Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

Ramazan ve Muhasebe: Kerim Bir Ay

İsmail Sezkin

RAMAZAN VE MUHASEBE (2)


Değerli Mü’minler!.. Kerim bir aydayız… Rabbim o kerimiyetten istifade edenlerden eylesin inşallah… On bir ayın sultanı Ramazan büyük bir fırsattır gerçekten… Ramazan bize neleri getirir?.. Neleri değiştirir?.. Neleri kazandırır?..

Değerli Kardeşlerim!.. İslam bir medeniyettir… Çünkü İslam’ın medeniyetinin temelini atan ilk insan, ilk Peygamber Hz.Adem’dir… İslam Hz.Muhammed Mustafa (A.S.V) ile başlayan bir din değildir… İlk insan ile başlayan bir dindir… Hz.Adem ile başlayıp, Hz.Nuh ile zirvelere doğru çıkan, Hz.İbrahim ile kemaliyet noktasına yaklaşan, Hz.İbrahim’in oğlu Hz.İsmail ile o basamakları birer birer geçen ve en son zirvesinde de Muhammed’ül Emin ile en tepeye ulaşan bir medeniyettir İslam medeniyeti…

İslam medeniyeti öyle bir medeniyet ki; o medeniyet medeniyetler doğurdu… Bizim her şeyimiz aslında bağımsız bir medeniyettir… Mesela; namaz bir medeniyettir… Emr-i bil ma’ruf nehy-i anil münker bir medeniyettir… Zekât başlı başına bir medeniyettir…

Ramazan da bir medeniyettir… Orucuyla, sosyal dayanışmasıyla, toplumda estirdiği o coşkuyla, gecelerinde kılınan teravihleriyle, gecenin bir yarısında kalkılan sahuruyla, gece namazlarıyla, camileri süsleyen mukabeleleriyle, insanların arasında oluşturduğu uhuvvet ile Ramazan bir medeniyettir… Üstelik eşi benzeri olmayan bir medeniyettir… İşte biz böyle bir medeniyetin var olduğu ve en üst düzeyde yaşanıldığı bir zaman diliminde bulunuyoruz elhamdülillah…

Muhterem Mü’minler!.. “Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennem’den azat günleri” olan bir aylık bir muhasebe mevsimindeyiz malumunuz… Onun için; bu onbir ayın sultanında, geçen onbir ayımızın muhasebesini yapmak durumundayız…

Eğer bu gün elimizde fırsat varken bu muhasebeyi yapmazsak ne olacağını, başımıza nelerin geleceğini, gelin Kur’an’dan dinleyelim şimdi…(FUSSİLET;20-21)

حَتّٰى اِذَا مَا جَاؤُهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَاَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

““O gün” diyor; “kulakları, gözleri ve derileri konuşmaya başlayacak…” Şu cildimiz, derimiz var ya; bu dile gelecek ve sahibinin aleyhinde konuşmaya başlayacak… Sahibi kendi bedeninin kendi aleyhinde konuştuğunu görünce hayret edecek ve…”

لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا

“Derilerine sizi konuşturan nedir… Neden benim aleyhimde konuşuyorsun diyecek… Yine onlar dile gelecek ve sahibine;”

اَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّذٖى اَنْطَقَ كُلَّ شَیْءٍ

“Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu diyecek…”

Konuşacak ve sahibinin aleyhinde her şeyi bir bir açığa çıkaracak… İnsan artık kaçamayacak ve inkâr edemeyecek duruma gelince yapabileceği tek bir şey kalacak… (SECDE;12-13)

رَبَّنَا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا اِنَّا مُوقِنُونَ

““Ya Rabbi ne olur bir kez daha beni dünyaya geri döndür… Bir daha bana yaşam hakkı ver… Bana bir kez daha imtihan fırsatı ver… Ne olur yeniden yaşayayım bu hayatı” diyecek… Ama Allah-u Teala hayır diyecek ve;”

فَذُوقُوا بِمَا نَسٖيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا

“Hani siz bu gün buraya gelip hesap vereceğinizi unutmuştunuz ya;”

اِنَّا نَسٖينَاكُمْ

“Şimdi biz de sizi unuttuk diyecek…”

وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Şimdi çekin o yaptıklarınızın cezasını diyecek… Kalemler kırıldı, hükümler verildi… Artık yapacak hiçbir şey yok diyecek ve gönderecek cehenneme…”

Değerli Kardeşlerim!.. İşte yarın huzur-u mahşerde bu duruma düşmemek için… O sıkıntıları yaşamamak için… Bu günlerde muhasebe yapmamız lazım… Kendimizi hesaba çekmemiz lazım…

Eğer bu gün bu muhasebeyi yaparsak… Eğer bu gün kendimizi hesaba çekersek… Ancak o zaman heybemiz dolu gideriz Allah’ın huzuruna… “Ya Rabbi ben geldim” dediğimiz zaman elbette ki, Allah’ın rahmeti olmazsa, sadece amellerimizle kurtulamayacağımızı biliyoruz… Ama hiç değilse Cenab-ı Allah’ın rahmetini celbedecek -en azından- bir tek amelimiz olsun heybemizde… İşte onu yapabilmenin yoludur muhasebe Değerli Mü’minler!..

Ne diyordu Peygamberimiz?.. “Hâsibû kable entü hâsibû” “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin…” Bu bir düstur, bu bir ilkedir…

Hesap var… Biz buna iman ediyoruz… Haşir var… Sonucunda Cennet var, Cehennem var… Ödül var, ceza var… Biz bunlara inanıyor ve iman ediyoruz…

O halde yapacağımız tek şey; oraya varmadan önce birçok şeyin hesabını yapmak zorundayız… Bazen belki yaptığımızı zannediyoruz… Ama gerçekten yapabiliyor muyuz bu muhasebeyi…

Muhterem Mü’minler!.. Allah-u Teâla ve Peygamberimiz bu muhasebeyi üç basamakta, üç aşamada yapmamızı istiyor bizden… 1-Muhasebe… 2-Muhatebe… 3-Muakabe…

İlk basamakta muhasebe var… Hepimiz bunu biliyoruz… İnsanın hayatının her devresinin bilançosunu ortaya çıkarmaktır muhasebe… Kârını zararını hesap etmektir… Yapman gerekirken yapmadıklarını, yapmaman gerekirken yaptıklarını ortaya koymaktır…

Ama doğru bir muhasebe yapmak için de; geçmişin yani mazinin, şu anın yani hâl’in ve geleceğin yani istikbalin muhasebesini yapmak zorundadır insan…

Mesela akşam oturdunuz muhasebe yapıyorsunuz… “Ya Rabbi şu işi yanlış yaptım, keşke yapmasaydım” dersiniz… Bu bir muhasebe olur… Ama kâmil manada muhasebe olmaz…

Eğer her yönüyle bir muhasebe yapmak istiyorsak; önce mazinin muhasebesini yapacağız… Geçmişte ne yaptım ve neyi yapmadım… Geçmişi önümüze koyarak bunları sormak zorundayız kendimize… Bu mazinin muhasebesi…

Hâlin muhasebesinde ise; ben şuanda neleri yapıyorum ve neleri yapmıyorum… Bu da hâlin muhasebesidir… Yani bu günün muhasebesi…

Bir de istikbalin muhasebesi var… Yani geleceğin muhasebesi… Geçen geçti, bu gün de geçip gidiyor… Ama geçmeyen bir şey var… Eğer Allah nefes alıp vermemizi devam ettirecekse; bir de gelecek var önümüzde… Yarın var… İşte onun da muhasebesini yapacağız… Neleri yapacağım ve ya yapmam lazım… Neleri yapmamam lazım diye…

İşte bunları kendi kendimize sorarak ortaya koyduğumuz hesap, hakiki manada bir muhasebedir… Kendi kendimize bunları sormadan söyleyeceğimiz cümleler kâmil manada bir muhasebe olmaz…

Hani Hz.Ömer “Bu gün Allah için ne yaptın?..” diyor ya… Bunu yapacağız yani… Dün Allah için ne yaptın?.. Bu gün Allah için ne yapıyorsun?.. Yarın Allah için ne yapacaksın?.. İşte muhasebeyi böyle yaparsak, ancak o zaman her şey bir bir dökülür önümüze…

Değerli Kardeşlerim!.. Bunları yaptıktan sonra bir basamak yukarıya çıkacağız… Muhasebeyi yaptıktan sonra da muhatebe yapacağız…

Muhatebe demek; sorguya çekmek demektir… İnsanın kendi nefsini karşısına alıp onu sorguya çekmesi demek yani… Biz birincisini belki yapıyoruz ama bunu yapmıyoruz işte… Bunu yapmadığımız için de; yaptığımız muhasebeden bir sonuç elde edemiyoruz…

Mesela bu gün bir yanlış yaptık… Akşam sorguya çekiyoruz… Keşke şunu yapmasaydım… Bir pişmanlık var… Bu içimizdeki imanın bir işaretidir… Güzel bir şeydir pişman olmak… Ama onun devamını getiremediğimiz için hayatımızı, yaşantımızı bir türlü değiştiremiyoruz… İşte bunun sebebi; muhatebe yapmıyoruz…

Çünkü muhatebe yaptığımız zaman; yaptıklarımızın ve ya yapmadıklarımızın sebebini de bulmuş olacağız… Muhatebe budur işte… Sorguya çekiyorsunuz nefsinizi…

Diyorsunuz ki; şunu yaptın ama neden yaptın… Ve ya bir şeyi yapmadın ama neden yapmadın… Eğer sebebini bulur ve ortaya koyarsanız; onu düzeltmenin gayretinde olursunuz…

Mesela ben birine bir yalan söyledim… Ama sonra rahatsız oldum bundan, pişman oldum diyelim… Bu bir muhasebedir… Ama bir bakıyorum ertesi gün yine aynı şeyi yapıyorum… Çünkü ben bundan rahatsız olarak, pişman olarak muhasebe yaptım ama bunu bir daha yapmamak için bir çaba içerisine girmedim… O yanlışın belki dalını-budağını kırdım ama kökünü kurutmadım… Onun için o yarın bende yine ortaya çıkacak…

Köküne ineceksin ve neden yalan söyledin diye soracaksın nefsine… Dünyalık bir menfaat elde etmek için mi… Karşındaki adama hoş görünmek için mi… Ondan farklı şekillerde faydalanmak için mi… Başka birine yaranmak için mi… Ya da hiç biri değil; sadece birilerini güldürmek için mi… Nedir sebebi… Eğer sebebini bulursan; bu hastalığını tedavi edebilirsin… Yoksa; yaparsın pişman olursun ama yine yaparsın… Bu sende böyle devam eder… Kurtulamazsın bundan…

Değerli Kardeşlerim!.. Üçüncü basamak olarak da; muakabe yapacaksın dedik… Muakebe de, insanın kendi kendinin hâkimi olması demektir…

Muhasebe yaptınız, ortaya bir şeyler çıktı… Sonra muhatebe yaptınız, ortaya çıkan o şeylerin sebeplerini buldunuz… Şimdi de kendiniz için bir hüküm ortaya koyacaksınız ve kendi kendinize bir ceza vereceksiniz… Diyorsunuz ki kendi kendinize; eğer bu şeyi bir daha yaparsam kendime şu cezayı vereceğim… Yani yarın Huzur-u Mahşere çıkmadan önce kendi hükmünüzü kendiniz vereceksiniz… Mesela; bir daha yalan konuşursam bir fakire yüz lira sadaka vereceğim… Bir daha bir dostumu kırarsam cezası o dostun ayağının altını öpmek olsun… Bir daha Allah’ın şu emrini yerine getirmezsem eğer; onun cezası şu olsun diyeceksin…

Yani mahkemeye, hâkime bırakmadan kendiniz oluşturacaksınız ceza kanununuzu… Böyle yapınca kendi kendinizi otokontrol yöntemi denilen yöntemle disiplin altına almış oluyorsunuz… Kendi vicdanınızda kendi mahkemenizi kuracaksınız yani…

Sahabe nesli işte böyle oluştu… Onlar da bizim gibi insanlardı… Ama onlar bunları böyle yaptıkları için Peygamberimiz onlar için “Gökteki yıldızlar gibidir” dedi…

Hz.Aişe’yi Cemel hadisesinden sonra yıllarca evinde mahkûm eden, dışarıya çıkartmayan, vicdan azabıyla yüreğini dağlayan şey işte böyle bir muhasebeyi yapmasıydı…

Yine Kâb bin Mâlik, Mürâre bin Rabî ve Hilâl bin Ümeyye; bir hatalarından sonra, işte böyle bir muhasebe ile Tevbe Suresi’nde kıyamete kadar silinmemek üzere

الصَّادِق۪ينَ

diye yazıldılar…(TEVBE;119)

Ebu Zer(RA); bir gün sinirlenerek, Bilal-i Habeşi’ye, hakaret anlamında onu aşağılamak için “Siyah kadının oğlu” demişti… Bilal hiçbir cevap vermedi ona; ama gitti Peygamberimize söyledi Ebu Zer’i… Peygamberimiz hemen Ebu Zer’i çağırıyor… Peygamberimiz normalde çok sever Ebu Zer’i, ama çok sinirleniyor bu yaptığına… Ve “Ey Ebu Zer!.. Senden hâlâ cahiliyenin kokusu geliyor” der…

Ebu Zer Peygamberimizden bu sözleri işitince hemen muhasebe, muhatebe ve muakebe yapıyor… Atıyor Bilal’in ayaklarının altına kendini… “Ey Bilal!.. Seni inciten o kelimeleri söyleyen şu ağzıma, ayaklarınla basıncaya kadar bu baş senin dibinden kalkmayacak” diye yemin ediyor… Bilal affettiğini söylüyor, kalkması için uğraşıyor… Ama kalkmıyor ve Bilal yemini yerine gelsin diye mecburen ayaklarının ucunu yavaşça ağzına değdirdikten sonra kalkıyor… Düşünün; Ebu Zer gibi bir adam Bilal-i Habeşi gibi siyah bir kölenin ağzına basmasını istiyor…

Budur işte muhasebe… Yoksa ben pişman oldum; vur dizine… Sabah kalk aynı tas aynı hamam… Eğer böyle olmazsa muhasebeniz, çıkmaz bir şey ortaya… Muhatebe olacak; sebebini araştırıp bulacaksın… Muakabe olacak; Allah’a bırakmadan kendine ceza vereceksin…

Sahabeden bir örnek daha anlatayım size… Ebu Lubabe… Ebu Lubabe kim biliyor musunuz?.. Mekke’nin ilk Müslümanlarından olan Hz.Ebu Bekir gibi, Hz.Ali gibi; Ebu Lubabe de Medine’nin ilklerinden… Peygamberimiz daha Medine’ye hicret etmeden önce iman eden Medine’li bir sahabe… Peygamberimizin Bedir Savaşı’na giderken Medine’de yerine vekil olarak bıraktığı sahabe Ebu Lubabe… Bedir Savaşı’na katılmadığı halde Bedir gazilerinden sayılan bir sahabe Ebu Lubabe…

Hendek Savaşı’nda Beni Kurayza Yahudileri düşmanla iş birliği yapmış ve ihanet etmişlerdi Peygamberimizle yaptıkları anlaşmaya… Müslümanları arkadan vurmaya kalkmışlardı… Peygamberimiz Hendek Savaşı’ndan sonra, Allah’ın emri ile ihanetlerinin bedelini ödetmek için Beni Kurayza mahallesini kuşatıyor… Beni Kurayza Mahallesi çok güçlü surları, kaleleri olan bir yer… Günlerce sürüyor kuşatma…

Günler sonra Yahudiler Müslümanlardan birini çağıralım da bir görüşelim diyorlar… Kimi çağıracaklarını müzakere edip düşünüyorlar ve bizi en iyi o anlar diyerek Ebu Lubabe’yi çağırmaya karar veriyorlar… Haber salıyorlar Ebu Lubabe’ye… Gelen haberi Peygamberimize söylüyor Ebu Lubabe… Peygamberimiz “Git sadece onları dinle, durumlarını öğren… Ama sen hiçbir şey deme ve gel bana rapor et” diyor… Gidiyor Ebu Lubabe… “Ey Ebu Lubabe!.. Muhammed bizim hakkımızda ne düşünüyor?..” diye soruyorlar Yahudiler…

Ebu Lubabe onların ne kadar korktuklarını görünce bir an boşta bulunuyor ve elini boğazına götürerek “Muhammed (SAV) sizin için bunu düşünüyor” diyerek, kellenizi alacak diyor yani…

Ebu Lubabe bunu der demez Peygamberimizin sen hiçbir şey deme dediğini hatırlıyor ve ben ne yaptım diyerek kendisini sorgulamaya başlıyor… Önce muhasebe yapıyor, kendini hesaba çekiyor yani… Sonra ey nefsim sen bunu neden söyledin, Yahudilere yaranmak için mi yoksa Peygambere ihanet etmek için mi söyledin diye muhatebe yapıyor… Sadece bir anlık boşta bulunarak söylediğini anlıyor… O hatasının sebebini buluyor…

Ve sıra muakabeye geliyor… Bu hatasının hükmünü Peygamber vermeden kendi hükmünü kendisi veriyor… Peygamberimize gelmeden doğruca Mescid-i Nebevi’ye gidiyor ve kendisini mescidin direklerinden birine bağlattırıyor… Tövbemin kabul edildiği ya bir ayetle ya da bir işaretle bildirilene kadar da, namaz vakitlerinin dışında, çözdürmeyeceğim kendimi diyor… Geri gelmeyince Peygamberimiz merak ediyor, sorup-soruşturuyor ve öğreniyor ki mescidin bir direğine bağlatmış kendini Ebu Lubabe… Sebebini öğrenince “Allah affetsin Ebu Lubabe’yi… Kendini bağlatmadan bana gelseydi onu affetmesi için yine onun için böyle dua ederdim… Madem böyle yaptı o zaman sonucunu beklesin…” buyuruyor Peygamberimiz…

Tam sekiz gün o direğe bağlı kalıyor Ebu Lubabe… Sekizinci gün Enfal Suresi’nin 27. ayeti nazil oluyor ve tövbesinin kabul edildiği bildiriliyor… Sonra Peygamberimiz kendi elleriyle çözüyor Ebu Lubabe’nin iplerini…

Bu gün Mescid-i Nebevi’de Peygamberimiz’in mihrabıyla mezarı arasındaki alanda 24 tane sütun vardır… Bu 24 sütundan altı tanesinin farklı bir kıymeti vardır… O sütunlardan birisi işte Ebu Lubabe’nin kendini bağladığı direktir ve üzerinde “üstüvânetün Ebu Lubabe” yani “Ebu Lubabe direği” yazar…

Ebu Lubabe’nin hatırası orada hâlâ yaşıyor yani… Çünkü hakkıyla bir muhasebe, hakkıyla bir muhatebe ve en sonunda hakkıyla bir muakabe yaparak tarihe yazılmıştır…

Değerli Kardeşlerim!.. Bizler de Ebu Lubabe gibi kendimizi direğe bağlamayalım… Bu sahabeye mahsus bir şey… Ama biz bundan mesajımızı alalım… Aldığımız o mesajla da şu mübarek Ramazan ayında bu günden itibaren Cenab-ı Allah’ın huzurunda yaptıklarımızın, yapacaklarımızın ve geçmişte yapılanların… Yani mazinin, hâl’in ve istikbalin muhasebesini yapalım…

Sonra; “Ya Rabbi nazâratlarımı, lafâzatlarımı, hutuvatlarımı, hutudatlarımı senin istediğin gibi şekillendireceğim” diye söz verelim Allah’a…

Nazâratlarımı yani bakışlarımı senin istediğin gibi şekillendireceğim… Artık harama bakmayacağım diye söz verelim Allah’a… Çünkü bakışlardaki selamet hayatlardaki selameti getirir… Bakın; biz en başta bunu kaybettik… Onun için bereketsizleşti hayatlarımız… Nazaratlarımızı yani bakışlarımızı Allah’ın istediği gibi kılacağız…

Lafazatlarımızı; yani sözlerimizi ve konuşmalarımızı Allah’ın istediği gibi şekillendireceğiz…

Hutuvatlarımızı; yani adımlarımızı… (NUR;21) Kur’an’ın ifadesiyle

لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ

Şeytanın adımlarını değil, Rahman’ın adımlarını, Cenab-ı Mevla’nın istediği ve emrettiği adımları takip edeceğiz… Hutuvatlarımızı Allah’ın istediği gibi yapacağız…

Hutudatlarımızı… Yani tehlikelerimizi, yani yaklaştığımız zaman yanacağımız şeyleri… Hani Kur’an bize (TEVBE;32)

وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى

““Zinaya yaklaşmayın” diyor ya… Dikkat edin; zina yapmayın demiyor, zinaya yaklaşmayın diyor… İşte budur hutudat… Tehlikedir yani… Yaklaştın mı yanarsın… O halde yaklaştıkça yanacağımız şeyleri de muhasebesini yaparak tespit edip terk edeceğiz…”

Eğer bu günlerde bu dört şeyi hakkıyla yaparsak; Ramazan imam olup öne geçer ve kalan ömrümüzü de arkasından sürüp götürür… Yani sadece bir ayımız değil; ömrümüzün tamamı Ramazan olur ve öldükten sonra ahiretimiz de bayram olur inşallah…

Rabbim Ramazanı imam, ömrünü Ramazan eyleyenlerden eylesin cümlemizi…