MÜ'MİNÛN SÛRESİ BAĞLAMINDA MÜMİNLERİN ÖZELLİKLERİ
Değerli Müminler!
Bugünkü sohbetimizde "Mü'minûn sûresi bağlamında müminlerin özellikleri nelerdir?" konusunu inşallah işleyeceğiz. Öncelikle mümin ne demektir, bunu bilelim.
Mümin; Allah'tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Allah'ın kulu ve Resûlü olduğuna inanan, bunu kalp ve dil ile onaylayan kimsedir.
Yüce Rabbimiz imanın bazı esaslarını şöyle ifade ediyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي أَنْزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا
“Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.”
Nisâ, 4/136
Bu ayet-i kerime, müminin inanç dünyasını oluşturan temel konuları net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Muhterem Kardeşlerim!
Sohbetimizin içeriğinde, müminlerin Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadis-i şeriflerde belirtilen bazı niteliklerinden söz etmeye çalışacağız. Mü'minûn sûresinin ilk on bir ayetinde Cenâb-ı Hak, müminlerin niteliklerinden, müminlerde olması gereken vasıflardan bahsetmektedir.
Yüce Rabbimiz, müminlerin kurtuluşa erdiğini bize Mü'minûn sûresinin ilk ayetinde ifade ediyor:
قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ
“Müminler gerçekten kurtuluşa ermiştir.”
Mü'minûn, 23/1
Ayetin başında belirtilen kurtulan müminler, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) mesajını kabul edip onu rehber edinerek gösterdiği yolda gidenlerdir. Bu ayetlerde anılan niteliklere sahip olanların dünyada ve ahirette kurtuluşa erecekleri ifade olunmaktadır.
1. NAMAZLARINDA HUŞÛ İÇİNDEDİRLER
الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ
“Onlar, namazlarında derin saygı içindedirler.”
Mü'minûn, 23/2
Namaz, İslam'ın beş esasından biri ve imandan sonra en önemli olanıdır. Allah Teâlâ kullarına imandan sonra namazdan daha önemli bir ibadeti farz kılmamıştır. Bunun içindir ki Peygamberimiz, kulun kıyamet günü ilk önce namaz ibadetinden sorgulanacağını bildirmiştir.
İbn Mâce, Salât, 202
Burada sadece namazın kılınmasından değil, "huşû" ile kılınmasından söz ediliyor. Çünkü Peygamberimiz "ihsan"ı tarif ederken şöyle buyurmuştur:
أَخْبِرْنِي عَنِ الْإِحْسَانِ قَالَ أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ
“Bana ihsanı anlat" dedi. Buyurdu ki: "İhsan, Allah'a sanki O'nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor.”
Buhârî, Îmân, 37; Müslim, Îmân, 1
Allah'ın kendisini gördüğüne inanan kimse, O'nun huzurunda dururken başka hiçbir şeyle ilgilenmez; sağa sola, şuna buna iltifat etmez. İşte namaz böyle huşû içinde kılındığı zaman makbul olur ve insanın duygu ve düşünceleri üzerinde etkili olur.
2. BOŞ VE YARARSIZ ŞEYLERDEN YÜZ ÇEVİRİRLER
وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ
“Onlar, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.”
Mü'minûn, 23/3
"Lağv", yararı olmayan şeyler demektir. Müminler böylesi şeylere önem vermezler, hiçbir eğilim ve ilgi duymazlar. Bu tür şeylere dalındığını gördüklerinde hemen uzaklaşır ve titizlikle bunlardan kaçınırlar. Bu tutum Furkan sûresinde şöyle ifade edilmektedir:
وَالَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا
“Onlar, yalana şahitlik etmezler; boş ve yararsız şeylerle karşılaştıklarında vakar ile geçip giderler.”
Furkan, 25/72
Mümin, ahlâk dışı şeylere karşı herhangi bir eğilim taşımaz. Yararlı ve doğru söz söyler, gevezelik etmez. İnce bir şakacılığı vardır; ama bu hiçbir zaman alay, eğlence ve taklit cinsinden değildir. Kulakları koğuculuk, gıybet, çekiştirme, iftira, yalan ve müstehcen sözlerden uzak kalmalıdır.
İnsanın en kıymetli sermayesi ömrüdür; ne kazanacaksa onunla kazanacaktır. Peygamberimiz, insanların derin bir gafletle devam edip gideceğini sandığı, fakat günün birinde uçup gittiğini görerek aldandığını anladığı iki nimetten söz ederken şöyle buyurur:
قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نِعْمَتَانِ مَغْبُونٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ الصِّحَّةُ وَالْفَرَاغُ
“İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu nimetleri değerlendirmekte aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit.”
Buhârî, Rikâk, 1
Peygamberimizin şu hadis-i şerifini de unutmamak gerekir:
مِنْ حُسْنِ إِسْلَامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَا لَا يَعْنِيهِ
“Boş ve faydasız işleri terk etmek, kişinin Müslümanlığının güzelliğindendir.”
Tirmizî, Zühd, 11; İbn Mâce, Fiten, 12
İşte müminde bulunması gereken ikinci özellik; ne kendisine, ne ailesine, ne toplumuna, hatta ne insanlığa ve ne de kişinin ahiretine faydası olan boş ve yararsız şeylerden yüz çevirmesi ve yararlı olan şeylere yönelmesidir.
3. ZEKÂTLARINI VERİRLER
وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ
“Onlar, zekâtı verirler.”
Mü'minûn, 23/4
Zekât, malî ibadetlerimizdendir ve İslâm'ın beş temel esasından biridir. Müslüman olan elbette bu temel ibadeti yerine getirir; Allah'ın kendisine verdiği mal varlığının her yıl belli bir miktarını yoksullara ve kimsesizlere vermek suretiyle bu ibadetini yapmış olur. Bunu yapmayanlar büyük cezaya uğrarlar. Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ
“Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah'ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele!”
يَوْمَ يُحْمَى عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوَى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هَذَا مَا كَنَزْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ
“O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve "İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir; haydi tadın bakalım biriktirip sakladıklarınızı!" denilecek.”
Tevbe, 9/34-35
Bu ayette Yüce Mevlâ, kazandıklarını Allah yolunda harcamayanların ve Allah hakkını yoksullara vermeyenlerin acıklı bir azaba uğrayacaklarını bildirmektedir.
4. İFFETLERİNİ KORURLAR
وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ
“Onlar, iffetlerini korurlar.”
Mü'minûn, 23/5
İnsanların birtakım tabii ihtiyaçları vardır; evlenme de bunlardan biridir. Bu ihtiyacın meşru bir şekilde yerine getirilmesi dinimizin emirleri arasındadır. Bunun meşru yolu nikâhtır: Erkekle kadının kendi rızalarıyla, şahitler huzurunda evlenerek aile kurmalarıdır. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
يَا مَعْشَرَ الشَّبَابِ مَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمُ الْبَاءَةَ فَلْيَتَزَوَّجْ فَإِنَّهُ أَغَضُّ لِلْبَصَرِ وَأَحْصَنُ لِلْفَرْجِ وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَعَلَيْهِ بِالصَّوْمِ فَإِنَّهُ لَهُ وِجَاءٌ
“Ey gençler! İçinizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Zira evlenmek gözü haramdan daha çok korur, iffeti daha çok muhafaza eder. Gücü yetmeyen kimse ise oruç tutsun; çünkü orucun şehveti kıran bir özelliği vardır.”
Buhârî, Nikâh, 2; Müslim, Nikâh, 1
Kur'ân-ı Kerîm, bekâr olanların evlendirilmeleriyle ilgili şöyle buyuruyor:
وَأَنْكِحُوا الْأَيَامَى مِنْكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمَائِكُمْ إِنْ يَكُونُوا فُقَرَاءَ يُغْنِهِمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّى يُغْنِيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ
“Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfuyla onları zenginleştirir. Allah lütfu geniş olandır, her şeyi bilendir. Evlenme imkânı bulamayanlar ise, Allah lütfuyla kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar.”
Nûr, 24/32-33
5. EMANETLERİNE VE AHİTLERİNE RİAYET EDERLER
وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ
“Onlar, emanetlerine ve verdikleri söze riayet ederler.”
Mü'minûn, 23/8
Hiç şüphe yok ki bir Müslümanın en belirgin özelliği güvenilir ve dürüst olmasıdır. Çünkü Peygamberimiz ve bütün peygamberler bu özellikleriyle tanınırlar. Bu özelliği kaybeden milletin varlığı çöker, huzuru bozulur. Kendilerine kamu görevi ve sorumluluğu verilecek kimselerde aranacak özelliklerin başında dürüst ve güvenilir olmaları gelir.
Bakınız, Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor:
إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إِنَّ اللَّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا
“Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve görendir.”
Nisâ, 4/58
Mümin verdiği sözde durur; sözünde durmamak mümine yakışmaz.
HZ. ÖMER'İN HUZURUNDA BİR AHDE VEFA
Bir gün Hz. Ömer, etrafını çepeçevre saran bir grupla sohbet hâlindeyken, iki yağız delikanlının bir kişiyi kollarından tutup kendilerine getirdiğini gördü ve sordu: "Nedir bu hâl, bu adamı neden böyle yaka paça getirdiniz?"
Gençlerden biri cevap verdi: "Ya Ömer! Bu adam bizim babamızı öldürdü. Biz de adaletin tecellisi için tutup size getirdik. Ne yapmak lazım geliyorsa onun yapılmasını sizden istiyoruz."
Katil zanlısı, bizzat Hz. Ömer tarafından yargılandı. Hz. Ömer adama, "Gençlerin dediklerini duydun. Söylenenler doğru mu? Eğer doğruysa senin söyleyeceklerin nelerdir?" diye sordu.
O genç bu söylenenlere itiraz etmedi; söylediklerinin doğru olduğunu, ancak kendisinin de birkaç sözü olduğunu belirterek izin aldıktan sonra konuşmaya başladı:
"Ben bir köylüyüm. Buraya Efendimizin (a.s.) kabr-i şerifini ziyaret etmeye geldim. Medine civarına geldiğimde abdest almak ve dinlenmek için müsait bulduğum bir hurmalık yakınında durdum. Abdest alırken baktım ki atım hurma dallarına uzanmış; yemeye çalışırken ağacın dallarını kırıyor ve zarara sebebiyet veriyor. Buna mâni olmak için derhal atımın olduğu tarafa koştum. İşte o anda karşıdan yaşlı bir adam bana bağırarak geldi; iyice yaklaştıktan sonra hiçbir şey demeden, sormadan, bana bir şey söyleme fırsatı vermeden elindeki büyükçe taşı atıma hızla vurdu ve at düşüp öldü.
Atımı çok severdim, ondan başka da bineğim yoktu; o yaşlı adam atımı bir hiç uğruna öldürmüştü. Dayanamadım, ben de onun ata vurduğu taşı alıp kendisine fırlattım. Adamcağızın eceli gelmiş olacak ki o da öldü. Tabii bu duruma çok üzüldüm; azıcık bir öfke sebebiyle bir adamın ölümüne sebep olmuştum. Hemen bu yaşlı adamın kim olduğunu araştırdım, ailesini buldum, çocuklarına durumu uygun bir dille anlattım. Ben şayet o anda kaçmak isteseydim kolayca kaçardım; ama ben Allah'a ve ahiret gününe inanmış bir kimseyim. Cezam ne ise onu dünyada çekmeye razıyım; ilâhî adalet ne ise tatbik edilsin ve hak yerini bulsun."
Adamın anlattıkları mahkeme salonundaki herkesi etkilemişti; ancak adaletin tecelli etmesi için hüküm ne ise tatbik edilecekti. Babaları ölen gençler diyet almaya razı olmuyor, kısas yapılmasını istiyorlardı. Karar verildi: Kısas yapılacak ve adam idam edilecekti. Adam hiç itiraz etmedi, telaşlanmadı, gayet soğukkanlı bir şekilde hükme rıza gösterdi.
"Yalnız bir ricam var" dedi ve ekledi: "Benim bakımıyla ilgilendiğim bir yetim var. Onun bana teslim edilmiş olan altınlarını bahçemde bir yere gömdüm. Bu altınlar o yetimin geleceği; yerlerini benden başka kimse bilmiyor. Eğer bana üç gün müsaade ederseniz gider onların yerini o yetime bildiririm. Böylece hem o yetim yavrunun geleceği güvenceye alınmış olur, hem de ben emanetin vebalinden kurtulmuş olurum."
Hz. Ömer, "Şu anda sana nasıl müsaade edebiliriz ki? Zira sen bir suçlusun, cezan infaz edilecek. Kaçmayacağına nasıl inanacağız?" diye sordu. Adam kaçmayacağına, geri döneceğine dair yeminler etti; ama fayda etmedi.
Hz. Ömer, "Ancak yerine bir kefil bulabilirsen serbest kalabilirsin" diye yeni bir çözüm yolu önerdi. Adam o civarın yabancısıydı; kimseyi tanımıyordu ki kefil bıraksın. Son çare olarak oradaki insanlara dönüp baktı: Acaba kendisine kefil olan çıkar mıydı? O sırada gözüne Ebû Zer Hazretleri takıldı. Parmağıyla işaret ederek "Bu zat bana kefil olur" dedi.
Hz. Ömer şaşkınlık içinde Ebû Zer'e dönerek, "Ya Ebâ Zer! Ne diyorsun, kefilliği kabul ediyor musun?" diye sordu. Ebû Zer hiç tereddüt etmeden, "Bu adamın üç güne kadar döneceğine inanıyor ve kefil oluyorum" dedi. Adamı serbest bıraktılar.
Koca bir ülke, üç gün boyunca adamın geri dönüp dönmeyeceğini konuşmaya başladı. Birinci gün gelen giden olmadı; "Acaba sözünü tutacak mı?" diye sorular sorulmaya başlandı. İkinci gün de gelmedi. Üçüncü günün öğlen vakitlerinde "Bu adam gelmeyecek" yorumları yapılmaya başlandı.
Ölen adamın çocukları, "Ya Ebâ Zer! Kefil olduğun adam hâlâ ortalarda görünmüyor. Kim olduğunu bilmediğin bir kimseye niçin kefil oldun? Adam bir kere ölümden kurtuldu, bir daha geri gelir mi?" diyerek sitem ediyorlardı.
Hz. Ömer, "Ya Ebâ Zer! Kefil olduğun o genç, vermiş olduğumuz sürede gelmezse, zamanı gelince emr-i ilâhîyi tatbik eder ve kısas hükmünü geciktirmeden uygularım!" diye haber yolladı. Bu tartışmalar arasında akşamı ettiler.
Herkesi bir üzüntü kaplamıştı; zira o genç gerçekten gelmeyecek olursa, kefil olduğu için kısas Ebû Zer'e uygulanacaktı. Bu olayı duymayan kalmamıştı; Medine çalkalanıyor, herkes adamın geleceği yolu gözlüyordu.
İşte bu esnada Medine'nin girişinden bir adamın tozu dumana katarak geldiği görüldü. Kan ter içinde gelen bu adam, idam edilecek olandan başkası değildi.
Hz. Ömer, "İdam edileceğini bile bile neden koşarak geri döndün?" diye sordu. Adam bir saniye tereddüt etmeden cevap verdi: "Elbette gelecektim! Benim için bir adam idam edilmeyi göze aldı. Ben, 'Müslümanlar arasında ahde vefa kalmadı' sözünü kimseye söyletmem."
Hz. Ömer, Ebû Zer'e döndü: "Tanımadığın bir adama neden kefil oldun? Bu kefalet senin kelleni götürebilirdi." Ebû Zer şöyle cevap verdi: "Elbette kefil olacaktım. Ben, 'Müslümanlar arasında söze itimat kalmamış, bu dünyada fazilet ve güven kalmamış' dedirtemezdim."
Gözler ölen adamın çocuklarına döndü. Daha kimse bir şey demeden, "Ya Ömer, biz babamızın katilini affettik" dediler. Hz. Ömer "Neden?" diye sordu. Onlar da, "Olayın bir kaza olduğu belli; adamın pişman olduğu da görülüyor. Biz, 'Müslümanlar arasında merhamet ve insaf kalmamış' dedirtemeyiz" dediler.
وَأَوْفُوا بِالْعَهْدِ إِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْئُولًا
“Verdiğiniz sözü de yerine getirin; çünkü verilen sözden sorumlu tutulacaksınız.”
İsrâ, 17/34
6. NAMAZLARINI MUHAFAZA EDERLER
وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ
“Onlar, namazlarını muhafaza ederler.”
Mü'minûn, 23/9
Namazın muhafaza edilmesi demek, onu vaktinde, usul ve adabına uygun olarak kılmak demektir. Müminlerin nitelikleri sayılırken ilk nitelik namaz olduğu gibi son nitelik de yine namazdır. Önce "namazı derin bir saygı ile kılarlar" buyurulmuş, sonunda da "beş vakit namaza özen gösterirler, bu namazları kendilerine tahsis edilmiş vakitlerinde usul ve adabına uygun olarak kılarlar" denmiştir.
Namazın bu ayet-i kerimelerde iki defa anılmış olması, namazın önemini gösterir. Namazın hem vaktinde hem de derin bir saygı ile kılınması istenmektedir; huşû ile kılmak ise kabul edilmesine vesiledir. İbn Mes'ûd (r.a.) diyor ki:
سَأَلْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَيُّ الْعَمَلِ أَحَبُّ إِلَى اللَّهِ
“Peygamberimize, "Hangi ameller Allah'a daha sevimlidir?" diye sordum.”
Peygamberimiz şöyle buyurdu:
الصَّلَاةُ عَلَى وَقْتِهَا
“Vaktinde kılınan namaz.”
Buhârî, Mevâkîtü's-Salât, 5; Müslim, Îmân, 37
İşte bu niteliklere sahip olanların Firdevs cenneti ile mükâfatlandırılacağı, ayetlerin sonunda vaad buyurulmuştur.
Hz. Âişe validemize "Peygamberimizin ahlâkı nasıldı?" diye soruldu. Hz. Âişe, "Allah'ın elçisinin ahlâkı Kur'an idi" demiş ve bu Mü'minûn sûresinin başındaki ayetleri okuyarak "İşte Peygamberin ahlâkı böyle idi" demiştir.
İbn Kesîr, 3/237
SONUÇ
Mümin; gönülden inanç esaslarına inanan, inandıktan sonra Allah'a ve Peygamberine itaat eden, Kur'ân ve sünnette yer alan emir ve yasaklara, öğüt ve tavsiyelere uyan insandır.
Ne mutlu mümin olarak yaşayıp mümin olarak Yüce Allah'ın huzuruna çıkanlara! Ne mutlu inandığı değerlere sahip çıkanlara!
DUA
Rabbim bizleri imandan ve amel-i salihten ayırmasın. Bizleri, müminleri kurtuluşa erdirdiği özelliklere sahip kullarından eylesin.
Âmin.
İBRAHİM BÖLÜKBAŞI — Din Hizmetleri Uzmanı
Din Hizmetleri Uzmanı
