MÜSLÜMANLARIN ENBÜYÜK İHTİYACI
Mahlûkatın en şerefli varlığı insanoğludur. Ve eşref-i mahlukat olarak yaratılan insan dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Bu dünyada imtihan olan insanoğlunun en şereflisi ise takva sahibi şuurlu Müslümandır. İnsanoğlu bu dünyada imtihan olduğu için de doğumundan ölümüne kadar sürekli nefisinin ve şeytanın saldırısı altındadır.
Ama maalesef günümüzde her şey nefis ve şeytana hizmet eder oldu. Gururun, kibirin, riyanın, şehvet ve şöhretin, iki yüzlülüğün hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Böyle bir zamanda sıratı müstakim üzere bulunmak çok zor. Kendimizi, ailemizi sorumluluklarını omuzlarımızda taşıdığımız evlatlarımızı bu zamanda korumak ve kurtarmak da gerçekten çok zor.
Yaşadığımız şu devrin bu bela ve musibetlerinden kurtulmak için, hem bu dünyada, hem de ebedi alemde mutlu olmak ve kurtuluşa erebilmek için ilahi ahlak esaslarına bağlı, samimi ve şuurlu bir hayat yaşamamız gerekiyor.
Böyle bir hayatı yaşayabilmenin yolu ise, Allah’ı Zülcelâl’in bütün mahlûkata can simidi olarak sunduğu İslam’a, Kur’an’a, Hatemül Enbiya Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)’ya itaat etmekten geçiyor.
Bu dünyadaki manevi ve toplumsal hastalıklarımızın tamamının şifası işte burada, maddi ve manevi sıkıntılarımızın devası da burada. Bu gün bütün İslam âleminin ekmekten, sudan daha fazla ihtiyaç duyduğu şey olan kardeşlik, huzur, maddi ve manevi yükseliş de burada.
İslam Dini’nde, Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamber Efendimiz (SAV)’de yani.
Hepimiz görüyor ve yaşıyoruz, Müslümanların üzerine ne oyunlar oynandığını. Bu oyunları oynayanların kimler olduğunu da hepimiz biliyoruz.
Bu oyunları oynayan kâfirlerin, münafıkların, zalimlerin, İslam düşmanlarının, içimizdeki ve dışarıdaki egoistlerin bu oyunlarını, onların bu tuzaklarını ve hilelerini ancak bize İslam’ın emrettiği, Kur’an-ı Kerim’in bize haber verdiği ve Peygamberimizin öğrettiği ittihat-ı İslam bozar.
Yani bizim bu değerlerde bir araya gelmemiz ve bu değerleri yaşamamız bozabilir bu oyunları.
Her toplum, -hak veya bâtıl hiç farketmez- her toplum, kendi inanç, fikir, kültür ve gelenekleri içinde varlığını devam ettirir. Meselâ, Yahudiler, Hristiyanlar, Budistler kendi inanç ve kültürleri içinde yaşarlar, ateistler kendi nefsânî temâyülleri içinde yaşarlar, aynı şekilde diğer dünya düzen ve sistemleri de kendi ictimâî ve iktisâdî görüşleri içinde hayatlarını devam ettirirler.
Allah’u Teala insanı mahlûkatın en şereflisi kılmış, insanoğlunu yeryüzünün halifesi olarak yaratmış ve Ahsen-i takvim sırrına mazhar kılmış insanoğlunu. Bu özelliklerle yaratılan insanoğlu dünyaya bir gaye için gelmiş ve ya gönderilmiş. İnsanoğlunun bu dünyadaki vazifesi; bu gayenin ne olduğunu bilmek, bu gayeyi bulmak ve bunun için yaşamaktır.
İnsanoğluna verilen bu üstünlükler ve ayrıcalıklar nedeniyle, bu imtihan dünyasında insana bir takım vazifeler verilmiş. Bunların başında Allah’ı tanımak, O’nun kulu olduğunu hiçbir zaman unutmamak ve bütün iman esaslarına eksiksiz ve tam olarak inanmak gelir.
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de:
Ve mâhalaktul cinne vel inse illâ li ya'budûn
“Ben insanları ve cinleri ancak beni tanısınlar, bana kulluk etsinler diye yarattım” buyuruyor.(Zariyat,56)
Yaşamanın, bu dünyada var olmamızın başka hiçbir maksadı yok. Sen şimdi insanlığa dünyanın en iyi hizmetini yap; ama Cenab-ı Allah'a kulluk açısından, Allah rızasını kazanmak için bunları yapmazsan, yaptıklarının hiçbir değeri olmaz.
Onun için yapılan her şeyin temelinde, yaradılış istikametinde niyetini ortaya koyacaksın ve ne yaparsan o şekilde yapacaksın. Bizim bu âleme geliş maksadımız, Cenab-ı Allah'ı tanımak ve bilmektir.
Peki, nasıl tanıyacağız Cenab-ı Allah’ı?. Bunun en güzel yolu Cenab-ı Hakk’ın emrettiği ibadetleri yapmaktır. İbadetlerin hepsi aslında ayrı ayrı birer ilim dalıdır. Bu sadece kitaplarda yazılan ilim değildir
İbadet hal ilmidir, yaşanan ilimdir. Çünkü bizler şunu biliyor ve buna iman ediyoruz;
اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَام
“-i İmrân,19)”
Allah’u Zülcelal Hazretleri’nin katında razı olduğu ve Peygamberleri vasıtasıyla tebliğ ettiği, insanlarında uymasını istediği en doğru Hak din şüphesiz ki İslam dinidir. Bu dinin ilk tebliğcisi, yani ilk peygamberi Hz. Âdem Peygamber, son tebliğcisi, son peygamberi de Hatem-ül Enbiya Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)’dır.
Bütün beşeriyetin, ins ve cinnin kurtuluşu buna bağlı. Kur’an’dan geçmeyen yolların hiç birisi saadete varamaz. İslam’ı yaşamayan ruhlar saadeti bulamaz.
Ve men ahsenu kavlem mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn
“Allah’a davet edip salih amel işleyen ve; ben gerçek Müslümanlardanım, diyen kimseden daha güzel sözlü kim var?” (Fussilet, 33)
İnne hâzel kur’âne yehdî lilletî hiye akvemu ve yubeşşirul mu’minînellezîne ya’melûnes sâlihâti enne lehum ecren kebîrâ Ve ennellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti a’tednâ lehum azâben elîmâ
“Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü’minler için büyük bir mükâfat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler.” (İsra,9-10)
Müslümanın, kendi aslî kimliğini koruyup yaşatabileceği tek kültür, Kur’an ve Sünnet kültürüdür.
Fakat gerek televizyon olsun, gerek internet ve modalar olsun, şu son bir asırdan bu yana Müslümanların Kur’ân ve Sünnet kültüründen mahrum yetişmesine ve yaşamasına sebep oldu. Batı’nın, o İslâm ahlâkından uzak kültürü empoze edildi müslümanlara.
Kendi o büyük değerlerini yeterince ve lâyıkıyla tanıyamayan Müslümanlarda -malesef- hazin bir aşağılık kompleksi başladı ve Müslümanlar kendi öz değerlerine yabancılaştırıldı maalesef. Böylece global kültürün ve güç odaklarının kuklası hâline getirildi müslümanlar.
Dolayısıyla Müslüman için Kur’an’dan uzak bir hayat, hem dünyevî plânda bir esaret ve zillet sebebidir, hem de uhrevî plânda mutlak bir ebediyet intiharıdır.
Peygamber Efendimiz (SAV)’in bıraktığı mirasa maalesef sahip olup sarılamadık. Veda hutbesinde bize bıraktığı mirası şöyle açıklamış ve ilan etmişti Peygamberimiz:
تَرَكْتُ فِيكُمْ اَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا كِتَابَ اللّٰهِ وَسُنَّةَ رَسُولِ اللّٰهِ
““Size iki şey bıraktım. Bunlara sarıldığınız müddetçe asla sapıtmazsınız. Bunlar, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Resulünün sünnetidir.” (İ. Malik, Kütübü Sitte, c. 1, sh. 179, No: 1)”
“Ümmetimden, hak üzerinde daima üstünlük arz edecek bir hakikat zümresi her zaman bulunacak, Allah’ın emri gelinceye kadar düşmanlardan zarar görmeyeceklerdir.” (Ebu Davud, Tirmizi, Müslim, et-Tac 5/313)
Bakınız; Kur’an’ın ve Sünnetin feyzinden uzaklaşıldıkça, kalplerdeki iman nuru zayıflar. Ondan sonra da o zayıflayan iman; -Allah korusun- bir mum ışığı gibi, küçük bir rüzgârla söner gider.
Şöyle bir düşünelim: Bir araştırma yapılsa, acaba Kur’an-ı Kerîm’in tefsirini okuyan kaç kişi çıkar toplumumuzda?
Peygamber Efendimiz (SAV)’in bütün insanlığa örnek olan hayatını, kronolojisi dışında, hayat ölçüleri ve hikmetleri cihetiyle acaba yüzde kaçı biliyor Ümmet-i Muhammed’in? Zira Peygamber Efendimiz(s.a.v) ’in yirmi üç senelik peygamberlik hayatı, Kur’an kültürünün fiilî tefsirinden başka bir şey değildir…
İslâm’ı gerçek mânâsıyla yaşayabilmek için gerekli olan inanç ve amel bilgilerinin yer aldığı bir ilmihal kitabını, acaba kaç kişi baştan sona okumuştur hayatında? Ve ya daha da ileri gidelim; acaba kaç kişinin evinde, ofisinde, dükkanında masasının üzerinde Kur’an meali ve ilmihal kitabı var?
Bu bakımdan bizim en büyük ihtiyacımız şu… Gerek dış düşmanların ve onların içerideki yerli uzantılarının, gerekse nefis ve şeytanın bin bir türlü tuzak ve hile ile hayatımızdan uzaklaştırmaya çalıştıkları Kur’an ve Sünnet ölçülerine sımsıkı sarılmamız lazım. Ancak bunu yaparsak, yani dünyevî ve uhrevî kurtuluşun yolunu doğru bir şekilde idrâk edip anlayabilirsek; yanlış adreslerden ve çıkmaz sokaklardan kurtuluruz.
Biraz önce de söylediğim gibi, her toplum kendi kültür dünyası içerisinde hayatını devam ettiriyor. Müslümana yakışan da elbette kendi kültürünü, kendi medeniyetini ve kendi değerlerini, bunların asas kaynakları olan Kur’an’dan ve Peygamberimizden öğrenerek anlamak ve böylece -Batıʼnın kötü bir kopyası olarak değil- Müslüman şahsiyet ve kimliğinin asaletiyle varlığını sürdürmektir.
Ve men yebtegi gayral islâmi dînen fe len yukbele minhu, ve huve fîl âhirati minel hâsirîn buyuruyor Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerimde:
“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden böyle bir din asla kabul edilmeyecek ve ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmrân;85) buyuruyor.
Hz.Adem (a.s) dan itibaren bütün Peygamberler Müslüman olarak yaşamışlar, çocuklarından ve kavimlerinden de Müslümanca yaşamalarını, ölürken de Müslüman olarak ruhlarını teslim etmelerini istemişlerdir.
Onun için her müslümanın, bilhassa din, dil ve tarih şuuruna sahip olması gerekiyor. Çünkü eğer bu şuur diri olursa, fert de toplum da diri olur. Eğer bir toplum bu şuurlarını kaybederse, yeryüzünde yok olmaya mahkûm olur.
Çünkü; dünyaya geliş ve ukbâya gidişimizin mânâ ve hikmeti de din, yaşayışımızın ve ebedî hayatımızın yegâne huzur ve saâdet reçetesi de dindir. O reçete olmadan insan, hem bu dünyada hem de ahret aleminde hüsrâna uğrar, pişman olur. Eyvah der ama iş işten geçmiş olur.
Niçin yaratıldığını, nereden gelip nereye gideceğini bilmeyen insan da, hiçbir zaman rûhî bunalımlardan kurtulamaz. Îmandır o cevher ki İlâhî ne büyüktür, Îmansız olan paslı yürek sînede yüktür…
Diyor merhum Mehmed Âkif, insanoğlunun bu değişmez realitesini iki mısrâ ile ne kadar güzel anlatıyor değil mi?
Hepimizin mâlumu; her meslekte insan, zaman ilerledikçe mesleğinde ustalaşır ve mahareti gelişir.
İşte din, iman ve kulluk mevzuunda da her Müslümanın bunu yaşaması lazım. Bunun için de, bu konularda en doğru ve gerçek bilgiyi, Cenâb-ı Hakkʼın beyânından, yani Kur’ân-ı Kerîm’den almamız gerekiyor. Yani;
Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı, Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.
Zira Kur’ân-ı Kerîm, ihtivâ ettiği sır ve hikmetler bakımından, haddi-hududu olmayan uçsuz-bucaksız bir okyanus gibidir.
Herkes, o okyanustan kalbinin derinliği ölçüsünde istifâde eder. Onun için bizim de, Kur’an-ı Kerîm ile böylesine yüksek bir kalbî kıvam ile ünsiyet kurabilmenin yollarını araştırıp bulmamız lazım.
Velhâsıl-ı kelam, dinimizi iyi öğrenmemiz ve bilmemiz lazım. Milli ve manevi değerlerimize sahip çıkmamız lazım. Çünkü bir milleti millet yapan, milli ve manevi değerleridir.
Bu değerlerinden uzaklaşan bir millet, artık bir millet olmaktan çıkar, ancak dağılıp yok olmaya mahkûm bir insan sürüsü haline gelir.
Yâeyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yensurkum ve yusebbit akdâmekum.
“Ey İman edenler! Eğer siz Allah’a, onun emrini tutar dinini uygular yardım ederseniz, O da size yardım eder ve düşmanlarınıza karşı ayaklarınızı sabit kılar, sağlam bastırır.”(Muhammed, 7)
Cenâb-ı Hak, cümlemize, millî ve mânevî değerlerimizin kıymetini idrâk edebilmeyi ve ona lâyıkıyla sahip çıkabilmeyi nasîb eylesin.
İki cihan saâdetinin yegâne rehberi olan Kur’an ve Sünneti lâyıkıyla anlayıp anlatmayı, güzelce yaşayıp yaşatmayı müyesser kılsın…Âmîn!..
