Osmanlı Serisi 51/60: II. Meşrutiyet ve İttihat-Terakki Dönemi
23 Temmuz 1908'de Kanûn-ı Esâsî yeniden yürürlüğe kondu, otuz yıllık aradan sonra meclis açıldı. Ancak 31 Mart Vak'ası, II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi ve 1913 Bâbıâli Baskını ile süreç, çok sesli bir meşrutiyetten tek parti yönetimine doğru evrildi. Basın önce serbestleşti, sonra yeniden kısıtlandı.
Temmuz 1908'in son haftasında İstanbul sokaklarında birbirini hiç tanımayan insanlar kucaklaştı. Otuz yıldır rafta duran bir metin, Kanûn-ı Esâsî, yeniden yürürlüğe girmişti. Peki aynı coşku on yıl içinde nasıl tek sesli bir yönetime dönüştü? Bu bölüm, o soruyu kişilere değil kurumlara bakarak ele alıyor.
1908: kapanan kapının yeniden açılışı
Meşrutiyetin ikinci defa ilanı sarayda alınmış bir karar değildi. 1906'dan itibaren Selanik ve Manastır'daki Üçüncü Ordu subayları arasında örgütlenen Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1908 yazında açık bir baskı unsuru hâline gelmişti. Haziran ayında Reval'de İngiliz kralı ile Rus çarının Makedonya için ıslahat konuşması, genç subaylar arasında "devlet masada paylaşılıyor" kaygısını büyüttü.
Temmuz başında Resne'de bir binbaşı, maiyetiyle birlikte dağa çıktı. Ardından başka birlikler de aynı yolu tuttu. Rumeli'den İstanbul'a çekilen telgraflar aynı talebi tekrarlıyordu: anayasa yeniden yürürlüğe konsun. 23 Temmuz 1908'de II. Abdülhamid bu talebi kabul etti; ertesi gün gazeteler sansürsüz çıktı.
İlk günlerin havası bugün abartılı görünebilir. Meydanlarda hutbe okur gibi nutuklar atıldı, hapishane kapıları açıldı, sürgündekiler döndü. Rum, Ermeni ve Müslüman mahalleleri ortak kutlamalar yaptı. Bu manzara, imparatorluğun farklı unsurlarının bir arada yaşama isteğinin hâlâ canlı olduğunu gösterir.
Meclis açılıyor
Seçimler iki dereceli usulle sonbaharda yapıldı. Meclis-i Mebusan 17 Aralık 1908'de toplandı. Mebusların sayısı ve etnik dağılımı için kaynaklar farklı rakamlar verir; ancak Türk, Arap, Arnavut, Rum, Ermeni, Yahudi ve Slav mebusların aynı salonda oturduğu kesindir.
Bu tablo "Osmanlıcılık" denilen fikrin son ciddi denemesiydi: din ve etnik köken farkı gözetmeksizin ortak bir vatandaşlık bağı kurmak. Sonraki beş yıl bu denemenin ne kadar kırılgan olduğunu gösterecekti.
31 Mart Vak'ası ve Hareket Ordusu
13 Nisan 1909'da (rumî takvimle 31 Mart) İstanbul'da avcı taburlarına mensup askerler ayaklandı. Talepler arasında şeriatın uygulanması vardı; fakat olayın arka planı tek bir sebeple açıklanamaz. Mektepli-alaylı subay gerginliği, muhalefet basınının sertleşen dili ve birkaç hafta önce öldürülen bir gazetecinin yarattığı öfke bu kalabalığın içinde yan yana duruyordu.
Ayaklanma on bir gün sürdü. Selanik'te toplanan ve Hareket Ordusu adı verilen birlik, Mahmud Şevket Paşa komutasında 24 Nisan'da İstanbul'a girdi ve sıkıyönetim ilan edildi. 27 Nisan 1909'da Meclis-i Umûmî'nin kararıyla II. Abdülhamid tahttan indirildi; yerine kardeşi V. Mehmed Reşad geçti. Eski padişah Selanik'e gönderildi.
Olayın sorumluluğu bir asırdır tartışılır. Bazı kaynaklar tertibi muhalefete, bazıları cemiyetin içindeki kanatlara bağlar. Elimizdeki belgeler bu iddiaların hiçbirini kesinleştirmeye yetmez; dürüst tavır, ihtimalleri sıralayıp hükmü askıda bırakmaktır.
Ağustos 1909'da Kanûn-ı Esâsî'de yapılan değişiklikler hukuken önemliydi: hükümet meclise karşı sorumlu hâle geldi, padişahın sürgün yetkisi kaldırıldı, meclisi dağıtma yetkisi sınırlandı. Metin bakımından bu, Osmanlı anayasa tarihinin en ileri noktasıdır.
Cemiyetten fırkaya, fırkadan tek partiye
İttihat ve Terakki ilk yıllarda doğrudan hükümet kurmadı; perde arkasından etkiledi. Karşısında önce Ahrar Fırkası, 1911'den sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası yer aldı. 1912 seçimleri baskı ve usulsüzlük iddiaları yüzünden tarihe "sopalı seçim" adıyla geçti. Aynı yazın ortasında ordu içinden gelen bir muhalefet hareketi hükümeti düşürdü.
Kırılma noktası 23 Ocak 1913'tür. Balkan Savaşı sürerken Edirne'nin bırakılıp bırakılmayacağı tartışılırken bir grup subay Bâbıâli'yi bastı; Harbiye Nazırı Nâzım Paşa öldürüldü, Sadrazam Kâmil Paşa istifaya zorlandı. Beş ay sonra yeni sadrazam Mahmud Şevket Paşa da bir suikastle öldürüldü. Bu ikinci olayın ardından muhalefete karşı geniş bir tasfiye yapıldı.
1914 seçimleri tek liste ile yapıldı. Harbiye, Dahiliye ve Bahriye nezaretlerini elinde tutan üç isim etrafında dar bir karar çekirdeği oluştu. Mesele şu veya bu şahsın kusuru değildir: denetim mekanizmaları işlemez hâle gelmişti. Meclis vardı ama muhalefet yoktu; anayasa vardı ama uygulama daralmıştı.
Kur'an, en yetkili konumdaki insana bile danışmayı emreder:
وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ
"İş konusunda onlarla istişare et. Bir kere karar verip azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et." (Âl-i İmrân, 159)
Basının kısa baharı
1908 sonbaharında İstanbul'da açılan gazete ve dergi sayısı kaynaklarda farklı verilir; ortak nokta, birkaç ay içinde yüzlerce imtiyaz başvurusu yapıldığıdır. Bu canlılık uzun sürmedi. 1909 Matbuat Kanunu ve sonraki değişikliklerle sınırlar yeniden çizildi, savaş yıllarında sansür ağırlaştı.
Aynı dönemde birkaç gazeteci sokak ortasında öldürüldü ve failleri bulunamadı. Bir ülkede eleştiri hakkının daralmasının ilk işareti çoğu zaman yasa metni değil, bu tür karşılıksız kalan olaylardır.
Fikirlerin çarpıştığı on yıl
Meşrutiyet, Osmanlı düşünce hayatının en hareketli dönemini açtı. Dört ana damar aynı anda konuşuyordu: Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık. Sırât-ı Müstakîm (sonra Sebîlürreşâd), Türk Yurdu ve İçtihad dergileri bu tartışmanın başlıca mecralarıydı.
Mehmed Âkif ve Said Halim Paşa gibi isimler İslam dünyasının geri kalışını dinde değil Müslümanların hâlinde aradı. Karşı kanat kurumsal bir yenilenmeyi savundu. Bugünkü Türkiye'nin fikir haritası büyük ölçüde bu on yılda çizildi.
Tartışmanın üslubu konusunda ölçü nettir. Efendimiz (s.a.s.) dini bir samimiyet ilişkisi olarak tarif eder:
"Din nasihattir." Ashab, "Kime karşı?" diye sordu. "Allah'a, Kitabına, Resûlüne, Müslümanların yöneticilerine ve bütün Müslümanlara" buyurdu. (Müslim, Îmân, 95)
Burada "nasihat" öğüt vermekten daha geniştir: iyilik dilemek, doğruyu söylemek ve sorumluluk almak anlamına gelir. Yöneticinin de bu muhatap listesine dahil edilmesi dikkat çekicidir.
Bu tarihten bugüne kalan ders
1908, iyi niyetin tek başına yetmediğini gösteren bir örnektir. Anayasa geri geldi, meclis açıldı, gazeteler çoğaldı; ama on yıl sonra geriye denetimsiz bir yönetim kaldı. Bir düzeni ayakta tutan şey metin değil, o metni işletecek kurumların birbirini dengeleyebilmesidir.
İkinci ders üslupla ilgili. O yılların tartışmaları çoğu zaman fikirle değil ithamla yürüdü; muhalif olmak zamanla hain sayıldı. İstişare emrinin işaret ettiği zemin bunun tam tersidir: farklı görüşün masada kalabildiği, danışmanın usul olduğu bir yönetim. Yakın tarihimizin bu on yılı, o zemin kaybedildiğinde bedelinin ne kadar ağır olabileceğini anlatır.
Bir sonraki bölümde bu dönemin en ağır faturasına bakıyoruz: Trablusgarp ve Balkan Savaşları.
Sıkça Sorulan Sorular
II. Meşrutiyet ne zaman ve nasıl ilan edildi?
23 Temmuz 1908'de, Rumeli'deki subay hareketinin ve telgrafla iletilen taleplerin ardından II. Abdülhamid Kanûn-ı Esâsî'yi yeniden yürürlüğe koydu. Meclis-i Mebusan 17 Aralık 1908'de toplandı.
31 Mart Vak'ası nedir?
13 Nisan 1909'da (rumî 31 Mart) İstanbul'da çıkan ve on bir gün süren ayaklanmadır. Selanik'ten gelen Hareket Ordusu tarafından bastırıldı; ardından II. Abdülhamid tahttan indirildi.
Hareket Ordusu kimdir ve ne yaptı?
Selanik'te toplanan ve Mahmud Şevket Paşa komutasında 24 Nisan 1909'da İstanbul'a giren birliktir. Ayaklanmayı bastırdı ve sıkıyönetim ilan edildi.
Bâbıâli Baskını ne zaman oldu?
23 Ocak 1913'te. Bir grup subayın Bâbıâli'yi basmasıyla Kâmil Paşa hükümeti düştü; Harbiye Nazırı Nâzım Paşa öldürüldü. Bu olay İttihat ve Terakki'nin doğrudan iktidara yerleşmesinin başlangıcı sayılır.
II. Meşrutiyet döneminde hangi fikir akımları öne çıktı?
Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık. Bu akımlar Sırât-ı Müstakîm/Sebîlürreşâd, Türk Yurdu ve İçtihad gibi dergiler üzerinden tartıştı.
