Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

İslam Arşivi

Mimar Sinan Kimdir? Osmanlı Cami Mimarisinin Zirvesi

Mimar Sinan (yaklaşık 1490-1588), Osmanlı'nın yarım yüzyıl boyunca baş mimarlığını yapmış, Şehzade, Süleymaniye ve Edirne Selimiye camilerini inşa etmiş mimar ve mühendistir. Kayseri'nin Ağırnas köyünde doğdu, devşirme olarak orduya alındı, köprü ve gemi yapımında gösterdiği başarıyla mimarbaşılığa yükseldi. Eserleri yalnız cami değil; köprü, su kemeri, han ve hamamdır.

Bu seride şimdiye kadar daha çok tahtlar, seferler ve antlaşmalar vardı. Onbirinci durakta ise mesele taşın, kubbenin ve suyun kendisi. Çünkü bir devletin ne düşündüğünü anlamak için bazen kroniklerden çok, o devletin yaptığı binalara bakmak gerekir.

Ağırnas'tan ordu çadırına

Sinan'ın ilk yılları hakkında bildiklerimiz sınırlıdır. Kayseri'ye bağlı Ağırnas köyünde, Hıristiyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi; doğum yılı için kaynaklar 1490 civarını verir. Yavuz Sultan Selim döneminde devşirilerek İstanbul'a getirildi.

Devşirmeyi olduğu gibi söylemek gerekir: gayrimüslim tebaanın çocuklarından bir kısmının belirli aralıklarla toplanıp Müslüman olarak yetiştirilmesi ve devlet hizmetine hazırlanması usulüydü. Bazı aileler için ayrılık, bazıları için oğullarına açılan bir kapı anlamına geliyordu; kayıtlarda iki tepkinin de izi vardır. Ne bugünün diliyle tümden aklanabilir ne de dönemin şartları görmezden gelinerek tek kelimeyle karalanabilir. Ayrıntısı, yeniçeri ocağını konuştuğumuz bölüme kalsın.

Sinan acemi oğlanı olarak dülgerlik ve marangozluk öğrendi, ardından yeniçeri ocağına geçti. Rodos, Mohaç, Viyana, Irakeyn ve Boğdan seferlerinde bulundu; ocakta yükselerek zemberekçibaşılığa kadar geldi. Askerlik onun için bir çeşit şantiye oldu: Van Gölü'nde ordunun karşıya geçebilmesi için gemi yaptı, Boğdan seferinde Prut nehri üzerine kısa sürede sağlam bir köprü kurdu. Bu iki iş dikkat çekti ve 1538'de hassa mimarbaşılığına getirildi. Görevi 1588'deki vefatına kadar, üç padişah döneminde sürdü.

"Çıraklık, kalfalık, ustalık": kendi koyduğu ölçü

Sinan'ın hayatını dostu şair Sâî Mustafa Çelebi kaleme almıştır. Onun ağzından yazılan Tezkiretü'l-Bünyân, mimarın kendi değerlendirmesini de aktarır: Şehzade çıraklık, Süleymaniye kalfalık, Selimiye ustalık eseridir. Bu cümle mütevazı bir söz gibi durur, aslında teknik bir itiraftır.

Şehzade Camii'nde (1543-1548) dört yarım kubbeli, tam simetrik bir şema denedi; sonuç dengeliydi ama mekân hâlâ parçalıydı. Süleymaniye'de (1550-1557) yanları ana hacme bağlayarak daha bütünlüklü bir iç mekân kurdu. Edirne Selimiye'de (1568-1574) ise aradığını buldu: sekiz ayak üstünde duran, ortasında hiçbir engel bulunmayan tek kubbeli bir hacim. Cemaatin nerede durursa dursun mihrabı ve minberi görebildiği bir iç mekân.

Süleymaniye: cami değil, şehir

Süleymaniye'yi yalnızca bir cami olarak düşünmek, onu yarısından anlamak olur. Çevresinde dört medrese, bir darülhadis, tıp medresesi, darüşşifa, imaret, tabhane, hamam, sıbyan mektebi ve dükkânlar vardı. Cami merkezdedir; ama etrafında hasta bakılır, öğrenci okur, yolcu ağırlanır, yoksul doyurulur.

Külliye denilen şey budur: ibadetin hayattan koparılmadığı bir yerleşme fikri. Bir mahalle kurulurken önce mescid yapılır, sonra çeşme, fırın, mektep ve çarşı onun etrafına dizilir. Şehir, minarenin gölgesinin düştüğü yere göre büyür. Bugün pek çok Anadolu ve Balkan kasabasının merkezinde hâlâ bir cami ve onun bitişiğindeki çeşmenin durması tesadüf değildir.

Selimiye'de kubbe meselesi

Selimiye'nin kubbesi, sekizgen bir düzende yerleştirilmiş sekiz büyük ayağa oturur. Çapı yaklaşık otuz bir buçuk metredir; kaynaklar birkaç santimetre farkla ölçü verir. Buradaki asıl başarı çap rekoru değil, yükün dağıtılma biçimidir. Ayaklar duvarların içine çekilmiş, kemerler ve payandalarla yük zincirleme aşağı indirilmiş, böylece iç mekânda kalabalık taşıyıcılar ortadan kaldırılmıştır.

Sinan'ın Ayasofya kubbesini geçtiği yolundaki ifade de yine tezkirede kendisine nispet edilir. Ölçüler karşılaştırıldığında Selimiye'nin kubbesi Ayasofya'nınkinden daha alçaktır, çapı ise ona çok yakındır. Yani mesele bir yarıştan çok, aynı problemi başka bir akılla çözmektir: Ayasofya yükü uzun bir eksen boyunca dağıtır, Selimiye tek bir merkezde toplar.

Dört minare de yapının bir parçasıdır; her biri üç şerefelidir. Kuzeydeki iki minarede her şerefeye ayrı bir merdivenle çıkılır; üç müezzin birbirini görmeden yukarı ulaşabilir. Bu ayrıntı gösterişten çok, dar bir gövde içinde üç ayrı sarmalı çözebilmenin ustalığıdır.

Ses, ışık, su ve deprem

Sinan'ın camileri, mikrofonun olmadığı bir çağda binlerce kişinin imamı duyabilmesi için tasarlandı. Süleymaniye'nin kubbe kabuğu içine ağzı içeriye bakan boş küplerin yerleştirildiği, bunların yankıyı kısaltıp sesi netleştirdiği aktarılır. Kubbe eğrileri ve duvar yüzeyleri de sesi dağıtmak yerine cemaate geri verecek biçimde hesaplanmıştır.

Aydınlatma başlı başına bir mesele idi. Pencereler, günün her saatinde iç mekânın aynı ölçüde aydınlık kalacağı biçimde sıralanır. Süleymaniye'de ana kapının üzerinde bir is odası bulunduğu, kandillerin dumanının buraya yönlendirilip biriken isten mürekkep yapıldığı rivayet edilir; halk arasında yaygın olan bu anlatı, temizlik ve tasarruf fikrinin nasıl bir yapı ayrıntısına dönüştüğünü göstermesi bakımından anlamlıdır.

Deprem ise bu toprakların değişmeyen gerçeğiydi. Sinan sağlam zemin arar, temeli attıktan sonra oturması için beklerdi; rivayete göre Süleymaniye'nin inşasındaki gecikme saraya şikâyet edildiğinde verdiği cevap da bu olmuştur. Taşlar arasına dökme kurşunla tutturulmuş demir kenetler kullanılması, yapının sarsıntıda kırılmak yerine bir miktar esnemesini sağlıyordu. 1766 depreminde İstanbul'da birçok yapı ağır hasar görmüş, hatta Fâtih Camii'nin kubbesi çökmüştü; Süleymaniye ayakta kaldı.

Mescid neden merkezde?

Bütün bu teknik gayretin arkasında basit bir inanç vardır: mescid, bir şehrin kalbidir ve onu imar etmek sıradan bir iş değildir. Kur'an-ı Kerim bu işi kimin yapabileceğini şöyle tarif eder:

اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ

"Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur." (Tevbe, 18)

Efendimiz (s.a.s.) de mescid yapmanın karşılığını açıkça bildirmiştir: "Kim Allah rızası için bir mescid inşa ederse, Allah da onun için cennette bir ev bina eder." (Buhârî, Salât 65; Müslim, Mesâcid 24)

Bir başka hadis-i şerifte ise "Yeryüzü bana mescid ve temiz kılındı" buyurulur (Buhârî, Teyemmüm 1; Müslim, Mesâcid 3). İkisi birlikte okunduğunda ölçü nettir: namaz için mutlaka görkemli bir binaya ihtiyaç yoktur, fakat o binayı yapmak da başlı başına bir hayır işidir. Osmanlı mimarisi bu iki cümlenin arasında durur; ne ibadeti taşa bağlar ne de taşı küçümser.

Yalnız cami yapmadı

Sinan'ı sadece cami mimarı sanmak yaygın bir yanılgıdır. İstanbul'un su meselesini çözen Kırkçeşme suyolları (1554-1563) onun eseridir: Belgrad Ormanı çevresindeki kaynaklar toplanmış, kilometrelerce kanal ve kemerle şehre indirilmiştir. Bu sistemin en dikkat çekici parçası, Alibey Deresi üzerindeki yaklaşık otuz beş metre yüksekliğindeki iki katlı Mağlova Kemeri'dir. Dört buçuk asırdır ayakta duran bu yapı, mimarın mühendislik tarafını en açık gösteren eserdir.

Büyükçekmece Köprüsü ise başka bir problemin cevabıdır. Gölle denizin birleştiği bataklık zeminde, birbirine bağlanan dört kemerli bölümden oluşan uzun bir geçit kurmak gerekiyordu. Sinan zemine kazıklar çakarak temeli sağlamlaştırdı; köprüyü düz bir hat yerine kırıklı bir güzergâhta oturttu, böylece akıntı ve dalga yükü tek noktada toplanmadı. Köprüde mimarın adının yazılı olması da ayrıca dikkat çekicidir; Osmanlı yapılarında ustanın imzasını bırakması sık görülen bir şey değildir.

Bunlara hanlar, kervansaraylar, hamamlar, türbeler, medreseler ve saray yapıları eklenir. Peki kaç eser? Tezkirelerde üç yüzü aşan bir liste verilir; ancak listeler birbirinden farklıdır ve bu yapıların hepsi bizzat onun elinden çıkmış değildir. Sinan aynı zamanda Hassa Mimarlar Ocağı'nın başıydı; imparatorluğun dört bir yanındaki inşaatlar onun onayından geçiyor, çizimleri ve yetiştirdiği mimarlar taşraya gönderiliyordu. Dolayısıyla "şu kadar eser yaptı" demek yerine, "tezkirelerde şu kadar eser onun adına kaydedilir" demek daha doğru olur.

Bu tarihten bugüne kalan ders

Sinan, Süleymaniye'nin dış avlusunun köşesinde, kendi yaptığı devasa yapının gölgesinde küçücük bir türbede yatar. Kırkçeşme'den gelen su yolunun tam yanından geçmesi de manidardır: adam öldükten sonra bile şehre su taşıyan işin kenarında durur.

Buradan çıkan ders, mimarlıktan büyüktür. Bir işi sağlam yapmak, onu görünür kılmakla aynı şey değildir. Selimiye'nin kubbesi altında görünmeyen şey, o kubbeyi ayakta tutan hesaptır. Bir toplumun kalıcı olan tarafı da çoğu zaman böyledir: gösterişli olan değil, yükü sessizce taşıyan.

Bir başka nokta daha var. Sinan bu eserlerin hiçbirini kendi parasıyla yapmadı; hepsinin arkasında bir vakıf, bir gelir kaynağı ve yüzyıllara yayılan bir bakım düzeni vardı. Cami yapmak bir defalık işti; asıl mesele o caminin beş asır sonra da aydınlatılması, temizlenmesi ve imaretinin kaynamasıydı. Bu düzenin adı vakıftı; sıradaki bölümde imaret, külliye ve su yollarıyla birlikte tam da onu konuşacağız.

Sıkça Sorulan Sorular

Mimar Sinan kimdir?

Kayseri'nin Ağırnas köyünde yaklaşık 1490'da doğan, devşirme yoluyla İstanbul'a getirilip orduda yetişen ve 1538'de hassa mimarbaşılığına getirilen Osmanlı mimar ve mühendisidir. Kanûnî Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerinde yaklaşık elli yıl bu görevi yürütmüş, 1588'de vefat etmiştir.

"Çıraklık, kalfalık, ustalık eserim" sözü nereden geliyor?

Sinan'ın dostu Sâî Mustafa Çelebi'nin kaleme aldığı Tezkiretü'l-Bünyân'da mimara nispet edilen bir değerlendirmedir. Buna göre İstanbul'daki Şehzade Camii çıraklık, Süleymaniye kalfalık, Edirne'deki Selimiye ise ustalık eseridir.

Mimar Sinan kaç eser yaptı?

Kesin bir rakam vermek doğru olmaz. Tezkirelerde üç yüzü aşan bir liste sayılır, fakat listeler arasında farklar vardır. Ayrıca Sinan Hassa Mimarlar Ocağı'nın başı olduğu için bu yapıların bir kısmı onun idaresi ve çizimleri altında, yetiştirdiği mimarlar eliyle inşa edilmiştir.

Selimiye Camii'nin kubbesi neden özel sayılır?

Kubbe, sekizgen düzende yerleştirilmiş sekiz ayağa oturur ve çapı yaklaşık otuz bir buçuk metredir. Asıl özelliği ölçüsü değil, yükün ayaklar, kemerler ve payandalar üzerinden dağıtılarak iç mekânın bölünmeden bırakılmasıdır; böylece cemaat nerede durursa dursun mihrabı görebilir.

Mimar Sinan yalnızca cami mi yaptı?

Hayır. İstanbul'a su getiren Kırkçeşme suyolları ve Mağlova Kemeri, Büyükçekmece Köprüsü, hanlar, kervansaraylar, hamamlar, medreseler ve türbeler de onun eserleri arasındadır. Bu yönüyle sadece mimar değil, aynı zamanda bir su ve yapı mühendisidir.

Sitede keşfet
İslam Arşivi
Editöryal
İlgili yazılar
Yorumlar
Tüm yazılar