Hacc Sûresi 25. Âyet Tefsiri — Kur'an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir

Diyanet İşleri Başkanlığı

Sûreye adını veren 27. âyetin de içinde bulunduğu bu âyetlerde Mescid-i Harâm’ın insanlık için önemli bir merkez olduğu belirtildikten sonra Hz. İbrâhim’in “beyt”in (Kâbe) bulunduğu yere yerleştirilmesinden, hacca çağrı ve haccın öneminden, adakların yerine getirilmesinden ve kurban ibadetinden söz edilmektedir (Kâbe hakkında bilgi için bk. Bakara 2/125-127; Âl-i İmrân 3/96-97; hac hakkında bk. Bakara 2/196-199; Tevbe 9/1-9; kurban hakkında bk. Âl-i İmrân 3/183; Mâide 5/27). 25. âyette Mescid-i Harâm’ın bulunduğu yerde ikamet edenlerin orayı kendilerine özgü kılma haklarının bulunmadığı, dolayısıyla Mescid-i Harâm’ın mahallî değil evrensel bir merkez olduğu belirtilmekte; inkârcılar, özellikle insanları Allah yolundan ve böyle bir ibadet yerinden alıkoymaya çalışanlar ağır bir dille eleştirilmekte, acı veren bir azapla tehdit edilmektedirler. Kureyş ve müttefikleriyle bu kapsamda olmayanlar arasında ayırım yapılıp birinci gruba bazı imtiyazlar tanınması, İslâm’ın doğuşu sırasında uygulanan hacla ilgili âdetlerdendi. Kureyş ve müttefiklerinden meydana gelen kabileler “hums”, diğerleri ise “hille” olarak anılır; meselâ arefe günü hilleden olanlar Arafat’ta vakfe yaparken, hums sınıfından olanlar Harem bölgesi içindeki Nemîre’de hazır bulunurlardı (Abdülkerim Özaydın, “Hac”, DİA, XIV, 386). Burada bu tür âdetlerin geçersizliğine de işaret edilmiş olabilir. Âyette geçen “zulüm” kelimesi değişik şekillerde yorumlanmıştır (bk. Râzî, XXIII, 24-25). Taberî bunlardan “Allah’ın buyruklarına karşı çıkma” şeklindeki yorumu tercih etmiş ve âyetin bu kısmına, burada geçen ilhâd kelimesinin “meyletmek” anlamını esas alarak “her kim Mescid-i Harâm’da zulme yeltenip Allah’a isyana kalkışırsa” mânasını vermiştir (XVII, 138-142). Âyetin Mekke’de indiğini kabul edenler, müşriklerin o dönemde müslümanların Kâbe’de ibadet etmelerini engellemelerini, Medine döneminde indiği kanaatini taşıyanlar ise Hudeybiye Antlaşması’nın yapıldığı yılda Resûlullah ve ashabının Kâbe’yi ziyaret etmesine karşı çıkmalarını esas alan açıklamalar yaparlar. 26. âyette Kâbe’nin Hz. İbrâhim zamanından beri insanlık için toplu bir ibadet mahalli olduğu hatırlatılmaktadır. Âyetin “İbrâhim’i Beytullah’ın bulunduğu yere yerleştirdiğimizde” şeklinde çevirdiğimiz kısmına “İbrâhim’e Beytullah’ın yerini gösterdiğimizde”, “İbrâhim için Beytullah’ın yerini hazırladığımızda” mânaları da verilmiştir (Şevkânî, III, 504). Bu âyette rükûa varanlardan ve secde edenlerden söz edilmesi, İslâm’dan önce de rükûlu ve secdeli namazın bilindiğini gösterir (Derveze, VII, 94). Allah Teâlâ’nın “Bana hiçbir şeyi ortak koşma” buyruğu Hz. İbrâhim’in şirk koştuğu anlamına gelmez; burada maksat Allah’a kulluk ederken, O’na ortak koşma anlamına gelecek her türlü davranıştan titizlikle sakınmak ve özellikle Kâbe’nin inşasına Allah rızâsı dışında bir amaç karıştırmamak gerektiğini hatırlatmaktır (Râzî, XXIII, 27). 27. âyet ile devamında yer alan buyruklar bazı müfessirlere göre Hz. Muhammed’e hitap etmektedir. Hatta bazılarına göre 26. âyette Hz. İb­râ­him’in Beytullah’ın bulunduğu yere yerleştirildiğinin hatırlatılmasından sonra gelen buyrukların muhatabı da Hz. Muhammed’dir (Şevkânî, III, 505). 27. âyetteki dâmir kelimesine genellikle “yorgun argın, yorgunluktan incelmiş deve” anlamı verilmiştir. M. Esed, Arap dilinde bu kelimenin deveyle sınırlı olmaksızın “çevik, sürat yapmaya müsait hayvan” için kullanıldığına dikkat çeker ve çıkarsama yoluyla “hızlı yol alan her türlü ulaşım aracı” mânası verilebileceğini belirtir (II, 674). Mücâhid’den nakledilen bir rivayete göre hac için gelenler binek kullanmıyorlardı; Cenâb-ı Allah onlara azık tedarik etmeyi buyurdu, binek kullanmalarına ve ticaret yapmalarına izin verdi (Taberî, XVII, 146). Hac çağrısının sadece biçimsel bir anlayışla değerlendirilmemesi için 28. âyette haccın yararlarına dikkatli bir gözle bakılması istenmiştir (bu konuda bazı değerlendirmeler için bk. Muhammad Hamîdullah, “İslâm’da Hac”, İslâm Tetkikleri Dergisi, trc. Mehmet Âkif Aydın, VIII/1-4, s. 123-162; Tahsin Görgün, “Hac”, DİA, XIV, 397-399). Bu âyette göze çarpan diğer bir husus, Allah rızâsı için kesilecek kurbanlıkların yine Allah tarafından hem kurban sahiplerinin yemesi hem de sıkıntı içindeki yoksulların gıda ihtiyacının karşılanması amacıyla “insanlara bir rızık olarak” lutfedilmiş olduğudur. Şu halde sırf bir buyruğun şeklî olarak yerine getirilmesiyle yetinip kurban etlerinin heder edilmesi, âyetteki bu anlam inceliğine dikkat etmemek olur. Son yıllarda bu etlerin değerlendirilip yoksul ülkelere ulaştırılması yoluna gidilmesi, Kur’an’ın ruhuna ve bu âyetin amacına uygun bir uygulama arayışının güzel bir örneği sayılır. Aynı âyette geçen “belirlenen günler”den (eyyâm ma‘lûmât) maksat kurban bayramı günleridir. Bazı âlimler bu tamlamayı Bakara sûresinin 203. âyetinde geçen “eyyâm ma‘dûdât” tamlamasıyla mukayese ederek buna dayalı değişik yorumlar yapmışlardır (bk. Râzî, XXIII, 29; Elmalılı, V, 3398-3399). Genel olarak hayvan kesiminde ve özellikle kurban ibadetinde Allah’ın adının anılması, her türlü şirkten uzak durma bilincini koruma anlamı taşır. Esed’in (II, 674) Marmaduke Picktall’den (The Meaning of the Glorious Koran, London 1930, s. 342, dn, 2) yaptığı bir nakle göre, Kur’an’ın hayvan kesilirken Allah’ın adının anılması konusundaki ısrarı müslümanların bu işi “can almanın ciddi bir eylem olduğunu hissederek” yapmalarını ve “Allah’ın onlara hayvanların etini yeme iznini verirken gösterdiği güvenin önemini” anlamalarını sağlamak içindir. Râzî’nin Kaffâl’den naklettiği şu anlatım da –bir yönüyle– bu izahı destekleyici niteliktedir: Mümin kurban keserken, sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanma amacıyla ve öz canını feda etmesini gerektirecek kusurlarla yüklü olduğunu itiraf ederek, âdeta kestiği hayvanı kendisinin yerine Allah’a sunmuş olur (XXIII, 29; burada ve 34. âyette “kurbanlık hayvanlar” diye çevirdiğimiz “behîmetü’l-en‘âm” tamlaması hakkında açıklama için bk. Mâide 5/1; hayvanların kesimi konusunda bk. Mâide 5/3). 29. âyetin…

Tefsir yükleniyor…