Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

Peygamberi Anlamak ve Anlatmak: Mevlid Kandili

İsmail Sezkin

PEYGAMBERİ ANLAMAK VE ANLATMAK (MEVLİD KANDİLİ)


Peygamber Efendimiz'i konuşmak, konuşacak dile ve yüreğe sahip olmak, O’nu anmakla değil, O’nu anlamakla mümkün olur. Peygamberlerin tüm hayatlarını adadıkları ilahi mesajı anlatmak, ağır bir sorumluluk gerektiriyor.

Şunu bilmeliyiz ki bütün peygamberler; dünyanın en dürüst, en güvenilir, en adaletli, en sorumlu, en sabırlı, en merhametli ve en cesur insanlarıydı. Onların gayretleri sayesinde dünyaya barış, dostluk, kardeşlik, saygı ve sevgi egemen oldu.

Daha peygamber olmadan önce Peygamberimiz’i, o günkü halkın, “Muhammedu’l-Emîn” olarak nitelemesi ve Rabbimizin, daha vahyin ilk aşamasında, Ve inneke le alâ hulukın azîm “Kuşkusuz sen, üstün bir ahlâk üzeresin.” (Kalem: 4) diye bildirmesi bu gerçeği teyit eder.

Peygamber Efendimiz’in inananlara örnekliğini bildiren ayeti de bu çerçevede ele almak gerekir:

Lekad kâne lekum fî resûlillâhi usvetun hasenetun limen kâne yercûllâhe vel yevmel âhıre ve zekerallâhe kesîrâ

“Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzap: 21)

Örnek insan, erdemli söz ve davranışlarıyla başka insanların kendisine gıpta ettiği kimsedir. Cenab-ı Allah’ın seçtiği elçiler dürüst ve güvenilir kişilikleriyle, sorumlu ve adil tutumlarıyla, hoşgörülü ve merhametli yaklaşımlarıyla, cesur ve sabırlı özellikleriyle her dönemde örnek insanlar olmuşlardır.

Hayatları incelendiği zaman onların; ideal baba, vefakâr eş, güvenilir komşu, candan dost oldukları görülür.

Peygamber Efendimiz de, her zaman doğruyu söylemiş, her zaman dürüst ve adaletli olmuştur. O, inanmadığı şeyleri yapmamış, yapmadığı şeyleri de kimseden istememiştir.

Kimseye haksızlık etmemiş, haksızlığa da rıza göstermemiştir. Zengin-yoksul, kadın-erkek veya etnik köken ayrımı yapmamıştır. Kimseyi küçümsememiş ve hiç kimseyi hafife almamıştır.

O, daima verdiği sözde durmuş, çevresine daima güven vermiş, çevresindekiler de ona güven duymuştur. Kendisine, ailesine, topluma ve dünyaya karşı sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmiştir. Allah da onun, Kur’an’da ‘makame(n)m mahmud’ diye ifade ettiği “övgüye değer bir makama” yükseltilmesinden söz etmiştir.

Peygamber Efendimiz’i örnek almak; O’nun gibi yaşamak, O’nun gibi davranmak, O’nunla özdeşleşmek demektir… Bu, öncelikle O’nu doğru anlamakla mümkün olur. O’nun uygulamalarının amacını iyi anlayamadan O’na benzemeye çalışmak, örnek almaktan ziyade taklit etmeye yol açar.

Peygamber Efendimiz’e vahyedilen dinin özü, hak ve adalettir. Dini terminolojide hak ve adalet, “takva” sözcüğü ile ifade edilir. Kısaca İslam’ın özü, İslam’ın ruhu takvadır. Hak ve adalet, dinin belkemiğidir.

Hak ve adaletin çiğnendiği yerde din, şekil ve görüntüden öteye geçmez. Salt şekil ve görüntüye indirgenen bir dinden de kimseye hayır gelmez.

Peygamber Efendimiz’i başarılı kılan temel ögelerden biri, yakın dostlarının güçlü kişilik ve sağlam karaktere sahip olmalarıdır. Onlara bu özelliği kazandıran şey ise, vahiy bilincidir. Nitekim Hz. Aişe, Peygamberimiz hakkında bilgi isteyenlere, “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur’an idi” cevabını vermiştir. Allah nasıl bir insan istiyorsa, Peygamberimiz, işte öyle biri olmuştur. O’nun hayatı Kur’an olmuştur… Allah, vahyi 23 yılda peyderpey indirmiş ve Kur’an, adeta 23 yıllık peygamberlik döneminin kitaplaştırılmış haline dönüşmüştür.

Bir düşünelim, Peygamberimiz bu çağda, bizim ülkemizde yaşasa idi acaba nasıl yaşar, acaba neler yapardı, acaba ne yer ve ne giyerdi?

Bizim gibi otomobile, dolmuşa binmez miydi; buzdolabı, televizyon, bilgisayar ve çamaşır makinesi kullanmaz mıydı?

Peygamber Efendimiz, yaşadığı dönemde açık bir haram olmadıkça diğer insanlar nasıl giyindiyse öyle giyinmiş, herkes nasıl beslendiyse öyle beslenmiş, bu konularda diğer insanlardan farklı bir imaj çizmemiştir. Bu konuda söylenebilecek en önemli fark, israf ve ihtişamdan kaçınması, sahip olduğu şeyleri yoksullarla paylaşmasıdır.

Eğer Peygamberimiz bu çağda yaşasaydı, bilimsel gelişmelere ne kadar önem verirdi? Okuma-yazma oranı acaba yüzde kaç olurdu? Bugün bile her türlü kötülüğün reva görüldüğü savaş tutsaklarını, 10 kişiye okuma yazma öğretmeleri şartıyla serbest bırakan bir peygamberin, insanların okumasına ne kadar önem verdiğini tahmin edebilirsiniz herhalde.

Hiç kuşkusuz Peygamberimiz, hangi asırda yaşarsa yaşasın insanlarla iletişimi güçlendirmenin, iyi ve güzel olanı artırmanın, hak ve adaleti egemen kılmanın yollarını arardı. Örnek almak ile taklit etmek arasındaki fark da bu noktada gizlidir işte.

Örnek almak, davranışları bire bir taklit etmekle değil, ancak davranışlara yön veren ilkeleri dikkate almakla mümkün olabilir.

Peygamberimiz, temel değerlerin korunması konusunda çok duyarlı bir insandı. Toplumsal çöküntüye yol açan kötülüklere asla ödün vermezdi. Nitekim ondan aktarılan bir hadis-i şerifte bireyin sorumluluk alanına giren konularda inananları şöyle uyarmıştır:

“Sizden biri bir kötülük görürse, eğer gücü yetiyorsa, müdahale ederek o kötülüğü gidermeye çalışsın. Buna gücü yetmiyorsa, konuşarak düzeltmeye çalışsın. Buna da gücü yetmiyorsa içinden ona karşı bir rahatsızlık duysun. Bu kadarı, imanın en alt seviyesidir.” (Buhari-Müslim)

Peygamber Efendimiz’le ilgili olarak Cenab-ı Allah sıklıkla şu üç konuya vurgu yapar:

Peygamber’e iman edin, 2- Peygamber’e uyun (ittiba’) ve 3- Peygamber’e itaat edin.

Peygamber’in birincil görevi, Allah’tan gelen ilahi buyrukları insanlara ulaştırmaktır. Bunlar, farzlar, haramlar ve helallerdir. Bu sınırlamaların tamamının amacı, hak ve adaleti sağlamak, bunları korumak ve sürekli kılmaktır.

Peygamber’e inanmak, işte onun getirdiği bu ilahi buyruklara inanmayı, ona uymak bu buyruklara uygun davranmayı, ona itaat ise bu buyruklar doğrultusunda onun verdiği kararlara bağlılığı ifade eder. Peygamberimiz, neredeyse bütün kararlarında yakın dostlarıyla istişare etmiş, uzman görüşlerine öncelik vermiş ve bunun sonucu en isabetli görüş hangisi ise ona uymuştur.

Cenab-ı Allah’ın bildirdiği ilahi hükümlerin, Peygamberimiz’in uygulamaları ile pratiğe dönüşmüş haline “sünnet” diyoruz. Bu anlamda Peygamber Efendimiz’in sünneti, bir nevi yaşayan Kur’an’dır.

Nafile anlamında kullanılan “sünnet” ise, “ilahi hüküm” gibi görmemek koşuluyla Peygamber Efendimiz’in iyilikleri daha fazla özendirmek ve kötülükler konusunda daha fazla duyarlılığı artırmaya yönelik bireysel teşvikleri olarak anlaşılabilir. Mesela, Cenab-ı Allah bir şeyi emrediyorsa ki, -örneğin Allah zekatı emretmiştir-, Peygamberimiz o iyiliği daha fazla artırma yoluna gitmiştir.

Bu girişim insanı hem Allah’a hem de insanlara daha fazla yakınlaştırır. Ve yine Cenab-ı Allah bir şeyi yasaklıyorsa ki, -örneğin zulmetmek yasaklanmıştır-, Peygamberimiz her türlü haksızlığa karşı duyarlılık göstermiş, daha fazla önlem almak istemiştir. Bu durum O’nu, hem Allah’a daha fazla yaklaştırmış, hem de insanların güvenini kazandırmıştır. Nafilelerin ölçüsü; kişinin gücü, kapasitesi ve özgür iradesiyle yakından ilgilidir. Nafileler, toplumsal zorunluluğa dönüştüğü zaman; bu hem ilahi yetkiye, hem de özgür iradeye müdahale etmek anlamına gelir.

Peygamber Efendimiz’in hakkaniyet anlayışına dönecek olursak; Peygamberimiz’e göre, dinin temelinin hak ve adalet olduğunu söylemiştim biraz önce. Bir gün itibarlı bir aileden suç işleyen birinin cezalandırılmaması için Peygamberimiz’e başvurulduğu zaman bu girişimden çok rahatsız olmuş ve bunun üzerine, insanlığa rehber olacak şu sözü söylemişti:

“Sizden öncekileri toplumsal çöküntüye götüren şuydu: Onlar, içlerinden şan şöhret sahibi kimseler suç işleyince cezalandırmaktan kaçınır, güçsüzler suç işleyince derhal cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki kızım Fatıma suç işlemiş olsaydı, mutlaka onun da cezalandırılmasından yana olurdum.” (Buhari-Müslim)

Peygamberimiz bütün dini uygulamalarda, kolaylaştırmayı esas alırdı. Bu konuda O’nun verdiği mesaj son derece açık ve net: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” diyor Peygamberimiz. (Buhari-Müslim) Dini zorlaştırmakdemek, o dini yaşanamaz hale getirmek demektir çünkü.

Peygamber Efendimiz, güçsüzlere ve çaresizlere kol kanat gererdi. Kendisi öksüz ve yetim olarak büyüyen Peygamberimiz, bir gün bir öksüz ve yetim gördüğü zaman şu veciz sözü dile getirmişti: “Müslüman evlerinin en hayırlısı, içinde yetime bakılıp iyilik edilen evdir; Müslüman evlerinin en kötüsü ise, içinde yetime kötülük edilen evdir.”(Ibn Mace)

Peygamber Efendimiz, sadece Müslümanların çocuklarına değil, tüm çocuklara büyük bir sevgi ve şefkat gösterirdi. Bir gün bir çocuğun öldüğünü görmüş ve çok üzülmüştü. Bunu görenler: “O, bir gayrimüslim çocuğudur.” diyerek onu teselli etmeye çalıştılar. Ama Peygamberimiz bunu söyleyenlere: “Öyle de olsa bu çocuklar sizden daha masum ve günahsızdırlar.” cevabını vermişti.

Evet, Peygamber Efendimiz’i anlamak, dürüst olmaktan geçiyor. Çünkü o, dürüstlük abidesiydi. O’nu anlamak, insan haklarına saygılı olmaktan geçiyor. Çünkü O, bir peygamber olarak her türlü ayrımcılığa karşıydı. Bir Müslüman ile Müslüman olmayan arasındaki sorunda bile, eğer haksız olan kişi Müslüman bile olsa asla onun tarafını tutmazdı.

Onu anlamak adil olmaktan geçiyor. Çünkü o, yalnızca dostlarına karşı değil düşmanlarına karşı da adalet ve hakkaniyetten ayrılmazdı.

Evet, onu anmak ve anlamak, gerek ülkemizde ve gerekse de Dünya’da yaşanan sorunlar karşısında duyarlı olmaktan geçer. Peygamber Efendimiz’in hayata geçirdiği bu prensipleri hem kendi hayatımıza, hem de toplumsal hayatımıza hâkim kılarsak eğer, yaşanılan şu câhiliye asrı da mutluluk asrına dönüşür inşallah.

Asırlardır yeryüzünde Peygamber konuşulur Peygamber anlatılır… Peygamber sevda olur akar yüreklerde Gerçekten hiç sorduk mu kendi kendimize, bu sevda olup yüreklerimizden akan Peygamber; Cenab-ı Allah'ın bizden kendisine iman etmemizi istediği Peygamber mi? Yoksa sadece konuştuğumuz… Kandil gecelerinde andığımız Ütopyamızda sevdalandığımız Peygamber mi?

Peygamber Efendimiz’in nasıl uyuduğunu konuşmak yerine, insanlığı nasıl ve ne ile uyardığını konuşmamız gerekiyor. Peygamber Efendimiz’in ne yediğini konuşacağımız yerde O’nun yemeğini nasıl paylaştığını konuşmamız gerekiyor

Peygamberi sevmek O’nun sünnetine bağlılıkla mümkün olur, O’nun sünnetini yani davranışlarını, mücadelesini ve mücadele yöntemini yaşadığımız şu çağa taşımamız gerekiyor O'nu bu çağa taşımak demek, O'na inzal olana Kur’an’ı anlamak demektir O’nu bu çağa taşımak demek insanı anlamak demektir

Öncelikle şunu çok iyi bileceğiz; Peygamber, göz boyayan bir sihirbaz değildir! Peygamber, gaybden haber veren bir medyum değildir!Peygamber, kamyonete bindirilecek ışın ve ışık değildir! Peygamber, twitterı patlatan bir admin değildir! Peygamber, bir beşerdir, melek değildir! Peygamber, Allah’ın kuludur, hâşâ Allah değildir! Peygamber, ölümsüz bir masal kahramanı değildir! Bakalım kimmiş Peygamber? Şimdi dinleyelim Kur’an’ı ve oradan öğrenelim Peygamberin kim olduğunu.

Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhidun, fe men kâne yercû likâe rabbihî fel ya’mel amelen sâlihan ve lâ yuşrik bi ıbâdeti rabbihî ehadâ

O, kendisine vahyedilen (Kehf/110),

Ve mâ yentıku anil hevâ.

Asla hevasından konuşmayan bir insandır. (Necm/3)

Yâ eyyuhâr resûlu bellıg mâ unzile ileyke min rabbike ve in lem tef’al fe mâ bellagte risâletehu vallâhu ya’sımuke minen nâsi innallâhe lâ yehdîl kavmel kâfirîn

Allah’ın koruması altında olan bir insandır (Maide/67).

Lekad câekum resûlun min enfusikum azîzun, aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bil mu’minîne raûfun rahîm

Andolsun ki o, bizden biri, bize son derece düşkün olan biridir. Bize sonsuz şefkat ve merhamet gösteren biridir. (Tevbe/128)

Lekad kâne lekum fî resûlillâhi usvetun hasenetun limen kâne yercûllâhe vel yevmel âhıre ve zekerallâhe kesîrâ

Andolsun ki o, bizim için o her konuda en güzel örnektir. (Ahzab/21)

O halde hayatımızda, hayatımızın her alanında O’nu kendimize örnek ve model almalıyız, O’nu izlemeliyiz.O’nu doğru anlamalıyız.Bunun için de Kur’ân ve sünnet ilk başvuru kaynağımız olmalı. Eğer Kur’an ve sünnet başvuru kaynağımız olursa işte o zaman O’nu yaşarız. Peygamberi yaşamak O’nun yaşadığını yaşatmakla olur. O’nun bizden istedikleri dünya ve ahrette bizleri mutlu edecek şeyler. O, bize adam gibi yaşamanın yollarını öğretiyor. İşte bunun yollarını da O’na inzal olan ve yaşadığı Kur’an gösteriyor bize Buyurun şimdi yine dinleyelim Kur’an’ı;

Yâ eyyuhâllezîne âmenûstecîbû lillâhi ve lir resûli izâ deâkum limâ yuhyîkûm, va'lemû ennallâhe yehûlu beynel mer'i ve kalbihî ve ennehû ileyhi tuhşerûn

“Ey iman edenler! Allah ve peygamberi, hayat veren şeylere sizi çağırdığında ona icabet edin, çağrıya uyun…” (Enfal/24)

Yâ eyyuhâllezîne âmenû atîûllâhe ve atîûr resûle ve ulil emri minkum, fe in tenâza’tum fî şey’in fe ruddûhu ilâllâhi ver resûli in kuntum tu’minûne billâhi vel yevmil âhiri. Zâlike hayrun ve ahsenu te’vîlâ

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygamberine itaat edin” (Nisa/59)

Men yutiır resûle fe kad atâallâhe, ve men tevellâ fe mâ erselnâke aleyhim hafîzâ

“Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur..” (Nisa/80)

Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun rahîm

“Eğer gerçekten Allah’ı seviyorsanız, peygambere uyun ki Allah da sizi sevsin…”(Ali-İmran/31)

Ve men yutiıllâhe ver resûle fe ulâike meallezîne en’amellâhu aleyhim minen nebiyyîne ves sıddîkîne veş şuhedâi ves sâlihîne, ve hasune ulâike rafîkâ

“Kim Allah'a ve Peygambere itâat ederse işte onlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddiklar, şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar da ne güzel arkadaştır!” (Nisa/69)

Bu ayetler Peygamber’e nasıl itaat edeceğimizi öğretiyor bize. O’nu hem doğru anlamak, hem doğru tanımak ve hem de her zaman ve her yerde onu yaşatmak, O’nun getirdiği kelamı kadimin emirlerine harfi harfine uyarak O’nun izinde olmak zorundayız.

Bu bizim O’na olan ümmetlik borcumuz. Gerçekten O’na ümmet olduğumuzu söylüyorsak, O’na karşı bu temel görevleri yerine getirmek zorundayız.

Peygamber'e yapılabilecek en büyük kötülük O'nu anlamaya çalışmamaktır. Peygamber Efendimiz’in bir derdi vardı ve bütün ömrünü ve varlığını bir derdini anlatmak için harcamıştı. O’nun derdi insandı.

İşte Peygamberimiz’e Taif dönüşü "Allah'ım onları affet, onlara hidayet et, onlar gerçeği bilmiyorlar" dedirten bu derttir. O’na inzal olan Kur’an Allah ile başlar insan ile biter Ve o Kur’an’ın kalbi olarak bildirilen Yasin Sûresi de insan ile başlar Allah ile biter Ama derdi insan olan peygamber bazılarının uykusunu kaçırıyor. Çünkü eğer biz Peygamberi böyle anlarsak onların rahatları bozulur Sülfi zevklerini tatmin edemezler İhtikâr yapamazlar Zulm edemezler İnsana insanca yaşama hakkı tanımak zorunda kalırlar

Onlar Peygamberimiz’in Bedir'ini yaşamak istemezler… O’nun Uhud'nu görmek ve yaşamak istemezler O’nun Hendeğini, Taif’ini Tebük'ünü, Huneyn'ini görmek istemezler… O’na uygulanan ambargonun adını dahi duymak istemezler! Fetih Sûresi’nin 29. ayetindeki vasfını görmek istemezler! Ki O Asr-ı Saadet’in en zor zamanlarında bir lokma ekmeğe muhtaç, inanmış bir avuç insanın sevgisine ödedikleri bedeli anlamak istemezler. Elindeki bir hurmayı bile muhtaç olana verdiğini görmek istemezler…

İlahi Kelimetullah için verdiği mücadeleyi görmek istemezler… O’nun kadının horlandığı bir zamanda kadına verdiği değeri görmek istemezler.. Gelsin lokumlar, gitsin helvalar, yeter onlar için Anlamış olsalardı insanı anlarlardı zaten!

Cenab-ı Hakk, cümlemizi O’na layık ümmet olabilmek derdiyle dertlenen, O’nun sevgisine nail olan, şefaatine mazhar olan kullarından eylesin…

Peygamber Efendimiz’in bizlere emanet ettiği bütün değerleri ve yol gösterici öğütlerini anlama ve bu anlayışla yaşama dilek ve temennisiyle; cumanız mübarek olsun.