Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

Tevhid ve Vahdet: Birliğe Çağrı

İsmail Sezkin

İSLAMIN GETİRDİĞİ TEVHİD VE VAHDET ANLAYIŞI


Muhterem Müslümanlar! Tevhid üç şekilde olur; bir; Cenab-ı Allah’ın ulûhiyetini tanımak, iki; Cenab-ı Allah’ın birliğini tasdik etmek ve üçüncüsü de Cenab-ı Allah’a hiçbir eş ve ortak kabul etmemek…

Tevhid, Cenab-ı Allah’a şeksiz şüphesiz inanmaktır. Bezm-i Elestte Cenab-ı Allah ile insanlar arasında yapılan sözleşmede de Âdemoğullarının şirke düşmemeleri şart koşulmuştu… Ve bu Kur’an’da şöyle anlatılıyor…

وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنٖى اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ

“Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? dedi…”

قَالُوا بَلٰى شَهِدْنَا

“Onlar da: “Evet (buna) şahit olduk” dediler…” Cenab-ı Hakk bunu neden sordu insanlara?”

اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِلٖينَ

““Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye…” (A’RAF;172)”

اَوْ تَقُولُوا اِنَّمَا اَشْرَكَ اٰبَاؤُنَا مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِنْ بَعْدِهِمْ اَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ

““Yahut ‘Daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen nesildik (onların izinden gittik) . Batıl işleyenlerin yüzünden bizi helak edecek misin?’ dememeniz için (böyle yaptık).” (A’raf;173)”

Değerli Kardeşlerim!.. Bütün Peygamberlerin ilk daveti hep tevhit olmuştur Çünkü tevhit, Hak yoluna girmenin başlangıcı ve Cenab-ı Allah’a inanmanın ilk basamağı oluyor… Cenab-ı Hakk:

وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوحٖى اِلَيْهِ اَنَّهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنَا فَاعْبُدُونِ

Buyurarak “Senden önce hiçbir Resul göndermedik ki ona; “Benden başka ilah yoktur. Şu halde bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.”(Enbiya;25) diyor Kur’an’da…

“Birlik olmak”, “birlikte hareket etmek” anlamına gelen vahdet ise, her insanın ve her toplumun, ümmetin içinde, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi demektir Vahdet, İslam’a dayalı bir birliktir. Bu birliğin adı İslam Ümmeti yani Ümmet-i Muhammed’ dir…

Müslümanların ana davası Tevhid ise, Tevhid davasını yürütebilmek için gereken ana hal de Vahdettir. Tevhid için şirkten kaçınmak gerekiyor, Vahdet için de tefrikadan kaçınmak gerekiyor. En büyük itikadi sapkınlık şirk, en büyük sosyolojik sapkınlık da tefrikadır. “Allah’ı birleme”denTevhid iddiası yalan olduğu gibi, tefrikayı Vahdete döndürmeden “Tevhid davasının eri” olma iddiası da yalandır.

Peygamber Efendimiz Veda hutbesinde ne buyuruyordu, hatırlayalım yeniden: “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz…” “Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem de topraktandır. Arap’ın başka ırka, başka ırkın Arap’a, beyaz ırkın siyah ırka, siyah ırkın beyaz ırka –takva dışında- bir üstünlüğü yoktur.” (Tirmizi, Menakıp, 73.) diyordu değil mi?..

Müslümanlar olarak, eğer Kur’an’a iman ediyorsak, Kur’an’ın hükümlerine de uyacağız. Eğer biz Kur’an’da emredilen birlik ve beraberliği sağlayamıyorsak, Kur’an’a olan imanımız boş bir iddiadan öteye geçemez çünkü. Uymadığın bir kitaba inandığını söylemenin hiçbir anlamı ve değeri olamaz. Tevhid davasını başarıya ulaştırmak için Cenab-ı Allah’ın emirlerine uyacaksın ve Müslümanlar arasındaki bütün ihtilaflara rağmen vahdeti sağlayacaksın. Nasıl, imanı kurtarmak için başka ilahları reddedip Cenab-ı Allah’ı birlemek zorundaysak, özgürce var oluşumuzu her türlü küfri tasalluttan kurtarmak için de fert fert, grup grup ayrışan Müslümanları birleştirmek, yani “Ümmetin Vahdeti”ni sağlamak zorundayız

İslami vahdet, ortak düşmana karşı uzlaşma ve gönül birliği içinde olmaktır. Ama maalesef bakıyoruz bu gün; Müslümanlar yapmaları gerekenleri yapmıyorlar, tam aksine birbirlerine karşı kendi hallerini yüceltme gayretiyle üstünlük taslamaya kalkışıyorlar ve aralarındaki tefrikayı daha da derinleştiriyorlar. Müslümanlar arasındaki yanlış anlaşılma ve birbirini iyi anlamama, karşılıklı bir takım ölçüsüz suçlamalara yol açar. Bu da sürtüşmenin, çatışmanın ve bölünmenin ateşini alevlendirir. İhtilafların ve yanlış anlamaların karşılıklı suçlamalara varması da, var olan tefrikaları ve ihtilafları körükler. Aramızdaki anlaşmazlıklar, farklılıklar ayrılığı körükleyen birer sorun olarak değil, öncelikle birleşmeyi zorunlu kılan birer gerekçe haline gelecek. Ayrılırsak eğer, hiçbir sorunu çözemeyiz… Ama birleşirsek aramızda oluşacak güven ve tolerans ile var olan sorunlar ve ayrılık noktaları, ihtilaf hususları çözüme doğru gider.

Aramızda kavga etsek de, birbirimize kızsak da, bir “Ümmet Vücudu” nun hücreleri olduğumuzu, vücudu terk ettiğimizde hem kendi hayatiyetimizi, hem de vücudun hayatiyetini tehlikeye attığımızı bileceğiz. Ortak düşmana karşı, ortak hedefe doğru birlikte yürümek zorunda olduğumuzu bileceğiz. İhtilaflarımızın, dinin hakikatini görememekten, dinin hidayetine erememekten kaynaklandığının bilincinde olacağız. İşte bunları yapmadığımız için; bu gün ismi ve memleketi Müslüman, ama kalbi ve vicdanı Müslüman olmayan bir toplum haline geldik Müslümanlar olarak

Değerli Mü’minler!.. Gerçek vahdet; amelde oluşan, pratikte görülen kardeşliktir… Bir vücut gibi olan birlik ve beraberliktir Sadece sözde ve hiçbir ameli yönü olmayan sloganik vahdet, vahdet değildir Müslümanlar olarak herkes, bu gün, ellerindeki imkânlar ölçüsünde İslami vahdeti oluşturmak ve her türlü tefrikadan kaçınmak zorunda İslami vahdet için, bedenlerin değil gönüllerin bir olması gerekiyor. Kur’an-ı Kerim biz Müslümanlardan vahdetin özünü ve hakikatini istiyor, yapmacık ve zahiri bir birliktelik istemiyor

Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor Kur’an’da: “Hep birden Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (Al-i İmran;103)

Cenab-ı Allah bu ayette şu noktalara dikkatimizi çekiyor;

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ

“Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” diyor. Cenab-ı Allah ile kulları arasında bir bağ olduğunu ve bu bağın bir tarafı Cenab-ı Allah’ın elinde diğeri de kulların arasında. Bu ip; Kur’an, Din ve Resulullah’dır. Kim bu iplere sarılırsa Cenab-ı Allah’a ulaşarak kurtuluşa erer. Öncelikle bunlara sımsıkı sarılmamız gerekiyor.”

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖيعًا

““Hep birden (topluca) Allah’ın ipine sarılın.” Cenab-ı Allah’ın ipine öyle ayrı ayrı değil, öyle grup grup değil; hep birden sarılın diyor yani. Herkes öyle kendine göre bir kapı açıp, değişik iplere sarılarak ilerlemeye çalışmasın buyuruyor. Hem ipe sarılın, hem de beraber sarılın diyor. Birbirinizin elinden tutarak, yardımlaşarak Hak yolda ilerleyin. Birbirinizle istişare ederek hedefe ilerleyin diyor Cenab-ı Hakk.”

وَلَا تَفَرَّقُوا

““Bölük pörçük olmayın” diyor. Tefrikaya düşmekten nehyediyor bizi. Aranıza fitne ve tefrika, fitne fesat sokmak; sizi bölüp parçalamak isteyen düşmanlar çok olacaktır diye uyarıyor bizi. Onun için Müslümanların düşmanlarını çok iyi tanıması gerekiyor. Kur’an bizlere düşmanı da tanıtıyor. Birisi; dini, Kur’an’ı yok etmek isteyen, sizin hak yolda gitmenizi engelleyen, vahdet birliğinizi bozup sizi tefrikaya düşürmek isteyen kâfir, müşrik, münafık ve emperyalistler olacaktır. Diğeri ise; bizimle aynı dine inanan, aynı kitabı kabul eden, aynı kıbleye yönelen, aynı peygamberin ümmeti olduğunu söyleyen amma bizimle anlaşamayan ve aramızda tefrika olan kimseler. Yani biri dış düşmanlarımız, diğeri iç düşmanlarımız.”

Birinci gruba ve düşmana karşı; küfre, nifaka ve şirke karşı savaş ve cihad öngörülmüş bizim dinimizde. Düşmanı yok edene kadar mücadele edilmesi gerektiğini beyan buyurmuş Cenab-ı Hak. Kur’an’da geçen cihad ayetlerinin hepsi bu düşmana yöneliktir. Cenab-ı Allah’ın dini yeryüzüne hâkim olana kadar bunlara savaşı ön görüyor Kur’an. Ama savaşın şartları oluşunca tabi.

İkinci grupla mücadele ise çok farklı. Bu hususta Cenab-ı Allah çok değişik metot ve yollar göstermiş bizlere. Müslüman kardeşlerimizle aradaki kini, düşmanlığı, kırgınlığı yok etmeğe davet ediyor bizi.

Cenabı Hak Kur’an-ı Kerim’de ;

وَلَا تَسْتَوِى الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتٖى هِىَ اَحْسَنُ

““İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle, diyor…”

فَاِذَا الَّذٖى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِىٌّ حَمٖيمٌ

“O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur” diyor… (Fussilet,34)”

Kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenir. Mesela gazaba sabır ile karşılık verilir, bilgisizliğe ilim ile karşılık verilir, kötülüğe af ile karşılık verilir…

Değerli Mü’minler!.. Aranızdaki kini, düşmanlığı, kırgınlığı yok etmeye çalışın diye emrediliyor bizim dinimizde. Bundan da şunu anlıyoruz. Eğer bizimle muhalif olan kişinin dostumuz olmasını istiyorsak, eğer onunla vahdeti sağlamak peşindeysek, onunla savaş ve kavga halinde olmayı, onun aleyhinde çalışmayı, onu yok etmeyi ve kendimize boyun eğdirmeyi terk edip, onunla iyi geçinip aradaki kötülük ve düşmanlığı yok etmeye çalışmamız gerektiğini anlıyoruz. Elbette bu çok zor bir iş. Herkesin yapabileceği bir çaba değil bu. Kur’an bize bunu da beyan ediyor:

وَمِمَّنْ خَلَقْنَا اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهٖ يَعْدِلُونَ

““Yarattıklarımızdan daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir millet bulunur.” (A’raf;181.)”

Peygamber Efendimiz (SAV)’de: “Ümmetinden bir taife hak üzere galip olarak devam edecektir! Allah’ın emri gelene kadar onlar hak üzerinde hep öyle sebat edeceklerdir. Muhalif olanlar onlara zarar veremeyecektir!”(Müslim, 1920/170) buyuruyor.

Bir başka hadis-i Şeriflerinde ise; “Ümmetimden bir topluluk Allah’ın emri üzere muzaffer olarak savaşmaya devam edecektir. Onlar bu hal üzere oldukları sürece muhalifleri kıyamete kadar onlara zarar veremeyecektir!” (Müslim, 1924/176) buyuruyor.

Değerli Kardeşlerim!.. Maalesef son zamanlarda ümmetin diyarından ateşlerin yükseldiği bu dönemde kardeşlik ahlak ve hukukumuzu konuşmak, “ümmet olma şuurumuzu” sorgulamak, vahdeti ve kardeşliği yeniden tesis etmek zorundayız. Bütün İslam âleminde yaşananlara hiçbir mü’minin vicdanı sessiz kalamaz ve kalmaması gerekir. Fitne ve tefrikanın, sürekli devam eden bir anlaşmazlık ateşinin İslam ümmetini her taraftan kuşattığı günümüzde, işgal ve istibdatlardan sonra, bugün her türlü şiddet ve cinayeti caiz gösteren, kendilerinden olmayan herkesi tekfir ederek yani kâfir sayarak ötekileştiren anlayış, İslam dünyasının kalbine bir hançer gibi saplanmış durumda maalesef. Peygamberimizin mübarek ismini sözde bayraklarına nakşederek, sözde cihad ettiğini söyleyenlerin, sözde hizmet ehli olduğunu söyleyenlerin Din-i Mübini İslam’a verdiği zarar, azılı düşmanların verdiği zararları fersah fersah geçmiş bulunuyor maalesef.

Hiçbir strateji Müslüman kanını önlemekten daha değerli olamaz. İslam dünyasında barut kokusu yükselirken acımız ortak, derdimiz ortak, dualarımız ortak olmak zorunda.

Hiçbir siyaset Müslümanların parçalara ayrılarak birbirlerini katletmesini önlemekten daha önemli değil. Akan kanın şu’su, bu’su olmaz. Kardeş kanına göz yumulamaz. Yetmedi mi bunca akan kan, yetmedi mi bunca işkence ve musibetler. Bu fitneyi söndürmemiz gerekiyor. Akan kan Müslüman kanı, dökülen kan Müslüman kanı olduktan sonra kardeş kanına göz yumulamaz. Hangi akıl, hangi delil, hangi gerekçe bunu haklı gösterebilir?

Bölünmeyin parçalanmayın, birbirinizle kavga etmeyin diye Cenab-ı Allah bizleri uyarıyor:

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذٖينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاُولٰئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌ

““(Ey İman edenler!) Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (Al-i İmran;105)”

وَاَطٖيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖيحُكُمْ وَاصْبِرُوا اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖينَ

““Allah’a ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra zayıflarsınız ve kuvvetiniz kalmaz ve sabredin, şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal;46)”

Muhterem Cemaat!.. Vahdetin olmadığı bir toplumda tefrikanın zarar ve tehlikeleri açıklanıyor bu ayetlerde. Allah’a ve Resulüne itaat edilmediği takdirde ihtilaf kaçınılmaz olur. Aranızda bir ihtilaf söz konusu olduğu zaman, birbirinizle “çekişmeyin” buyuruyor. İhtilafı halletme yoluna gidin, önceki ayette belirtildiği gibi kendi aranızda çözün diyor. “Aranızdaki düşmanlığı (kötülüğü) en güzel bir muameleyle defedin.” Eğer halledemezseniz, Allah ve Resulüne müracaat edilmesi emrediliyor başka bir ayette de:

“Ey İman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulu-l-emre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz- Allah’a ve ahret gününe gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resul’e götürün yani onların talimatlarına göre halledin… Bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa;59) buyuruyor Cenab-ı Hakk

Peygamber Efendimiz de: “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” buyuruyor. (Müslim, Birr ve Sıla, 66)

Mekke’de Peygamber Efendimizin tebliğ ve irşadıyla başlayan İslam, başlangıçta sayıları onlarla, yüzlerle ifade edilen müminlerden oluşmaktaydı. Peygamber Efendimiz, Mekkeli müşriklerin zulüm ve baskıları sebebiyle Medine’ye hicret etti. Medine’de çok kısa bir sürede müminlerin sayısı yüzbinlere ulaştı. Böylelikle Rahmet Peygamberi puta tapan şirk toplumundan bir olan Allah’a iman eden bir vahdet toplumu inşa etti.

Allah Resulü, bir lider, bir aile reisi, bir komşu, bir dost olarak Medine’nin bütün müminlerini, bütün sokaklarını vahyin manevi havasıyla süsledi. Öyle ki; artık Medine Mescidi, uhuvvet, diğerkâmlık, ilim ve irfan kaynağı olmuştu. Gönüller, sevgi ve samimiyetle yoğrulmuştu. Peygamberimiz, Yesrib’ten yepyeni bir medeniyet inşa etmişti.

Değerli Kardeşlerim!.. Tarihe ve insanlığa yön veren bu medeniyetin özü; doğruluktu, dürüstlüktü, yardımlaşmaydı, dayanışmaydı, paylaşmaydı. Ama bunlar bugün maalesef bizim büyük ölçüde yoksunluğunu çektiğimiz değerler oldu artık. O ilk dönemin müminlerini güçlü kılan da işte bu erdemlerdi. Onların bu özverisi, bu fedakârlığı, Cenab-ı Rabbil Alemin’in de övgüsüne mazhar oldu. Rabbimiz, onları imanı gönüllerine yerleştirmiş kişiler olarak tanımladı Kur’an’ında. Onların bu meziyet ve erdem yüklü örnekliğiyle çok kısa sürede Bağdat, Şam, Kahire, Endülüs, Buhara, İstanbul medeniyetler şehri oldu.

Asırlardır dillerimiz Ebu’d-Derdâ ile Selmân-i Fârisi arasındaki kardeşliği, Ebû Zer ile Bilâl-i Habeşî arasındaki o kardeşliği iftiharla anlatıyor. Kur’an’da ve hadislerde Ensar-Muhacir kardeşliğinden övgüyle söz ediliyor. Ancak, bu örnek ve övgüler sadece dillerde bir hatıra, gelişi güzel okunan bir siret, ruhunu kaybetmiş bir adet ve gelenek olarak kalmamalı. Saadet asrını ve ashabı; övgüye layık kılan o ahlakî ve insanî değerler, bu günün Müslüman toplumlarının da vazgeçilmezi olmalı, olmak zorunda.

Bugün gönül coğrafyamız, içler acısı bir durumda maalesef… İslam dünyasının önemli bir kısmı ne yazık ki, cehalet, fitne fesat ve tefrika girdabına kapılmış durumda. Bakıyoruz cehalet üzerine inşa edilen taassup ve bağnazlıklar kutsanıyor, heva ve hevesler ön plana çıkarılıyor. Bu durum da Müslümanları dünya sahnesinde söz sahibi yapan ümmet bilincinden uzaklaştırıyor. Müslümanlar olarak huzur ve mutluluğumuzun önündeki en büyük engel, kardeşliğimizin önüne konulan engellerdir.

Gönülleri bir kardeşler olması gerekenler, bugün gönüllerle birlikte istikbale dair ümitleri de yıkıyor maalesef.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen asr-ı saadetin insanı yücelten, asırları aşan örneklerini yeniden insanlığa takdim etmek imkânsız değil. Bizler, Peygamber Efendimizin gösterdiği ümmet şuurunu yeniden diriltebiliriz. Bizler, tarihe yön veren o muazzam medeniyeti yeniden kurabiliriz.

Bunun için öncelikle Kur’an’ı hakkıyla anlamak zorundayız, İslam Peygamberini kendimize örnek almak zorundayız ve İslam’ı temsil etmek zorundayız. Bilgi, iman, ibadet ve ahlak dengesini iyi kurmak zorundayız. Yeryüzünde iyiliği, erdemi, adaleti egemen kılmak için gayret göstermek zorundayız. Muhammedü’l-Emin’in gönülleri fetheden emin vasfı ile donanarak yeryüzünü selam ve eman yurdu kılmak için çalışıp çabalamak zorundayız. Heva ve hevesi değil, İslam’ın değişmeyen hak ve hakikat ölçülerini esas almak zorundayız. Tefrika, ayrılık ve gayrılık için değil, imandan gelen birlik ve dirlik için çalışmak zorundayız. Mezhep, meşrep, ırk, bölge ve coğrafya, şu cemaat, bu cemaat gibi farklarını değil, sadece ve sadece Peygamberimizin Ensar ve Muhacir arasında tesis ettiği “ben” i “biz”; “biz” i “bir” yapan İslam kardeşliğini ön plana çıkarmak zorundayız.

Değerli Mü’minler!.. Bugün Müslümanların her zamankinden daha çok tevhit ve vahdete ihtiyacı var. Allah-u Teala, Müslümanları “Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.” (Enbiya;92) buyurarak bizi tek bir ümmet olarak ifade etmiş olmasına rağmen, ne yazık ki Müslümanlar, bu gün tefrika hastalığına kapıldığı için Rum Suresi’ndeki “Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan olmayın. Bunlardan her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.”(RUM;32) muhtevasına girdi artık. Bu sebeple bugün Müslümanların tevhit inancına dayalı vahdeti gerçekleştirme yolunda gayret etmeleri şart oldu, farz oldu. Tevhit, İslam’ın en temel ilkesi. Tevhit, Kur’an ve Sünnetin ruhu. Bütün peygamberlerin gönderiliş gayesi tevhit…

Yeryüzündeki bütün muhtaçlara, bütün mazlumlara, bütün insanlığa huzur ve saadet getirecek tek nizam İslam’dadır, imandadır. İslam’ın tevhit ve vahdet anlayışındadır. Ancak bunun için bizzat Müslümanların tevhit ve vahdeti çok iyi ve çok doğru bir şekilde kavraması gerekiyor. Cenab-ı Allah’ın dini İslam; kelime-i tevhid ve vahdet-i kelime üzerine kurulmuş bir din. Yani Cenab-ı Allah’ın birliği ve ümmetin birliği üzerine kurulmuş bir din. Müslümanların bugün küfrün karşısında tek ses, hainin karşısında tek yürek olabilmesi, zalimin karşısında yekvücut olabilmesi, her şeyden önce mezhebini, meşrebini, ırkını, dilini, coğrafyasını ve ideolojisini değil, İslam’ın tevhid ve vahdet anlayışını esas almasıyla mümkün. Birliğe, dirliğe ve huzura giden yol da; dostu düşmanı tanımanın yolu da; emperyalistleri değil, ümmetin yüzünü güldürmenin yolu da buradan geçiyor.