabilirler.” Diyor Kur’an.

Kanun çok basit. Mü’min vefakâr insandır. Adak yapar, adağını yerine getirir. Akıllı mü’min adak yapmaz. “Oğlum şuradan askerden gelirse, şu işe girerse köydeki bütün hayvanları sürü sürü keseceğim” demez. “Şu işim olursa şu kadar sene teheccüd kılacağım” demez. Derse eğer o yolda ölür gider. Demeyeceksin! Adak niye yapıyorsun, kim dedi sana adak yap diye? Peygamber’in adak yaptı mı hiç? Niye yapıyorsun? Yapıyorsan yerine getireceksin.Yoksa melekler tarafından Allah’ı kandırmış biri olarak kaydedilirsin. Sen: “oğlumu sağlam gönder ben bir inek keseyim” demiştin.

Allah sağlam gönderdi, yerine getirmedin bu sözü. Mü'min borcunun kölesi olan insandır. Peygamber de olsan borcun uykunu kaçıracak senin.

Hepinizin bildiği olayı tekrar hatırlamak için zikredebiliriz: Peygamber Efendimiz'in ödünç hurma aldığı bir bedevi günü gelmeden istemeye gelmiş alacağını. "Hurma mevsiminde ödeyeceğiz" dediği hâlde önceden gelmiş, sıkışmış gelmiş: "Ya Muhammed, benim sende alacağım var ya onu vereceksin" demiş. “Ya günü müydü” filan derken "vermiyor musun, yoksa sen de mi borç vermiyorsun" diye bağırmaya başlamış. Ömer'in yanında, Ömer'den daha çok Peygamber’e kol kanat gerenlerin yanında. Adamı hemen omzundan tutmuşlar: "Kiminle böyle konuşuyorsun sen?" Demişler. "Bizim canlarımız bitti mi de sen Resûlullah'tan bir ölçek hurmanı istiyorsun." Ama vefa Peygamber’i: "oturun" demiş "adam alacaklı konuşur tabi" demiş. "Bizim hazırlıklı olmamız lazımdı" demiş.

Vefa, vefa, vefa. Borcunun kölesidir mü'min. Uyuyamaz borcu varken. Borcuna rağmen mışıl mışıl uyuyan vefa mührünü bozmuş insandır. Mü'min borçlanmaz. Borçlanırsa yastığını yatağından atar. Mü'minlik budur.

Sadece para, eşler arası ilişki bunlar değil vefanın kaynakları. Bir atölyede çalışan işçi de vefa imtihanındadır. "Sabah sekiz- akşam beş arası buradayım" diye söz veren biri hafif bir baş ağrısıyla rapor alıp gidemez. Önüne doktor raporu konan patronu bir şey diyemeyebilir belki. Çünkü doktor da senin ciğerlerini tanımaz zaten. Hafif öksürme numarası yaptın mı yazar sana iki üç gün rapor. Ama şunu unutmayın; o ciğere hayat veren Allah raporlarla iş görmüyor, imanla iş görüyor. İşçi, Allah'tan alamadığı raporu patronunun önüne koyamaz. Memur, Allah'ı kandıramayacağı bir mazereti müdürünün önüne koyamaz. Kendisi gibi bir kul olan müdür, şef aşılır gider de Allah'ı kim nasıl ikna edecek? Patron için de böyle. Yazlığının filanca sistemini değiştiriyorsun diye işçinin ücretini on dakika geciktiremezsin. Çünkü "her ayın birinde saat dokuzda ücretin avucunda" dediysen sen bunu yapacaksın. "Yasalar on yediye kadar izin veriyor, aynı gün ödeme takvimi on yedide çünkü." Yasalar öyle diyebilir, Allah "sözünde dur" diyor bize. İşçisi de, patronu da, memuru da, müdürü de mü'min vasfı taşıdığı sürece vefakâr olacak.

Sevgili Peygamber’imiz sahih bir hadisi şerifinde, hepimizin kulağına küpe olacak bir uyarı yapıyor. Kadınlara ve erkeklere, bekârlara ve evlilere, çocuğunu evlendireceklere, dünür sahibi olmak için kız istemeye gidenlere, oğlunu, kızını evlendirenlere, "ben Ümmeti Muhammed’denim, Resûlullah ne buyurduysa ben oyum" diyen ve bu sözünün eri olan herkese bin dört yüz küsür sene önce Medine'de buyurdu ki: "verdiğiniz sözler içinde en sadık kalmanız gereken söz nikâh kıyarken konuştuğunuz sözlerdir" buyuruyor.

Bir Müslüman ne mehir istiyorsun diye sorulduğunda "şunu istiyorum" diyor. Anlaşıyorlar ve iki mü'mini şahit tutuyorlar. Aradan seneler geçiyor: "şu bizim mehir işi ne oldu" diye sorulduğu zaman "eee senin baban inşaat yaparken ona yardım etmiştik ya ona say" diyor. "Ya şahitlerimiz vardı". "Şahitler öldü gitti, zaten yaşlı hacı amcaydı onlar." Bir şahit daha vardı o ölmedi ama. Kim o? Cenab-ı Allah! Bir de onun adı kefildi orada. Bu hadisten sonra eşiyle konuştuğu şeyden bir daha cayamaz Müslüman. Çünkü Peygamber’imiz: "Mü'minin elini, kolunu, dilini, gözünü bağlayan en büyük şart; nikâh masasında konuştuğu şarttır."Diyor.

Bundan Ümmet-i Muhammed’den olmanın gereği olarak şunu anlıyoruz; bir mü'minin vefakâr, bir mü'minin ahlaklı, bir mü'minin sözünün eri olup olmadığının en iyi ölçülebileceği yer; nikâh masasında konuşulan şeylere sadakatidir. Dünürün dünüre karşı oluşturduğu güven kimlik testimizin en güçlü yapılabileceği testtir. Kuru edebiyatlar, Ramazan'da kumanya yapıp fakirlere dağıtmalar, "rahmetli şöyleydi" sözleri geçilip bir kenara bırakılabilir. Bir insan önce eşinden sorulmalı. Kadını kocasından, erkeği hanımından soracaksın.

Onun vereceği cevap en doğru cevaptır. Neden? Çünkü Peygamber Efendimiz (SAV) mü'minlerin vefa, sadakat, sözünün eri olma konusunda en çok bağlı olmaları gereken şeyin nikâh masasında konuşulan sözler olduğunu söylüyor. En can alıcı olan noktayı gösteriyor. Demek ki bundan şu da anlaşılıyor ki bir erkeğin, bir kadının namazdan önce "tövbe ettim, şu günahı bıraktım ya Rabbi" den önce, "tamam, ben de şu ibadetleri yapacağım" sözünden önce, en çok taviz vermesi muhtemel sözü nikâh masasındaki sözüdür. Hele erkekler için. Bu söz çok büyük bir imtihan.

Peygamber Efendimiz Veda Hutbesi’nde son sözlerini söylerken de "o emaneti unutmayın ha" diyerek gitti. "Allah'ın adını kullanarak almıştınız" dedi.

Mü’min, kel Yahudi, cüzzamlı Yahudi olma tehlikesine karşı sık sık vefa deneyi yapmalı kendisinde. Bu vefa deneyimizi önce Rabb'imize karşı verdiğimiz sözlerin, onun nimetlerinin önündeki insanlığımızın ne durumda olduğuyla ölçeriz. Sonra ailemizde. Eşimize, çocuklarımıza karşı, ebeveynimize karşı kimiz?

Ümmeti Muhammed olmak farklı birşey. "Muhammedur Resûlullah" diyenlerin kalitesi bu olacak. Vel hasıl-I kelam; son sözümüz; hiçbir lakap nankörlük, vefasızlık lakabı kadar tehlikeli değildir.

Cenab-ı Hak hem bu dünyada, hem öbür dünyada bu lakaplarla anılmaktan muhafaza buyursun cümlemizi.