Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

İslam Arşivi

Hâlid bin Velîd (r.a.): Karşı Saftan "Allah'ın Kılıcı"na

Hâlid bin Velîd (r.a.), Mekke'nin köklü Mahzûmoğulları ailesinde yetişmiş, Uhud'da müslümanların karşısında savaşmış, hicretin sekizinci yılında iman ederek İslâm ordularının en tanınmış kumandanı olmuş sahabidir. Mûte'de sancağı devraldığı için Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ondan "Allah'ın kılıçlarından bir kılıç" diye söz etmiştir. Vefatı ise savaş meydanında değil, yatağında oldu.

Bazı hayatlar ortadan ikiye ayrılır. Hâlid'inki de öyle: aynı adam, aynı at, aynı taktik zekâsı — fakat iki ayrı safta. Onu asıl anlamlı kılan şey kazandığı seferler değil, bu zekâyı kimin adına kullanmayı seçtiği ve elinden alındığında ne yaptığıdır.

Mekke'de bir asker ailesi

Kureyş kabilesi içinde işler bölüşülmüştü; Benî Mahzûm'un payına savaş hazırlığı ve süvari birliklerinin idaresi düşüyordu. Hâlid, at ve silahın günlük konuşma konusu olduğu böyle bir evde büyüdü. Babası Velîd b. Mugīre, Mekke'nin sözü dinlenen adamlarındandı.

Anne tarafından ise Medine'ye uzanan bir bağı vardı: Efendimiz'in (s.a.s.) hanımlarından Meymûne (r.anhâ) onun teyzesiydi. İman etmeden önce bile akrabalık köprüsü kuruluydu; eksik olan tek şey kalbin razı olmasıydı.

Uhud'da karşı safta

Hicretin üçüncü yılında Uhud'da Kureyş süvarilerinin bir kanadını Hâlid yönetiyordu. Savaşın seyri müslümanların lehine dönmüşken, Ayneyn tepesine yerleştirilen okçuların çoğu ganimet telaşıyla yerini terk etti. Hâlid, o boşluğu gören tek göz oldu; tepeyi dolanıp İslâm ordusuna arkadan yüklendi. Uhud'un acı sonucunda bu manevranın payı büyüktür.

Burada durup düşünmeye değer: Kabiliyet, tek başına bir fazilet değildir. Aynı keskin akıl, birkaç yıl sonra aynı ümmetin safında çalışacaktı. Değişen şey yetenek değil, yönüydü.

Hudeybiye'den sonra yumuşayan kalp

Hudeybiye yılında Mekkeliler, Medine'den gelen kafileyi durdurmak için bir süvari birliği yolladı; başında yine Hâlid vardı. Efendimiz (s.a.s.) çatışmayı göze almadan başka bir güzergâh tuttu. Rivayet edilir ki Hâlid o günlerde müslümanların korku namazını nizam içinde kılışını uzaktan seyretmiş ve bu topluluğun korunduğunu düşünmüştür.

Hudeybiye Antlaşması savaşı durdurunca insanlar birbirini dinleyecek vakit buldu. Kaynaklar, kardeşi Velîd'in ona bir mektup yazdığını ve Efendimiz'in (s.a.s.) "Hâlid gibi bir adamın İslâm'ı tanımaması şaşılacak şey" mânasında bir söz söylediğini nakleder. İçindeki tartışma o boşlukta olgunlaştı.

Hicretin sekizinci yılının başlarında, Amr b. Âs (r.a.) ve Osmân b. Talha (r.a.) ile birlikte Medine yolunu tuttu ve iman etti. Geçmişte yaptıklarının bağışlanması için dua istedi. Müslim'de yer alan bir rivayette Efendimiz (s.a.s.), aynı günlerde iman eden Amr b. Âs'a şöyle buyurmuştur: "İslâm, kendisinden öncekini yıkar." (Müslim, Îmân 192) Bu ölçü, geçmişiyle arası bozuk olan herkes için açık bırakılmış bir kapıdır.

Mûte: Sancağı devralan el

İmanının üzerinden aylar geçmişti ki Mûte seferi çıktı. Üç bin kişilik İslâm ordusu, Şam sınırında kendisinden kat kat kalabalık bir kuvvetle karşılaştı. Efendimiz (s.a.s.) kumandayı sırasıyla üç kişiye vermişti: Zeyd b. Hârise, Ca'fer b. Ebî Tâlib ve Abdullah b. Revâha (r.anhüm). Üçü de şehit oldu.

Haber Medine'ye ulaşmadan Efendimiz (s.a.s.) minberden durumu bildirdi:

"Sancağı Zeyd aldı ve şehit edildi. Sonra Ca'fer aldı, o da şehit edildi. Sonra İbn Revâha aldı, o da şehit edildi… Nihayet sancağı Allah'ın kılıçlarından bir kılıç aldı ve Allah onlara zafer nasip etti."
(Buhârî, Meğâzî 44)

"Seyfullah" ifadesi işte bu haberden gelir; bir törenle verilmiş unvan değil, uzaktaki bir savaş meydanında yapılanın Medine'de tarif edilişidir. Hâlid sancağı ordunun ittifakıyla aldı. Sonra yaptığı şey, kahramanlık hikâyelerinin sevdiği türden bir hamle değildi: Birlikleri yeniden düzenledi, düşmanı temkinli tutup orduyu dağıtmadan geri çekti. Buhârî'de kendi sözü olarak şu nakledilir: "Mûte günü elimde dokuz kılıç kırıldı; geriye Yemen yapımı bir kılıçtan başkası kalmadı." (Buhârî, Meğâzî 44)

Geri dönen orduyu Medine'de bazıları ayıplamak istedi. Oysa binlerce kişiyi kaybetmeden getirmek, o şartlarda kazanılmış bir işti.

Ölçüyü hatırlatan bir hadise

Mekke'nin fethinden sonra Efendimiz (s.a.s.) onu Benî Cezîme'ye gönderdi; niyet savaş değil, davetti. Karşı taraf teslimiyetini alışılmışın dışında bir sözle ifade edince ortaya bir anlaşılmazlık çıktı ve bazı kimseler öldürüldü. Haber Medine'ye ulaşınca Efendimiz (s.a.s.) ellerini kaldırıp "Allah'ım! Hâlid'in yaptığı işten sana sığınırım." buyurdu (Buhârî, Meğâzî 58); Hz. Ali'yi (r.a.) gönderip zararı tazmin ettirdi.

Bu olay Hâlid'in kıymetini düşürmedi; Efendimiz (s.a.s.) onu görevlendirmeye devam etti. Ama bıraktığı ders açıktır: Gayret, ölçüyle sınırlanmadığında kendi maksadına zarar verir. Kıssayı hamasetle okumak isteyenler için burada bir fren vardır.

Ridde ve Yemâme yılları

Efendimiz'in (s.a.s.) vefatından sonra Arabistan'ın bazı bölgelerinde dinden dönme ve zekât vermeyi reddetme hareketleri baş gösterdi. Hz. Ebûbekir (r.a.) bu süreçte Hâlid'i sahaya sürdü. En ağır çarpışma, yalancı peygamber Müseylime'nin gücüne karşı yapılan Yemâme'de yaşandı. Zafer kazanıldı, fakat bedeli ağır oldu: Kur'an'ı ezberinde taşıyan pek çok sahabi şehit düştü. Hz. Ömer'in (r.a.), Kur'an'ın bir araya toplanmasını Hz. Ebûbekir'e teklif etmesi işte bu kayıptan sonradır (Buhârî, Fedâilü'l-Kur'ân 3).

O yılların ruhunu anlatan âyet, dinden dönenlerin yerini kimlerin alacağını haber verir:

فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ

"Allah öyle bir kavim getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, inkâr edenlere karşı onurlu ve güçlüdürler." (Mâide, 54)

Âyetin sonu, Hâlid'in hayatının en zor sınavına da ışık tutar: Bu insanlar Allah yolunda gayret ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.

Irak'tan Şam'a

Hicrî 12. yılda Irak cephesine gönderildi; Hîre ve çevresinde önemli başarılar elde etti. Ardından Suriye cephesindeki kuvvetlere yetişmek için ordusunu susuz bir çöl güzergâhından geçirdi. Bu yürüyüş, askerî tarihte onun adını en çok anılır kılan işlerden biridir; çünkü mesele cesaret değil, hesaptı.

Şam'daki büyük hesaplaşma olan Yermük Savaşı'nda da sevk ve idarede etkili oldu; bu savaşın sebepleri ve sonuçları sitemizde ayrı bir yazının konusudur. Burada şu kadarı yeter: Zafer büyüktü ve Hâlid'in adı bu zaferle birlikte dillerde dolaşmaya başlamıştı. Asıl imtihan da burada başladı.

Kumandanlıktan alınınca

Hz. Ömer (r.a.) halife olduğunda, Şam cephesinin başkumandanlığını Hâlid'den alıp Ebû Ubeyde b. Cerrâh'a (r.a.) verdi. Kaynaklar bu kararın gerekçesi olarak, halkın zaferi bir şahsa bağlama eğiliminin önüne geçme kaygısını nakleder: İnsanlar "Hâlid varsa kazanırız" demeye başlamışsa, orada tevekkülün yerini bir isim almış demektir.

Hâlid emri aldığında ordudan ayrılmadı, gücenip köşesine çekilmedi. Dün kendi emrinde savaşan bir kumandanın emrinde, sıradan bir asker olarak yürümeye devam etti. Kaynaklarda ona nispet edilen söz şu mânadadır: "Ben Ömer için değil, Allah için savaşıyorum." Lafzın tam olarak nasıl söylendiği tartışılabilir; fakat tavrı, yıllarca sürdürdüğü hizmetle zaten görünür haldedir.

Efendimiz'in (s.a.s.) şu buyruğu, o günlerde ne yapıldığını anlatır: "İşitin ve itaat edin; başınıza kuru üzüm tanesi gibi başı olan Habeşli bir köle tayin edilse bile." (Buhârî, Ahkâm 4)

Bu hadiseye bakarken iki ihlası birden görmek gerekir. Bir tarafta, ümmetin kalbini bir isme bağlanmaktan koruma kaygısıyla en başarılı kumandanını görevden alabilen bir halife vardır. Diğer tarafta, hakkını aramak yerine sırasını bozmadan safa giren bir asker. İkisi de aynı gayenin peşindedir; birini yüceltmek için diğerini eksiltmek, kıssanın tam tersini anlamak olur. Kaynaklar, Hz. Ömer'in sonraki yıllarda Hâlid'i takdirle andığını da nakleder.

Yatağında ölen asker

Hâlid, hayatının son yıllarını Humus'ta geçirdi ve hicrî 21 yılında orada vefat etti. Malını Hz. Ömer'e (r.a.) vasiyet ettiği nakledilir. Ölüm döşeğinde söylediği rivayet edilen sözler, bir asker için hayal kırıklığının en dürüst ifadesidir: Bedeninde kılıç, mızrak veya ok izi taşımayan bir karış yer kalmadığını söylemiş, buna rağmen yatağında öldüğünü belirterek şehit olamamanın hüznünü dile getirmiştir.

Bu sözde kibir değil, hasret vardır. Şehâdeti çok istemiş, nasip olmamıştı. Fakat Kur'an, o sözü verip bekleyeni de sözünü yerine getirmiş sayar:

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَىٰ نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا

"Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdiği sözü yerine getirdi, bir kısmı da beklemektedir. Onlar sözlerini asla değiştirmemişlerdir." (Ahzâb, 23)

Bu kıssadan çıkan ders

Hâlid'in hikâyesi, işi yapanın değil, işi kabul edenin belirleyici olduğunu gösterir. Aynı adam Uhud'da da vardı, Yermük'te de. Fark eden şey kabiliyeti değil, niyetiydi. Efendimiz'in (s.a.s.) "Ameller ancak niyetlere göredir" ölçüsü (Buhârî, Bed'ü'l-vahy 1; Müslim, İmâret 155) tam da bunu söyler: Bir işin kıymeti, ne kadar büyük göründüğüyle değil, kimin için yapıldığıyla ölçülür.

İkinci ders daha zorudur. İnsanın kim olduğu, makam elindeyken değil, makam elinden alındığında ortaya çıkar. Hâlid görevinden alındığı gün kırılabilir, hakkını savunmaya kalkabilir, en azından geri çekilebilirdi. Bunların hiçbirini yapmadı; çünkü çalıştığı yerin sahibi değişmemişti. Bugün bir görevi, bir unvanı ya da bir takdiri kaybettiğimizde gösterdiğimiz tepki, aslında o işi baştan kimin için yaptığımızın cevabıdır.

Sıkça Sorulan Sorular

Hâlid bin Velîd kimdir?

Kureyş'in Benî Mahzûm koluna mensup, hicretin sekizinci yılında iman etmiş ve Mûte'den itibaren İslâm ordularının en tanınmış kumandanı olmuş sahabidir. Ridde savaşlarında, Irak ve Suriye cephelerinde görev almış, hicrî 21 yılında Humus'ta vefat etmiştir.

Hâlid bin Velîd'e neden "Seyfullah" denir?

Mûte Savaşı'nda üç kumandanın şehâdetinden sonra sancağı devralması üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.s.) onu "Allah'ın kılıçlarından bir kılıç" diye anmıştır (Buhârî, Meğâzî 44). "Seyfullah" ifadesi buradan gelir; bir merasimle verilmiş resmî unvan değildir.

Hâlid bin Velîd ne zaman ve nasıl müslüman oldu?

Hudeybiye Antlaşması'ndan sonra, hicretin sekizinci yılının başlarında Medine'ye gelerek iman etti. Aynı günlerde Amr b. Âs (r.a.) ve Osmân b. Talha (r.a.) da müslüman olmuştur.

Hz. Ömer, Hâlid bin Velîd'i neden görevden aldı?

Kaynaklarda öne çıkan gerekçe, halkın zaferi bir kişiye bağlama eğiliminin önlenmesi ve ümmetin tevekkülünün korunmasıdır. Bu bir cezalandırma değildir; Hâlid görevden alındıktan sonra da orduda hizmete devam etmiş, itiraz etmemiştir.

Hâlid bin Velîd şehit mi oldu?

Hayır, yatağında vefat etmiştir. Rivayet edilir ki bedeninde yara izi taşımayan bir karış yer bulunmadığı hâlde şehit olamamanın hüznünü dile getirmiştir. Kur'an, verdiği sözde duran ve şehâdeti bekleyenleri de sadık saymıştır (Ahzâb, 23).

Sitede keşfet
İslam Arşivi
Editöryal
İlgili yazılar
Yorumlar
Tüm yazılar