Osmanlı Serisi 60/60: Hilafetin Kaldırılması (1924) ve Osmanlı'nın Bıraktığı Miras
3 Mart 1924 tarihli kanunla hilafet makamı kaldırıldı ve hanedan mensupları yurt dışına çıkarıldı. Karar İslam dünyasında geniş yankı uyandırdı; 1926'da Kahire ve Mekke'de toplanan kongreler sonuç veremedi. Altı asırlık devletten geriye vakıf, mimari, hukuk ve ilim alanında kalıcı bir miras kaldı. Seri burada tamamlanıyor.
Altı yüz yılı aşkın bir devletin hikâyesi, üç kısa kanun maddesiyle kapandı. O maddelerin ne dediğini ve ardından ne olduğunu bilmek, bugünkü pek çok tartışmanın kökenini anlamak için gereklidir.
3 Mart 1924: aynı gün çıkan üç kanun
Teklif meclise Urfa mebusu Şeyh Saffet Efendi ile elli üç arkadaşının imzasıyla sunuldu. Görüşmelerin ardından aynı gün üç ayrı kanun kabul edildi.
Bunlardan biri Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'ydu; bütün mektep ve medreseler tek bir eğitim idaresine bağlandı. İkincisi Şer'iyye ve Evkâf Vekâleti'ni kaldırdı; dinî hizmetlerin yürütülmesi ve vakıfların idaresi hükümete bağlı yeni birimlere devredildi. Üçüncüsü ise 431 sayılı kanundu.
431 sayılı kanunun birinci maddesi şöyleydi: "Halife hal'edilmiştir. Hilafet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan hilafet makamı mülgadır."
Yani kanun, hilafeti reddeden bir gerekçe kurmadı; hilafetin taşıdığı anlamın cumhuriyet idaresinde zaten mevcut olduğunu ileri sürdü. Kanunun diğer maddeleri hanedan mensuplarının Türkiye sınırları dışına çıkarılmasını, vatandaşlık bağlarının kesilmesini ve mallarına ilişkin tasarrufları düzenliyordu.
Abdülmecid Efendi 4 Mart gecesi trenle yurt dışına çıkarıldı. Önce İsviçre'ye, ardından Fransa'ya yerleşti; 1944'te Paris'te vefat etti ve on yıl sonra Medine'ye defnedildi. Hanedan mensuplarının dönüşüne, kadınlar için 1952'de, erkekler için 1974'te yapılan kanun değişiklikleriyle izin verildi.
İslam dünyasında yankı
Haber, Hint alt kıtasından Kuzey Afrika'ya kadar geniş bir coğrafyada karşılık buldu. Hindistan'da yıllardır hilafet lehine kampanya yürüten çevreler için karar büyük bir hayal kırıklığı oldu; hareket kısa sürede dağıldı.
Makamın boşalması bir yarışı da başlattı. Mart 1924'te Mekke Emiri Şerif Hüseyin kendisini halife ilan etti; bu iddia İslam dünyasında genel kabul görmedi ve aynı yıl içinde Hicaz'daki hâkimiyetini kaybetti. Mısır'da da benzer bir adaylık gündeme geldi.
Meseleyi görüşmek üzere 1926'da iki büyük toplantı yapıldı. Mayıs ayında Kahire'de düzenlenen kongre, hilafetin şartlarını ve kimin hangi usulle seçilebileceğini tartıştı; katılım beklenenin altında kaldı ve bağlayıcı bir karar çıkmadı. Haziran ayında Mekke'de toplanan İslam kongresi ise daha çok Haremeyn'in idaresi ve hac hizmetleri üzerinde durdu; hilafet konusunda anlaşma sağlanamadı.
Sonuç açıktı: bin üç yüz yıllık bir kurum, onu yeniden kuracak ortak bir irade bulunamadığı için tarihe karıştı. Bu, kararın haklılığı veya haksızlığından ayrı, tespit edilmesi gereken bir olgudur.
Hilafet fıkhen nedir?
"Halife" kelimesi Kur'an'da öncelikle insanın yeryüzündeki konumunu anlatır:
إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً
"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." (Bakara, 30)
Bu ayetteki halifelik, siyasî bir makamdan çok insana verilen emanet ve sorumluluğu ifade eder. Siyasî anlamdaki hilafet ise Efendimiz'in (s.a.s.) vefatından sonra ümmetin işlerini yürütmek üzere doğan bir kurumdur.
Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğunluğuna göre Müslümanların işlerini yürütecek bir imam-halife tayini farz-ı kifâyedir. Bu hükmün dayanağı konusunda ihtilaf vardır: bir kısım âlim sahabe icmâını, bir kısmı naklî delilleri, bir kısmı ise dinin ve toplumun maslahatını esas alır. Mâverdî gibi klasik yazarlar halifenin şartlarını ve görevlerini ayrıntılı biçimde sıralamış, İbn Haldun ise kurumun tarihî seyrini ve dayandığı toplumsal zemini tahlil etmiştir. Şiî düşüncede imamet ise itikadî bir esas olarak ele alınır; bu, iki gelenek arasındaki köklü farklardan biridir.
1920'lerde bu tartışma yeniden alevlendi. Kimi âlimler hilafetin şer'î bir kurum olduğunu ve yeniden kurulması gerektiğini savundu; kimileri de idarenin biçiminin dinin sabiteleri arasında olmadığını, aslolanın adaletin ve şûrânın gerçekleşmesi olduğunu ileri sürdü. Bu görüşler bugün de tartışılmaktadır ve bu yazının amacı taraflardan birini tek doğru olarak sunmak değildir. Söylenebilecek olan şudur: klasik fıkıh, makamın adından çok işlevi üzerinde durur; adaletin sağlanması, güvenliğin temini, hukukun uygulanması ve istişarenin işletilmesi esastır.
Geriye ne kaldı?
Bir devletin mirası kanunlarla birlikte yürürlükten kalkmaz. Osmanlı'nın bıraktıkları bugün hâlâ görünür durumda.
Vakıf medeniyeti. İmaret, külliye, su yolu, kütüphane, darüşşifa, kervansaray: sosyal hizmetin devlet bütçesinden değil, gönüllü bir hukukî yapıdan yürütülmesi Osmanlı'nın en özgün başarısıydı. Serinin 12. bölümünde bu düzeni ayrıntılı işlemiştik.
Mimari. Süleymaniye, Selimiye ve Anadolu'dan Balkanlara yayılmış yüzlerce cami, köprü ve han ayakta. Bir medeniyetin en uzun ömürlü imzası genellikle taş üzerine atılır.
Hukuk. Mecelle, İslam muamelat hukukunu maddeler hâlinde kanunlaştıran ilk büyük denemeydi. Türkiye'de 1926'da yürürlükten kalktı; fakat bölgedeki bazı ülkelerde onlarca yıl daha uygulandı, borçlar ve eşya hukuku alanında etkisini sürdürdü.
İlim geleneği. Medrese, icazet usulü, hat ve kitap sanatları, tefsir-hadis-fıkıh birikimi ve kütüphaneler. Bugün İstanbul'daki yazma eser koleksiyonları dünyanın en zengin arşivleri arasındadır.
Coğrafî izler. Balkanlar'da ve Ortadoğu'da dil, mutfak, şehir dokusu ve idarî alışkanlıklar hâlâ bu dönemin izini taşır. Aynı coğrafyada 20. yüzyılda çizilen sınırların yol açtığı sorunlar da bu mirasın bir parçasıdır; ne yalnızca övünülecek ne yalnızca yerinilecek bir tablodur.
Bu tarihten bugüne kalan ders
Birinci ders, kurumların insan eliyle kurulup insan eliyle sona erdiğidir. Ne bir hanedan ne bir makam kendiliğinden ebedîdir. Kalıcı olan; adalet, ilim ve hayır işlerine dönüşmüş emek oluyor. Altı asır sonra bugün ayakta duran şey bir taht değil, bir çeşme kitabesi, bir vakfiye ve bir camidir.
İkinci ders birlik meselesi. Hilafetin kaldırılmasından sonra toplanan kongrelerin sonuçsuz kalması, kurumların ancak arkasında ortak bir irade varsa yaşayabildiğini gösterdi. Kur'an'ın çağrısı bu noktada nettir:
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا
"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın." (Âl-i İmrân, 103)
Efendimiz'in (s.a.s.) benzetmesi de aynı ölçüyü kurar:
"Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede bir beden gibidir. Bedenin bir organı rahatsızlandığında, diğer organlar da uykusuzluk ve ateşle ona ortak olur." (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)
Altmış bölümün sonunda
Bu seriye 1299'da Söğüt yakınlarında küçük bir beyliğin doğuşuyla başlamıştık. Altmış bölüm boyunca yalnızca savaşları ve padişahları değil; medreseyi, vakfı, mahalleyi, çarşı hukukunu, hattı ve musikiyi, Kudüs'ten Cezayir'e uzanan eyaletleri de anlatmaya çalıştık. Amacımız bir devri yüceltmek ya da yargılamak değil, olabildiğince doğru ve kaynağa sadık biçimde aktarmaktı. Eksik kalan yerler elbette vardır; tarih hiçbir zaman tamamlanmış bir metin değildir.
Seriyi yeni okumaya başlayanlara birkaç durak önerelim: kuruluşu anlatan 1. bölüm, İstanbul'un Fethi'ni ve fetih hukukunu ele alan 6. bölüm, vakıf medeniyetini işleyen 12. bölüm, Mimar Sinan'a ayrılan 11. bölüm ve Mecelle'yi anlatan 46. bölüm, bütün resmi görmek için iyi bir başlangıç olur. Okuduğunuz için teşekkür ederiz; bir sonraki tarih serisinde buluşmak üzere.
Sıkça Sorulan Sorular
Hilafet ne zaman ve hangi kanunla kaldırıldı?
3 Mart 1924 tarihli 431 sayılı kanunla kaldırıldı. Kanun, hilafetin taşıdığı anlamın cumhuriyet idaresinde zaten bulunduğu gerekçesine dayanıyordu ve hanedan mensuplarının yurt dışına çıkarılmasını öngörüyordu.
Son halife kimdir ve sonra ne oldu?
Abdülmecid Efendi'dir. 18 Kasım 1922'de meclis tarafından seçilmiş, 4 Mart 1924'te yurt dışına çıkarılmıştı. 1944'te Paris'te vefat etti ve Medine'ye defnedildi.
Hilafet yeniden kurulmaya çalışıldı mı?
Evet. 1926'da Kahire ve Mekke'de toplanan kongrelerde konu görüşüldü; ancak katılım ve mutabakat sağlanamadığı için bağlayıcı bir sonuç çıkmadı.
Hilafet dinen zorunlu mudur?
Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğunluğuna göre Müslümanların işlerini yürütecek bir imam tayini farz-ı kifâyedir. Bu hükmün dayanağı ve makamın alacağı biçim konusunda âlimler arasında farklı görüşler bulunur; klasik fıkıh makamın adından çok adalet, güvenlik ve istişare işlevleri üzerinde durur.
Osmanlı'dan geriye kalan en kalıcı miras nedir?
Vakıf düzeni, mimari eserler, Mecelle ile somutlaşan hukuk birikimi, medrese ve kitap geleneği ile Balkanlar'dan Ortadoğu'ya uzanan kültürel izlerdir.
