Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

Müslümanlık İnsanlıktır

İsmail Sezkin

MÜSLÜMANLIK İNSANLIKTIR


Değerli Kardeşlerim!.. Bir Müslüman, Peygamberine ne kadar benziyorsa o kadar Müslüman olduğunu söyleyebilir. Kulağımız, gözümüz, şişmanlığımız, zayıflığımız, Peygamber Efendimize benzemeyebilir. Ama onun Cenab-ı Allah’tan bize getirdiği, “Din budur” dediği ne varsa kendimizi o getirdiği şeylerde O’na benzettiğimiz kadar Müslümanlık iddiasında bulunabiliriz. Namazı sabah vaktinde O iki rekât kıldıysa; iki rekât kılan O’na benzeyebilir. Rükûyu şu şekilde yaptıysa, kıldığı namazın rükûsunu O’nun gibi yapan Peygambere uyduğunu söyleyebilir. Yaptığı her şeyi O’na benzetebilenler için O’nun ümmetinden olmak söz konusu olabilir.

Değerli Mü’minler!.. Bizim dinimiz İslamiyet meleklerin dini değildir. İslam, insanlara gönderilmiş bir dindir. Dolayısıyla İslam, insanlık demektir.

İnsanlık da İslam’la birleşince insanlıktır. Teneke parçalarıyla, makinelerle, koltuklarla, sözde akıllı evlerle, konforlu arabalarla insanlık olmaz.

Bir Müslüman insanlıkta yabani ama Müslümanlıkta mükemmel olamaz. Çirkin ahlaklı, geçimsiz, huysuz, kaba saba olan birisi Cenab-ı Allah’ın huzurunda mükemmel kul olamaz. “Ne kadar İslam o kadar insanlık, ne kadar insanlık o kadar İslam” demeye mecburuz. Nasıl namazımızı secdesiyle, rükûsuyla, kıyamıyla, Fatiha’sıyla gibi Resûlullah yapmak istiyorsak insanlığımızı da Peygamberimizin insanlığı düzeyine çıkarmak zorundayız.

O da insandı ama göklerin terbiyesinden geçmiş bir insandı. Bütün insanlar Müslümanlıkta da, insanlıkta da ona uymak zorunda.

Âl-i İmran Suresi’nin 159. ayetinde Cenab-ı Hakk, Peygamber Efendimizin mükemmel bir insanlık icra ettiğini, insan olarak yapılabileceğinin en güzelini yaptığını ve O’nu Cenab-ı Allah’ın bu şekilde terbiye ettiğini açık bir şekilde söylüyor:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلٖيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ

““Ey peygamber! Sen Allah’ın rahmeti sayesinde; yumuşak davrandın da etrafında o insanlar toplandılar. Kaba saba biri olsaydın, sert konuşan biri olsaydın, etrafında toplanmazdı bu insanlar.””

Değerli Kardeşlerim!.. Peygamber Efendimiz işte böyle olduğu için yirmi üç senede çocuk katili bir nesilden insanlık yetiştiren bir nesil çıkardı. Peygamber Efendimiz, yirmi üç senede cahiliye toplumundan medeniyet âbidesi insanlar çıkardı.

Peygamber Efendimiz o cahiliye toplumundan; katil, şarapçı toplumdan Ebu Bekirler, Ömerler ve daha binlerce âbide insanlar çıkardı.

Bir Müslümanın Müslümanlığı namazından, zekâtından, haccından, Kur’an’ından ölçüldüğü gibi insanlığından da ölçülebilmeli. Müslümana gerginleşen, her yerde dinamit gibi patlayan, kardeşleriyle, arkadaşlarıyla, ailesiyle geçimsizlikte zirve yapmış insanlara elbette kâfir diyemeyiz. Ama biliniz ki “Müslümanlık onların Müslümanlığı değil.”

Bakın; Peygamberimizin yetiştirdiği o örnek nesilden size bir kaç örnek anlatayım… Tabiinden Said el-Makburi denen bir zat anlatıyor: Diyor ki: “Ashabı kiramdan İbni Ömer bir arkadaşıyla oturuyordu.” İbni Ömer kim? Hz.Ömer’in oğlu Abdullah İbni Ömer … İşte o İbni Ömer birisiyle oturuyormuş, bu Said el-Makburi denen tabiin de uzaktan gelmiş. “Selamunaleyküm” deyip yanlarına oturmuş. Ama İbni Ömer “Aleyküm selam” demeden eliyle iterek Said el-Makburi’ye “gelme buraya” demiş.

“Sen Resûlullah’ı duymadın mı” demiş “İki kişi bir mesele konuşurken izin almadan yanlarına oturmayın, özel bir şey konuşuyorlardır belki. Duymadın mı?” demiş.

“Ee siz Medine Mescidi’nin önünde oturuyorsunuz, sahabesin, bu da senin taleben, buna hadis okuyorsun, ben de dinlesem olmaz mı be Müslüman, biz de Müslümanız.” Yok böyle bir şey. İki kişi belki özel bir şey konuşuyorlar. “Nasıl sen bunların arasına oturursun?” diyen Muhammed’in terbiyesinden yetişmiş nesil bu.

Öyle gizli gizli telefon dinleyen nesil değil. Özel görüşmeleri teknolojik yöntemle dinleyen nesil değil. Muhammed’in nesli bu.

Değerli Kardeşlerim!.. İslam terbiyesi işte budur. Buna İslam terbiyesi denir. İnsanlık budur. Bu insanlığa baktığımızda, eğer Müslümanlık buysa, ki İbni Ömer’in Müslümanlığı Resûlullah endeksli bir Müslümanlık olduğu için, Resûlullah endeksli bir insanlık olduğu için elbette ölçü de bu olacak.

Çocuklar anne-babaları otururken izinsiz yanlarına oturamayacağı gibi, anne-babalar da çocukların konuşmasını bile izinsiz bölmemeli. Muhammed terbiyesi bu çünkü. İşte görgü, işte insanlık, işte medeniyet.

Yine İbn-i Ömer. Bir mecliste beş on kişi oturuyorlar; İbn-i Ömer gelmiş oraya. Hemen bir kişi İbn-i Ömer geldi diye ayağa kalkmış. Hem Hz.Ömer’in oğlu, hem ashabın en âlim adamı o zamanlar. Ama İbn-i Ömer boşalan yere değil en arkaya gitmiş oturmuş.

Bu ayağa kalkan şahıs da “yani senin için yer verdik biz, otursaydın ya” der gibi “ne sakıncası olurdu ki buraya otursaydın” demiş. Cevaba dikkat ediniz! Birinin cep telefonunu, konuşma fiskoslarını dinleyen nesil şu çölde yaşamış nesle dikkat etsin. Çölde yaşamışlar, öyle son model arabaları falan yok bu adamların, bisikletleri bile yok, çöl adamlarına bak. Ama medeniyet gör, insanlık gör. “Otursaydın ya buraya” “Senin için kalktım ben” demiş. Demiş ki: “Biz Resûlullah gördük” demiş.

“O bize buyurdu ki: “Sizden biriniz bir meclise geldiğinde oturan birini kaldırıp onun yerine oturmasın, o insana saygısızlıktır bu. Yer açılsın yeni bir yere otursun. Bir insanı kaldırıp onun yerine oturmayın” buyurdu. “Ayakta beklerim oturmam orada.” Medeniyet bu işte!

Değerli Mü’minler!.. İslam Dini, insanlık dinidir. Hâlbuki, o ayağa kalkan şahısa İbn-i Ömer “on sene ayakta duracaksın” dese; o adam İbn-i Ömer’in hatırı için on sene ayakta dururdu. Yani İbn-i Ömer öyle bir adamdı.

Ama o İbn-i Ömer Peygamber Efendimizin: “Bir insanı kaldırıp yerine oturmayın” dediğini duymuş. Bu gün “filancanın ayağını kaydır, onun koltuğuna geç” diye uygulayan nesil acaba bunu nasıl anladı diye merak etmek zorundayız. O takdir edilen misafir koltuğuna “Bana bunu Peygamberim yasakladı” diye oturmuyor.

Yani şunu anlatmaya çalışıyorum. İnsanlık demek Müslümanlık demektir. Müslümanlık da insanlık demektir. Biz Ümmeti Muhammediz. Bizim terbiyemiz, ne batı terbiyesi, ne de doğu terbiyesi. Bizim kültürümüz ithal değil. Bizim toplumumuzda büyük küçük ayrımı var. Evet, yetmiş yaşında hiçbir insan, on yedi yaşında bir delikanlıyla aynı seviyede tutulamaz bizim kültürümüzde.

Çünkü bizim Peygamberimiz: “Büyüğüne hürmet etmeyen, küçüğüne merhamet etmeyen, âlime saygı göstermeyen Ümmetimden değildir.” buyurmuş. Onun için; ihtiyarların gençlerden söz sırası bulamadığı bir meclis; İslam meclisi olamaz.

Her okuduğumda, her dinlediğimde beni çok etkileyen bir örnek daha anlatayım size… Mekke fethedildiği gün Peygamber Efendimiz hicret edilmek zorunda bırakıldığı bir yere ordusuyla, zaferle girmişti. O güne kadar hâlâ daha iman etmeyenler o gün iman etmek zorunda kaldılar. Kimseye “illa iman edeceksin” denmedi; ama iman etmek mecburiyetinde kaldılar.

Ne yazık ki, kaderin cilvelerinden biri olarak; Hz.Ebu Bekir’in babası da daha iman etmemişti. Doksan yaşlarında iman etmemiş birisi olarak Mekke’deydi o zaman. Oğlu Hz.Ebu Bekir, ama babası kâfir. Kader işte. Peygamber Efendimiz Kâbe’nin huzurunda hasret gideriyordu. Senelerdir Kâbe’yi görmemişti. Bilal ve arkadaşları Kâbe’nin içini putlardan temizliyor, Peygamber Efendimiz de Kabe’yi ve onları seyrediyordu.

Ebu Bekir sessizce ayrıldıp uzaklaştı oradan, gitti, babasını buldu. Biraz sonra babasını Peygamber Efendimiz’in yanına getirdi; “iman edeceksin baba” dedi. Babası da İslam’a hazırdı zaten. Ama burada bir insanlık devreye girdi. Peygamber Efendimiz Ebu Bekir’e döndü, dedi ki: “Ey Ebâ Bekir, bu ihtiyar adamı buraya kadar getirmeseydin keşke, biz ayağına gitseydik, çok yaşlı bu adam” dedi. Doksan yaşlarında bir ihtiyar. “Bu adamı buraya getirmeseydin, biz ayağına gitseydik” diyor. O gün ordusu Mekke’yi teslim almıştı. Asırlardan beri put doldurulmuş Kâbe putlardan temizleniyordu. Herkes ayağına kapanmıştı.

Ama O; “Peki, bunu da kabul edelim, senin hatırına tamam” demedi Ebu Bekir’e. “Bu yaşlı, bunun ayağına biz gitmeliydik” dedi.

İşte; Değerli Kardeşlerim!.. İslam, insanlıktır; Peygamber Efendimizin Mekke’den kovulduğu gün de insanlıktı, Mekke’nin fethedildiği gün de insanlıktı. Yani Mekke’yi de fethetsen insanlığını çantana koyup bir kenara atamazsın.

İslam, namazı göstermeden önce insanlığı gösterir. Çünkü namaz, günde beş defa; bilemedin yarım saat süren bir ibadet. Ama insanlık yirmi dört saatlik bir iş. Önce insanız diye İslam bize sunuldu. İnsanlığımız alt yapımızdır bizim. İnsanlık ham maddemiz bizim. İnsanlık yok olursa, insanlığın üstünde duran İslam gidecek yer arar. İnsansın diye “lâilâheillallah” dememiz isteniyor bizden. Bir insanla öbür insan bir araya geliyor mu; orada insanlık var demektir, orada İslam var demektir.

Bir enteresan örnek daha anlatayım: Selman-ı Farisi’ye sahabiden birileri misafir gelmiş. O da onlara ikramda bulunmuş. Adamların önüne ekmek çıkarmış. Sonra da bir tabağa bir miktar tuz koymuş. “Ekmeği tuza bandırın, yiyin” demiş. Bizdeki çay adeti gibi bir adettir bu Araplarda…

Misafirlerden birisi: “Selman kardeş, bu tuza biraz da kekik katsaydın hiç olmazsa, ekmeği kekiğe bandırarak yemek daha iyi olurdu” demiş. O da gitmiş bakmış evde kekik yok. Hizmetçisini ve ya çocuğunu çağırmış. Abdest aldığı ibriği ona vermiş: “bunu git bakkala götür” demiş: ‘param olunca veririm, sana biraz kekik versin’ demiş. “Kekik versin bu ibriği de rehin alsın” demiş yani. Para yok çünkü. İbriği götürmüş çocuğu ve ya hizmetçisi.

Bir avuç kekik getirmiş o da tuza katmış. Tuz, ekmek, kekik üçünden mükemmel bir ziyafet kurmuşlar. Yemiş misafirleri. Sonra karınları doyunca; misafirlerden biri şöyle dua etmiş:

‘Ya Rabbi” demiş “şükürler olsun elhamdülillah, mükemmel doyduk, sana hamdolsun Rabb’im. Bize kanaat nasip ettin elhamdülillah.’ demiş. Selman durmuş, demiş ki: “Bak adam bu yaptığın dua doğru değil.” demiş. “Senin kalbinde kanaat diye bir şey olsaydı benim ibriğim rehin olmazdı şimdi” demiş. “Biz Resûlullah terbiyesi gördük” demiş. “Bize Resûlullah buyurdu ki:

“Siz misafirinize altından kalkamayacağınız ikram yapmayın. Neyiniz varsa evinizde onu yapın. Yüreğinizi verin. Öyle zorlanmayın.” Ben de Peygamberin hadisine uydum, ama sen beni mahcup ettin, kekik istedin. Kekik alacak param yoktu. İbriğimi rehin verdim.” demiş.

Demek ki Değerli Mü’minler!.. Misafirlikte de insanlık var.“Ev sahibi abartmasın.” buyuruyor Peygamberimiz. Çorban varsa çorba yeter, ayranın varsa ayran yeter, çayın varsa çay yeter. Sonra çocuklarına kıtlık çektireceğin hediyenin, ikramının ne değeri var. Senin dostun seni olduğun gibi kabul eden kişidir zaten. Misafirsen de misafirliğini bileceksin; isteklerin ev sahibinin ibriğini esir bırakmayacak. İslam, insanların dinidir. İnsanlığın düştüğü kadar İslam da düşer. İnsan halinden anlamak insanca yaşamayı gerektirir.

Değerli Kardeşlerim!.. Yine Peygamber Efendimizden Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği sahih bir hadisi şerifi, yanında işçi çalıştıranlara, çocuğu olanlara, akrabasına yardım edenlere ve bütün insanlara; dolayısıyla bütün Müslümanlara bir vasiyet olarak aktarmamız gerekiyor:

Malik bin Huveyris; bu hatırasını sanki bugünkü Müslümanlara ders olsun diye naklediyor. Diyor ki: “Birkaç genç Peygamberimizden İslam’ı öğrenmek için Medine’ye gittik. -Yani beş-on genç toplanmışlar Medine’ye gelmişler. “Resûlullah’tan bir şeyler öğrenelim” demişler. Yirmi gün kadar -dikkat ediniz- sadece yirmi gün kadar Peygamber Efendimizin yanında kalmışlar Medine’de. Peygamber Efendimiz’den Kur’an öğrenmişler. ‘Çok gençtik. İlk defa evimizden ayrılmıştık’ diyor. ‘Gurbet biraz zor gelmeye başladı bize. Bir gün Peygamber Efendimiz “buraya gelin bakayım” dedi , ‘Bizi çağırdı huzuruna.’

Dikkat edin; Buhari’den ve Müslim’den hadis okuyorum; hikaye değil.

“Bize dedi ki: ‘Kimleriniz var anlatın bakalım gençler, dedi’ diyor. ‘İşte biri dedi ki: “Annem var, babam var”, biri dedi ki: “Benim abim var, işte ablam var”. ‘Bu arada gözlerimizin dolduğunu anladı’ diyor.

Gençlere işte evlerde kiminiz var, kimle yaşıyorsunuz diye soruyor… Aslında soru hileli bir soru. Yani bakalım ailelerini özlediler mi-özlemediler mi diye merak etmiş. Ve anlamış ki bunlar ailelerini özlediler.-Hadi çocuklar ailenizi özlediniz gidin bakalım sonra gelirsiniz de dememiş bunlara, moralleri kırılmasın diye. Bakın ne yapmış: ‘Gençler, siz çok şeyler öğrendiniz. Şimdi gidin bu öğrendiklerinizden biraz da köylerinizde öğretin de İslam yayılsın’ demiş. ‘Sonra yine gelirsiniz. Biraz hocalık yapın’ demiş.

Malik bin Huveyris diyor ki: ‘Çocuk kalbi gibi merhametli kalbi vardı. Bizim garipliğimize dayanamadı bizi evimize gönderdi’ diyor.

Bizim Peygamberimiz buydu işte. Senin Peygamberin Cebrail’in saat başı gelip gittiği, sayısını Cenab-ı Allah’tan başkasının bilmediği meleklerin gökleri kuşattığı mübarek mescidinde analarından, babalarından daha yumuşak bir peygamberle arkadaşlık yaptıkları halde bu gençlerin analarını, babalarını, köylerini özleyeceğini düşünüp “Hadi gidin çocuklar, biraz insanlara Kur’an öğretin” deyip hem de gönüllerini kırmadan, onurlarına dokunmadan güya onları yirmi günde hoca yapıp göndermiş.

Değerli Kardeşlerim!.. İşte budur insanlık! “Resûlullah’ın kıldığı namaz böyleydi” deyip namaza gösterdiğimiz özen kadar O’nun insanlığından da payımız olsaydı keşke. Peygamber Efendimizin insanlığını kendimize uyarlamadığımız sürece namazından hayır görmeyeceğimizi anlasaydık keşke. Ama zararın neresinden dönülürse kârdır. Bugün bu hakikati öğrenip “bundan sonra Müslümanlığım insanlığımla paralel yürüyecek” desek yine kazanırız inşaallah…

Ama bir yığın namaz sevabıyla gittiğimiz ahirette, senelerce biriktirilmiş oruçlarla gittiğimiz ahirette, eğer insanlık sorunu yaşarsak, işte o zaman vay halimize! Gençlerin dilinden anlamadan ölür gidersek, işte o zaman vay halimize! Yaşlıların yaşlılık sıkıntısını anlamadan ahirete gidersek, işte o zaman vay halimize!

Çok bildiğimiz, defalarca duyduğumuz bir hadisi şerifi tekrar duymamızda bir sakınca yok. Ne diyor? Yine Buhari’den ve Müslim’den hadis olarak dinliyoruz, diyor ki:

“Bazen namaza duruyorum, uzun bir sure okuyasım geçiyor içimden. Sonra bakıyorum ki arkada bir çocuk ağlıyor. Hemen kısa bir sure okuyup rükûa gidiyorum.” diyor. Çocuğa acıdığından değil. Çocuk yaramazlığından da ağlamış olabilir çünkü. O çocuğun annesi muhakkak namazdadır şimdi, o çocuğun sesini annesi tanıyacak, benim çocuğum ağladı diyecek, namazı da bozamayacak. O kadıncağız kıvranıp duracak “ben namazı bitirinceye kadar, kadın üzülmesin” diye kısa kesiyorum diyor. Bir sahife okuyacaktı da iki satır okuyup rükûa gidiyor.

Çocuk ağladı diye namazıyla bile oynuyor, kadın üzülmesin diye namazını bile esnetiyor. Çünkü çocuğa, kadına, zayıfa acımak insanlıktır. O acımasaydı, insanlığa kimse acıyamazdı. O olmasaydı insanlık kendi çocuğunu bile gömecek yapıdaydı. Kürtajcı bir nesil yeryüzünde hükümrandı o zaman. Şimdiki gibi.

Onun için, bugün elimizde olmayan Kudüs’ten çok, yüreklerimizden kaybolup giden insanlığımıza ağlasak çok daha iyi olacak. Bir köşesinden tutup İslam elimdedir diye zannettiğimiz Müslümanlığımızı keşke bütünüyle kuşatıp mükemmel insanlar olarak Rabb’imize kavuşma gayretinde olabilsek.

Ölülerle ilgili ikazlarından bir tanesinde Tirmizi’nin rivayet ettiği bir hadiste buyuruyor ki: “Ölülere hakaret etmeyin. Bu zaten ölünün kulağına gitmez, ama ölünün yakınlarını üzersiniz.” İşte insanlık bu! Toprağın altındakinin üzerinden, toprağın üstündekinin hesabını yapıyor. İnsanlık bu işte!

Kimse kendisini aldatmasın. Nerede İslam varsa, nerede Müslüman varsa; orada insanlık çok güçlü olmalı.

Muhterem Müslümanlar!.. Gelin gözlerimizi yaşartacak bir örnek daha dinleyelim sahabeden. İbn-i Abbas; Peygamberimizin amcasının oğlu. Kur’an’ın en büyük mütercimi. Mescid-i Nebi’de, Resûlullah’ın mescidinde itikâf yapıyor.

İtikâf ne demek?.. Beş vakit namaz kılınan bir mescitte, Ramazan ayında, dünya kelamı konuşmadan oturup kalmak. Evine bile gitmemek demek. Abdest ihtiyacından başka bir şey için camiden çıkmamak demek. Çıktın mı itikâf bozulur. Sünnet bir ibadet yani.

İbn-i Abbas itikâftayken mescitte bir Müslüman görüyor. Tanıdığı birisi. Bakmış ki çok üzgün ve düşünceli. Yanına yaklaşıyor. “Hayrola bir sıkıntın mı var” diyor. “Bildiğin gibi değil” diyor adam.“Boşver sen itikâfını bozma benim için” diyor.

“Ne oldu sana” diyor ısrar ediyor İbn-i Abbas. “Birisine bir borcum vardı. Günü de geldi, ödemem de mümkün değil. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kimseden de borç alacak halim yok” diyor. “Kime borcun var" diyor. “İşte filancaya” diyor.

“Yav benim onunla aram iyidir. Söyleyeyim ertelesin borcunu” diyor. ”İyi ama sen itikâftasın, benim borcum için nasıl çıkacaksın bu itikâftan?" diyor. Peygamber Efendimizin vefatından sonra yaşanan bir hadise bu…

Adama diyor ki İbn-i Abbas, “Bana bak” diyor. “Şu kabirde yatan var ya… -Peygamberimiz’in kabrini gösteriyor- Biz, onun terbiyesini gördük bu dünyada.” diyor. "O bize buyurdu ki… -Dikkat ediniz!-… "O bize buyurdu ki… ‘Bir mü'minin işini görmek için bir adım yürümek, Resûlullah’ın mescidinde kırk yıl itikâf tutmaktan daha değerlidir Allah katında..’ İşte insanlık budur, İbn Abbas’ın hocasının terbiyesi budur işte.

Kırk yıl Rasulullah’ın mescidinde itikâftansa… Bir mü'minin gönlünü yapmak için, bir işini görmek için sokakta yürümek, o işi görmek; Peygamberin mescidinde itikâf etmekten daha değerli Çünkü Ümmet-i Muhammed birbirine kenetlendiği zaman, bir mü'minin uykusu kaçınca herkesin uykusunun kaçtığı zaman, Allah göklerden Medine’ye indirdiği rahmetini ve cemaat bereketini indirecek demektir

Herkesin sadece kendisini düşündüğü dünya İslam dünyası olamaz… Öyle hiç kimsenin fakirle, dertliyle, sıkıntılıyla ilgilenmediği, herkesin birbirine psikolog, psikiyatri tarifleri yaptığı… Uyuşturucu ilaçlar tarif ettiği dünya, İslam dünyası olamaz

Biz, Ümmeti Muhammediz. Bir tanemiz, hepimiz için feda olmaya hazır olmak zorundayız. Biz camiye sadece namaz kılmak için, birbirimizin suratına kös kös bakmak için gelmedik

Cenab-ı Allah şu camide kenetlenmiş bir duvarın tuğlaları gibi görsün bizi diye geldik. Biz camilerde hem namaz kılarız, hem de namaz bizi bir saf, tek bir ümmet haline getirsin diye camilerde varız Müslüman olmak budur işte Ümmet-i Muhammed olarak yaşamak budur işte

Bir Müslüman’a “Yahu filanca kardeşimizin sende borcu varmış?” “Evet var.” "Ya biz arkadaşız, biraz idare ediver şunu.” diye ricada bulunmaya gidebilmek için; Peygamberin kabrinin beş metre yanında itikâfta iken bırakıp giden İbn Abbas’ın okuduğu Kur’an’ı okumak, anlamak, hayatımıza aktarmak zorundayız

“Allah’a takva olan işlerde, insanlıkta yardımlaşın.” diyen Allah böyle öğrenilmeli… İslam budur. Müslümanlık da İbn-i Abbas’ın müslümanlığıdır işte. Ve nitekim o İbn-i Abbas aldı ayakkabılarını, gitti, rica etti, borcunu erteletti. Geri geldi itikâfa kaldığı yerden devam etti.

İslam bu işte… İşte böyle Müslümanlar yetiştirip gitti Peygamberimiz bu dünyadan. Bize örnek olsunlar diye. Biz de böyle Müslümanlar olalım diye. Ki Allah’ın rızasına erelim diye…