Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

Ümmet Şuuru: Birbirimizin Derdiyle Dertlenmek

İsmail Sezkin

MÜSLÜMANLARIN ÜMMET ŞUURU İLE BİRBİRLERİNİN DERTLERİ İLE DERTLENMESİ


Ümmet Kardeşliği demek başlı başına, bir feragat, fedakârlık ve muhabbet demektir. Din kardeşliğinin olmazsa olmazı ise ülfettir, yani Müslüman kardeşi ile kaynaşma, ona muhabbet duyma ve ona yük olmamaktır. Hadis-i Şerifte beyan buyrulduğu üzere;“Mü’min başkalarıyla ülfet eder(hoş geçinir) ve kendisi ile ülfet edilir. Kimse ile ülfet etmeyen ve kendisi ile ülfet edilemeyen kişide hayır yoktur.”

İslam kardeşliği öyle bir bağdır ki gelip geçici arkadaşlıklar hatta ömürlük dostluklar ile bile, hatta anne baba bir, kan ve nesep kardeşliği ile bile kıyaslanamaz. Tarihte benzeri görülmemiş bir uhuvvet yani “kardeşlik” nizamını insanlığa tebliğ etmiş olan Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor; “İnsanlardan bir dost edinecek olsaydım, Ebu Bekir’i kendime dost edinirdim. Fakat İslam kardeşliği daha üstündür.”

Bizle elhamdülillah Müslümanız, Mü’miniz ve her birimiz diğer mü’minin kardeşiyiz… Çünkü Allah

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ

Mü’minler ancak kardeştir”. buyuruyor. Ancak bu ayetteki kardeştir ifadesi “başka bir şey olamaz” anlamına geliyor.

Kur’an-ı Kerim, abdest alamıyorsanız teyemmüm alın diye alternatifi getirmiş, ama kardeşliğe alternatif getirmemiş. Kardeş olamıyorsanız arkadaş olun dememiş yani.

İşte bunun için Ebu Hasan Harakani; “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benin parmağıma batmıştır, birinin ayağına çarpan taş benim ayağıma çarpmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o benim kalbimdir.” diyor.

Bu ifadeler; İslam da ki kardeşlik hukukunun kâmil ruhlarda nasıl ifade edildiğine dair, müşahhas bir misaldir. Yine bu ifadeler, şahsi menfaat hesaplarının ve dünyevi endişelerin dar hudutlarının aşarak, kendini ümmetin saadet ve selametine vakfeden fedakâr mü’minlerin gönül ufkunu sergiliyor.

Yaratandan ötürü yaratılanlara şefkat ve muhabbeti kendisinde bir tabiatı asliye haline getirmiş olan büyük velilerden Hace Ubeydullah Ahrar hazretlerini bir gün şiddetli bir üşüme tutar. Ateş yakıp ısıtmaya çalışırlar fakat nafile. Hace hazretleri şiddetle titremeye devam eder. Tam o esnada hazretin bir öğrencisi, titreyerek kapıdan içeri girer. Öğrenci oraya gelirken içi soğuk su dolu bir hendeğe düşmüştür. Hemen onu kurulayıp ısıtırlar. O ısınınca Hace hazretlerinin üşümesi sona erer.

İşte bu şekilde mü’min, imkânlarının ulaşabildiği her yerdeki din kardeşini kendisine zimmetli bilmeli. Onların ızdırabını sinesinde hissetmeli. Çünkü;

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ

““Siz tüm insanlık için oluşturulmuş bir ümmetsiniz.” buyuruyor Cenab-ı Hakk”

Neden bugün o kadar bölünme, parça parça olma, ayrılık, düşmanlık var?.. Neden o kadar farklılaşma var Demek ki etkilenmez hale gelmişiz ki ondan var Felaket budur işte, çünkü insani duygular kalpten sökülmüş Bütün Müslümanlar bir beden, bir aile, bir kardeş olmadan diğer mü’minlerin acılarının duyması mümkün değil…

Peygamber Efendimiz (s.a.s) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor; “Allah katında kulun şöyle demesinden daha sevimli dua yoktur; Allah’ım ümmeti Muhammed’e umumi bir rahmet ile merhamet eyle!..”

Malumunuz Kur’an’ın sahibi Peygamber Efendimizdir, daha da önemlisi bizim yaratılış sebebimiz de Peygamber Efendimizdir. Biz O’na ümmet hassasiyetimizi ve şuurumuzu kaybettiğimiz zaman, tevhit dinini kaybettik demektir. Tevhitten mahrum kaldığımızda ise insanlığımızı kaybederiz, birbirimize yabancı oluruz, birbirimizi yanlış anlarız ve ondan sonra şu an olduğu gibi Müslümanlar olarak farklı dillerde konuşmaya başlarız. Bir birimizi anlamaz hale geliriz.

Oysa Cenab-ı Allah (c.c) bizi uyarıyor Kur’an-ı Kerim’de;

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذٖينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاُولٰئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌ

““Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilaf ederek ayrılığa düşenler gibi olmayın… İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır ””

Cenab-ı Allah (c.c) insanı kendi zatını tanıma ve peygamber efendimizi sevme ihtiyacı içerinde yarattı. Biz birbirimizi sevmek için dünyaya geldik. Biz Cenab-ı Allah’a kul olmak için dünyaya geldik…

Kamil bir mü’minin kalbindeki Allah muhabbeti, bütün fani muhabbetlerin üzerinde olur. Bununla birlikte seven, sevdiğinin sevdiklerini de sevmek zorundadır. Yani bir kulda Allah muhabbeti kuvvetlendikçe, Cenab-ı Hakk’a yakınlığı bulunan her şeyi de yakınlık derecesi nispetinde sevmeye başlar.

Bu sevgi Yunus Emre’nin; Yaratılanları hoş gör, yaratandan ötürü… Mısraların da ifade ettiği gibi, Allah düşmanları hariç, bütün yaratılanları, yaratanı hürmetine şefkat merhamet ve muhabbetle kucaklayabilme ufkunu kazandırır insanda.

Malumunuz evliyalar keramet sahibidir. En büyük keramet ise; hiçbir yorgunluk ve bezginlik hissetmeden Cenab-ı Allah’ın mahlûkatına hizmet etmektir.

İmanın ilk meyvesi “merhamet”, yani iman eden insan merhametli olur; onun en bariz tezahürü ise Allah rızası için mahlûkata “hizmet etmektir”.

Zahmet ve meşakkatle test edilmeyen, maddi ve manevi fedakârlıkla ispat edilmeyen bir muhabbetin gerçek olup olmadığı veya derecesi bilinemez.

Kardeşlik hukukunda ufkumuzun çok geniş olması gerekiyor. Çünkü kardeşlikteki derecemiz, kalbi olgunluğumuzun seviyesini gösterir aynı zamanda. Buna göre İslam kardeşliğinin dört merhalesi vardır;

1- Durumu iyi olan mü’minin, kendisine müracaat eden zor durumda ki bir din kardeşine yardımcı olması kardeşlikte “Birinci Merhaledir”.

وَلَا تَنْسَ نَصٖيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَاَحْسِنْ كَمَا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ

“Nitekim Cenab-ı Hak: “Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sende insanlara ihsan et.” buyuruyor Kasas Suresindeki bu ayette.”

Bakınız bu konuda Hz. Ali’de şöyle diyor;

“İki nimet vardır ki beni hangisinin daha çok sevindirdiğini bilmiyorum. Birincisi, bir adamın ihtiyacını karşılayacağımı ümit ederek bana gelmesi (beni tercih etmesi) ve bütün samimiyetiyle benden yardım istemesi. İkincisi de, Allah Teâlâ’nın o kimsenin arzusunu benim vasıtamla yerine getirmesi veya işini kolaylaştırması. Bir Müslüman’ın sıkıntısını gidermeyi dünya dolusu altın ve gümüşe sahip olmayı tercih ederim.”

2- İkinci Merhale ise;

تَعْرِفُهُمْ بِسٖيمٰیهُمْ

sen onları simalarından tanırsın.” ayetinin sırrına ererek muhtaç durumdaki kardeşinin istemesine gerek kalmadan sıkıntısını giderebilmektir.

Ecdadımız Osmanlıların yaptıkları imaret, kervansaray ve misafirhaneler bunların en zirve örnekleridir işte. Zenginler hapishaneleri dolaşıp borcunu ödeyemediği için hapsedilmiş olanları kurtarırdı.

Yine varlıklı mü’minler bilhassa Ramazan ayında bakkalları gezip borç defterinden herhangi bir yaprağı açtırıp borcun sahibini bilmeksizin hesabı öderdi.

Osmanlı Döneminde tespit edilebildiği kadarıyla 26 bin küsür vakfın kurulmuş olması ecdadımızın bu hususundaki gayret ve hassasiyetini ortaya koyuyor zaten. Bunların için de Bezm-i Âlem Valide Sultanın Şam da kurduğu vakıf çok dikkat çekici bir vakıftır. Bu vakfın hizmet sahası neymiş biliyor musunuz? Zengin konaklarda çalışan hizmetçilerin yanlışlıkla kırdıkları veya ziyan verdikleri eşyaları, onların hassasiyetleri rencide olmasın diye kırılan eşyaları bu vakıf alır sahibine verirmiş veya verdikleri her hangi bir zararı karşılarmış. Görüyorsunuz değil mi biz böyle bir milletiz işte.

3- Bir Üst Merhale; Birr’e ermek, yani kendisi için istediği şeyleri kardeşi için de isteyebilmek.

Peygamber Efendimiz;“Kendi nefsi için arzu ettiği bir şeyi din kardeşi için de arzu etmeyen kimse gerçek mü’min olamaz.” buyuruyor zaten bu konuda.

4- Din kardeşliğinin en yüksek derecesi ise “İ’sar” makamıdır. Yani Mü’min kardeşini kendi nefsine tercih etmek ve onu kendinden üstün tutmaktır.

İ’sar konusunda verilebilecek örnekleri ise Hz. Ebu Bekir’in hayatında görebiliyoruz.

Peygamber Efendimiz (s.a.s) ashabına her gün; “Ashabım, bugün yetim başı okşadınız mı? Hasta ziyaretin de bulundunuz mu? Cenaze teşyiin de bulundunuz mu? Diye sorarmış. Hemen hemen her gün bu suallerin hepsinin cevabı Hz. Ebu Bekir de “Ben Ya Resulullullah.” Olurmuş.

İnsan sahip olduğu nimetlerin büyüklüğünü ve değerini, maalesef onlardan mahrum kalmadan kolay kolay anlamıyor. Bizler sıcak yataklarımızda deliksiz uykular çekerken, hatta gaflet uykusuna dalıp sabah namazını kaçırırken başta Suriye olmak üzere dünyanın birçok yerinde, hatta ülkemizde bile; kimsesiz veya himayesiz çocuklar için hayat sabah namazıyla başlıyor. Her sabah erken kalkıyor ve sabah namazında cami kapılarına geliyorlar perişan, bakımsız, hasta ve yarı aç bu çocuklar, namazın ardından etrafa dağılıyor ve yaşamak için dilenmeye başlıyorlar. Muhtaç oldukları birkaç kuruş… Eğer gün içinde uğradıkları yerlerden bu asgari parayı bile toplayamazlarsa açlık bir tarafa, birde dayak yeme korkuları var. Bu, çocuklar melul ve mahzun Sanki bütün dünyanın dertlerini omuzlarında taşıyor gibi Gerçekten de küçücük yaşlarına kıyasla çok ağır bir yükün altındalar Bir insanın açlık, yokluk ve acılarla çevrili bir hayata, ümitsizce devam etmesi ne kadar zordur bilemez bunları yaşamayan!

Diğer taraftan savaş, insanlığın en çirkin yüzü İçindeki acımasızlığın, gaddarlık ve vahşiliğin en elle tutulur, gözle görülür, müşahhas şekli Şeytanın, Hz. Âdem’e düşmanlığını ilan ettiği o günden beri yaptığı en büyük şey "insanlar arasına koymuş olduğu husumet ve düşmanlık tohumları ” Şu yaşadığımız zaman bunun pek çok örnekleri ile dolu maalesef

1900'lü yılların başından beri insanlık büyük bir cinnet geçirmiş gibi birbiri ardınca dünyayı kasıp kavuran bir sürü savaşlara girdi. Savaş insanlardan hep sevdiklerini alır gider. Geride enkazlar, acılar bırakır. Gidenler mi şanslıdır, kalanlar mı şanslı; bilinmez. Çünkü giden, kurtulur belki dünyanın dert ve tasasından Ama ya kalanlar Ya çocuklar, ya anneler? Lisanlar, ırklar, renkler farklı olsa da acıların dili ortaktır, annelerin dili ortaktır.

Onların çektiği acılar, bizim acılarımız; onların dertleri bizim dertlerimiz Her namaz sonrası değil, her gece vakti değil, her an dua Her dakika dua! Belki senin edeceğin dua ile birkaç Suriyeli, son anda bir bombanın hedefi olmaktan kurtulur ve belki de o bomba, yanlışlıkla küffarın tankını vurur. Sakın ola rahatsız olmayın onlardan. Allah için kulluğumuzu ve Müslüman kardeşliğimizi ispat etme vakti bu zaman. Vakit! Dua vakti, infak vakti, tebliğ vakti Cenab-ı hak onlarla imtihan ediyor bizi ve bütün insanlığı…

Ukbe İbn Amir (r.a) anlatıyor: “Peygamber Efendimiz (SAV), Uhud Savaşından sonra şehitler için cenaze namazı kılar sonra minbere geçer ve sahabeye şöyle seslenir:

“Vallahi ben artık sizin benden sonra şirke düşmenizden korkmuyorum. Fakat sizin dünya hususunda birbirinizle rekabete, çekememezliğe düşmenizden korkuyorum.”

Mü’min mü’minin kalkanıdır. Mü’min mü’min için canını feda etmeye hazır olmalı. Müslüman olmanın;

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ

ayetine iman etmenin gereği budur.

Rabbimiz bizleri kardeşlik hukukuna layıkıyla riayet ederek kardeşlik mes'uliyetinden beraat fermanı alabilen mes'ud kullarından eylesin. Gönüllerimizi din kardeşliğinin feyz ve ruhaniyetiyle doldursun.