Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

İslam Arşivi

Osmanlı Serisi 38/60: IV. Murad, Kâtip Çelebi ve Kadızâdeliler Tartışması

IV. Murad (1623-1640), sarsılan merkezî otoriteyi sert tedbirlerle yeniden kurdu; 1635'te Revan'ı, 1638'de Bağdat'ı aldı. Aynı yıllarda İstanbul'da Kadızâde Mehmed Efendi ile Sivâsî Abdülmecid Efendi arasında bid'at, semâ ve türbe ziyareti gibi başlıklarda uzun bir ilmî tartışma yaşandı. Kâtip Çelebi, Mîzânü'l-Hak adlı eserinde bu tartışmaya uzlaştırıcı bir ölçü getirmeye çalıştı.

17. yüzyıl İstanbul'u iki ayrı sesle konuşuyordu. Biri sarayın ve ordunun sesi; diğeri cami kürsüleriyle tekke meydanlarının. IV. Murad'ın saltanatı, bu iki sesin de en yüksek perdeden çıktığı dönemdir.

On bir yaşında tahta, on yedi yıl sonra tek başına

IV. Murad 1623'te, henüz çocuk denecek yaşta tahta çıktı. İlk yıllarda devlet fiilen valide sultan ve devlet erkânı tarafından yönetildi. Bu dönemde Bağdat elden çıktı, Anadolu'da huzursuzluk sürdü, İstanbul'da asker ayaklanmaları birbirini kovaladı.

1632'de bir yeniçeri kalkışması sırasında yaşananlar dönüm noktası oldu. Genç padişah, o günden sonra yönetimi bizzat eline aldı ve otoriteyi katı tedbirlerle yeniden kurdu. Bu tedbirler arasında sık idam kararları da vardı; dönemin kaynakları bu konuda farklı rakamlar ve farklı değerlendirmeler verir. Devletin toparlandığı doğrudur; bunun bedelinin ağır olduğu da.

Revan ve Bağdat: iki sefer

1635'te Revan üzerine yürüdü ve şehri aldı; ancak kale kısa süre sonra yeniden kaybedildi. Asıl kalıcı sonuç 1638'de geldi. Kırk gün süren bir kuşatmanın ardından Bağdat geri alındı ve ertesi yıl imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması, iki devlet arasındaki sınırı asırlarca sürecek biçimde tarif etti.

IV. Murad Bağdat dönüşünden kısa bir süre sonra, 1640'ta genç yaşta vefat etti.

Tütün ve kahve yasakları

Dönemin en çok konuşulan uygulamalarından biri tütün ve kahve yasağıdır. Yasağın arkasında birden fazla sebep vardır. 1633'te İstanbul'da çıkan büyük yangının pipo ateşinden çıktığı düşünülmüş, bu yangın ahşap şehir için bir güvenlik meselesi olarak görülmüştür.

İkinci sebep siyasîdir. Kahvehaneler o yıllarda haber ve dedikodunun, zaman zaman da askerî-siyasî muhalefetin toplandığı yerlerdi. Merkezî otoriteyi yeniden kuran bir padişah için burası doğal bir hedefti.

Üçüncüsü fıkhî tartışmadır: tütünün hükmü âlimler arasında ihtilaflıydı. Bir kısmı sarhoş edici olmadığı ve dinen açık bir yasak bulunmadığı gerekçesiyle mübah saymış, bir kısmı ise zarar ve israf yönünden karşı çıkmıştı. Yasak, padişahın vefatından sonra fiilen gevşedi.

Kadızâdeliler ve Sivâsîler: ihtilaf neydi?

Aynı yıllarda İstanbul kürsülerinde bambaşka bir tartışma sürüyordu. Bir tarafta Balıkesirli vaiz Kadızâde Mehmed Efendi ve onun çizgisini sürdürenler, diğer tarafta Halvetî şeyhi Sivâsî Abdülmecid Efendi ve çevresi vardı.

Kadızâde çizgisi, İmam Birgivî'nin eserlerinden beslenen bir bid'atlerden arınma vurgusu taşıyordu. İtirazlarının başlıca konuları şunlardı: tekkelerde yapılan semâ ve devran, kabirlerin üzerine yapı yapılması ve türbelerden medet umulması, kandil gecelerinde cemaatle nafile namaz kılınması, ezan ve mevlidin makamla okunması, aklî ilimlerin medresede fazla yer tutması.

Sivâsî tarafı ise bu uygulamaların çoğunun asırlardır süregeldiğini, ümmetin âlimleri tarafından meşru sayıldığını, zikir ve semâın kalbi diriltmeye hizmet ettiğini savundu. Onlara göre karşı tarafın yaptığı, bir ihtilaf meselesini kesin bir yasak gibi sunmaktı.

Tartışma zamanla kürsüden çıkıp sokağa taştı; sonraki nesillerde taraftar grupları arasında fiilî gerginlikler de yaşandı. 1656'da devlet müdahale ederek hareketin önde gelen isimlerini İstanbul dışına gönderdi.

Bu ihtilafa nasıl bakmalı?

Bu tartışmanın taraflarından birini seçip diğerini mahkûm etmek, meseleyi anlamanın en kolay ve en yanlış yoludur. Her iki tarafın da haklı bir kaygısı vardı: biri ibadet hayatına sonradan giren, dayanağı zayıf uygulamalardan endişe ediyordu; diğeri ümmetin asırlık ilim ve irfan geleneğinin bir çırpıda reddedilmesinden.

Sıkıntı, ihtilafın kendisinde değil, üslubundadır. İçtihada açık meselelerde karşı tarafı dinden çıkmış saymak, Ehl-i Sünnet'in genel kabulüne göre çok ağır bir tavırdır ve âlimlerin çoğunluğu tekfirde son derece ihtiyatlı davranmayı şart koşmuştur. Kur'an anlaşmazlıkta başvurulacak mercii gösterir:

فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ

"Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve Resûlü'ne götürün." (Nisâ, 59)

Üslup ölçüsünü ise Efendimiz (s.a.s.) tek cümlede vermiştir:

"Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin." (Buhârî, İlim, 11; Müslim, Cihâd, 6)

Kâtip Çelebi: tartışmayı tartan adam

Bu gürültünün ortasında, tarafların hiçbirine yazılmayan bir isim vardı: Kâtip Çelebi (1609-1657). Maliye kaleminde çalışan, seferlere katılan, sonra kendini tamamen ilme veren bir kâtipti.

Ömrünün sonlarında yazdığı Mîzânü'l-Hak fî İhtiyâri'l-Ehak, tam da bu tartışma için kaleme alınmıştır. Adı bile tavrını anlatır: "hakkı tartan terazi". Kitapta tartışmalı başlıkları tek tek ele alır; hangisinin gerçekten dinî bir dayanağı olduğunu, hangisinin âdet ve alışkanlıktan ibaret kaldığını ayırmaya çalışır.

Vardığı sonuç dikkat çekicidir: taraflardan her biri, kendi meşrebini bütün dinin ölçüsü sanmakta ve karşısındakini dinlemeden konuşmaktadır. Kâtip Çelebi'ye göre bu kavganın asıl sebebi ilim eksikliğidir; medresede aklî ilimlerin ve tarih bilgisinin terk edilmesi, meseleleri serinkanlı biçimde tartabilecek bir zihin bırakmamıştır. Onun tavsiyesi sadedir: ihtilafın çapını doğru ölç, kesin olanla ihtilaflı olanı karıştırma, insanları kendi haline bırak.

Kâtip Çelebi'nin asıl şöhreti ise başka bir eserindendir. Keşfü'z-Zunûn, o güne kadar yazılmış on binlerce Arapça, Farsça ve Türkçe eseri adlarına ve konularına göre tanıtan devasa bir bibliyografyadır. Bir insanın ömrüne sığdırdığı bu iş, İslam ilim tarihi için hâlâ başvurulan bir kaynaktır. Coğrafya alanındaki Cihannümâ'sı da aynı geniş ufkun ürünüdür.

Bu tarihten bugüne kalan ders

Kâtip Çelebi'nin teşhisi bugün de ayakta: tartışmayı zehirleyen şey çoğu zaman görüş ayrılığı değil, karşı tarafı hiç dinlememektir. İhtilafın ilmî çapını doğru ölçebilen bir kişi, kesin bir hükümle içtihada açık bir meseleyi birbirine karıştırmaz — ve bu ayrımı yapabilen insan sayısı arttıkça gürültü azalır.

İkincisi, dinî hassasiyetin kendisi kıymetlidir; ama hassasiyeti sertliğe çevirmek onu bozar. Bid'atten sakınmak da geleneğe sahip çıkmak da meşru kaygılardır. Bunları düşman iki kamp hâline getiren, meselelerin muhtevası değil, kürsüde seçilen dildir.

Bir sonraki bölümde Köprülüler'in devraldığı devlete, Viyana önündeki bozguna ve Karlofça'ya geçiyoruz.

Sıkça Sorulan Sorular

Kadızâdeliler tartışması nedir?

17. yüzyıl İstanbul'unda Kadızâde Mehmed Efendi ve onu takip edenlerle Halvetî şeyhi Sivâsî Abdülmecid Efendi ve çevresi arasında yaşanan uzun ilmî tartışmadır. Semâ ve devran, türbe ziyareti, kandil gecelerinde cemaatle nafile namaz, mevlid ve ezanın makamla okunması gibi başlıklar tartışıldı.

IV. Murad tütünü ve kahveyi neden yasakladı?

1633'teki büyük İstanbul yangınının pipo ateşinden çıktığı düşünülmesi, kahvehanelerin siyasî muhalefetin toplandığı yerler hâline gelmesi ve tütünün hükmüne dair fıkhî tartışma birlikte etkili oldu. Yasak, padişahın vefatından sonra gevşedi.

Kâtip Çelebi kimdir ve Mîzânü'l-Hak neyi anlatır?

Kâtip Çelebi (1609-1657) Osmanlı'nın en velût ilim adamlarından biridir. Mîzânü'l-Hak fî İhtiyâri'l-Ehak, dönemin tartışmalı başlıklarını tek tek ele alarak hangisinin dinî dayanağı bulunduğunu ayırmaya çalışan uzlaştırıcı bir eserdir.

Keşfü'z-Zunûn nedir?

Kâtip Çelebi'nin, o güne kadar yazılmış on binlerce Arapça, Farsça ve Türkçe eseri ad ve konularına göre tanıtan büyük bibliyografya çalışmasıdır. İslam ilim tarihinde hâlâ başvurulan temel kaynaklardandır.

IV. Murad Bağdat'ı ne zaman aldı?

1638 yılının sonunda, yaklaşık kırk gün süren bir kuşatmanın ardından. Ertesi yıl imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile Osmanlı-Safevî sınırı belirlendi.

Sitede keşfet
İslam Arşivi
Editöryal
İlgili yazılar
Yorumlar
Tüm yazılar