Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

İslam Arşivi

Osmanlı Serisi 36/60: Bağdat ve Basra — Doğu Sınırında Üç Asır

Bağdat 1534'te Kanûnî Sultan Süleyman'ın Irakeyn Seferi ile, Basra 1546'da Osmanlı yönetimine girdi. 1623'te Safevîlerin eline geçen Bağdat'ı IV. Murad 1638'de geri aldı. 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması ile çizilen sınır, bugünkü Irak-İran hattının temelini oluşturdu. Basra ise körfez ticaretinin kapısı olarak üç asır boyunca Osmanlı elinde kaldı.

Osmanlı'nın doğu sınırı hiçbir zaman düz bir çizgi olmadı. Zağros dağlarının eteklerinde, aşiretlerin, kervan yollarının ve iki büyük nehrin belirlediği kırılgan bir alandı burası. Üç asır boyunca bu hattın iki ucunda iki şehir durdu: kuzeyde Bağdat, güneyde Basra.

1534: Kanûnî Bağdat'ta

Kanûnî'nin 1533'te başlattığı sefere kaynaklarda Irakeyn Seferi denir; "iki Irak", yani Arap Irak'ı ile Acem Irak'ı kastedilir. Ordu önce Tebriz'e girdi, ardından güneye yöneldi. 1534 yılının sonlarında Bağdat, ciddi bir direnişle karşılaşılmadan teslim alındı.

Sultanın şehirde yaptığı ilk işlerden biri, siyasî değil dinî nitelikteydi. Uzun süredir bakımsız kalan İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe'nin kabri bulundu; üzerine türbe, yanına da bir külliye yapıldı. Aynı dönemde Abdülkādir-i Geylânî'nin türbesi de onarıldı. Hanefî fıkhının merkezinde duran bir devlet için bu, sadece bir hayır işi değil, mensubu olduğu ilim geleneğine bağlılığın açık bir ifadesiydi.

Bağdat, Abbâsî hilafetinin başkenti olarak asırlarca İslam dünyasının kalbi olmuştu. 1258'deki Moğol yıkımından sonra o parlaklığa bir daha ulaşamadı; fakat 16. yüzyılda hâlâ bir eyalet merkezi olacak kadar canlıydı.

1546: Basra ve körfezin kapısı

Basra'ya sıra on iki yıl sonra geldi. Şehrin idaresini elinde tutan mahallî emîr 1546'da itaatini bildirdi ve Basra bir Osmanlı eyaleti hâline getirildi. Buranın önemi Bağdat'tan farklıydı: Basra bir sınır kalesi değil, bir limandı.

16. yüzyılda Hint Okyanusu'nda Portekiz donanması etkindi ve körfez ticareti tehdit altındaydı. Basra'da inşa edilen tersane, Süveyş'teki filoyla birlikte bu meydan okumaya verilen cevabın parçasıydı. 1552'de Pîrî Reis'in seferi Basra'da noktalandı; iki yıl sonra Seydi Ali Reis aynı limandan yola çıktı ve fırtınada dağılan gemilerinin ardından Hindistan'dan kara yoluyla dönerek meşhur seyahatnâmesini yazdı.

Hindistan'dan gelen baharat, Basra'dan Bağdat'a, oradan Halep ve Şam üzerinden Akdeniz'e ulaşırdı. Ümit Burnu yolu bu güzergâhın önemini azalttı, ama tamamen bitiremedi.

1623-1638: Bağdat el değiştiriyor

17. yüzyılın başında Bağdat'ta yerel bir kumandanın çıkardığı karışıklık şehri savunmasız bıraktı. 1623'te Safevî hükümdarı Şah Abbas Bağdat'ı ele geçirdi. Osmanlı'nın şehri geri alma denemeleri iki kez sonuçsuz kaldı.

Mesele 1638'de bizzat IV. Murad'ın sefere çıkmasıyla çözüldü. Kuşatma kışa doğru başladı ve yaklaşık kırk gün sürdü. Şehir 1638 Aralık'ında alındı. Kuşatmanın son safhasında yaşanan can kaybı konusunda kaynaklar birbirinden hayli farklı rakamlar verir; kesin bir sayı vermek mümkün değildir. Şu kadarını söylemek gerekir: uzun kuşatmaların sonu her iki taraf için de ağır olmuştur ve bu sefer de istisna değildi.

1639: Kasr-ı Şirin ve dört asırlık sınır

Asıl kalıcı olan, seferin kendisi değil ertesi yıl imzalanan antlaşmadır. 1639'da Zühab yakınlarındaki Kasr-ı Şirin'de varılan uzlaşma, iki devlet arasındaki sınırı tarif etti: Bağdat ve Irak Osmanlı'da, Revan ve Azerbaycan Safevîlerde kalacaktı.

Bu antlaşmanın dikkat çekici yanı ömrüdür. Yaklaşık bir buçuk asırlık aralıksız savaşı bitirdi ve çizdiği hat, küçük düzeltmelerle bugünkü Türkiye-İran ve Irak-İran sınırının temeli oldu. Dünya tarihinde bu kadar uzun ömürlü sınır antlaşması azdır.

Bir arada yaşamanın idaresi

Irak coğrafyası hiçbir zaman tek renkli olmadı. Sünnî ve Şiî topluluklar, Araplar, Kürtler, Türkmenler, Süryânîler, Yahudiler ve Sâbiîler aynı şehirlerde yan yana yaşadı. Osmanlı idaresi bu tabloyu tek tipleştirmeye kalkışmadı.

Bağdat eyaletine Hanefî kadılar tayin edildi; fakat farklı toplulukların kendi hukukî geleneklerine göre iş görmesine büyük ölçüde dokunulmadı. Necef ve Kerbelâ'daki ziyaret merkezleri korundu, çevrelerindeki su yolları ve kanallar zaman zaman devlet eliyle onarıldı. Ziyaretçi kafilelerinin güvenliği, tıpkı hac yolunda olduğu gibi eyalet yönetiminin sorumluluğundaydı.

Bu, gerilimlerin hiç yaşanmadığı anlamına gelmez. Sınır bölgesinde iki devletin rekabeti çoğu zaman mezhep diline bürünerek ifade edildi ve bundan en çok sıradan halk zarar gördü. Kur'an'ın bu konudaki uyarısı nettir:

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا

"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin." (Âl-i İmrân, 103)

Efendimiz'in (s.a.s.) müslümanlar arasındaki bağı tarif eden sözü de aynı ölçüyü koyar:

"Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmanına teslim etmez." (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)

Sınır şehri olmanın bedeli

Bağdat ve Basra, Osmanlı için ekonomik olarak kârlı eyaletler değildi. Uzak, savunması pahalı, aşiret dengeleri hassas yerlerdi. Buna rağmen elde tutulmalarının sebebi stratejikti: Bağdat doğu sınırının kilidi, Basra ise körfeze açılan tek kapıydı.

18. yüzyılda bölge, merkeze bağlı kalmakla birlikte kendi içinde büyük ölçüde özerkleşti; Bağdat'ta uzun yıllar Kölemen kökenli valiler yönetimde kaldı. Bu, imparatorluğun uzak eyaletlerinde sık görülen bir çözümdü: merkez hutbeyi, sikkeyi ve nihaî tayin hakkını korur, gündelik idareyi yerel güce bırakırdı.

Bu tarihten bugüne kalan ders

Kasr-ı Şirin'in dört asır dayanması tesadüf değil. İki taraf da kazanamayacağı bir savaşı sürdürmenin maliyetini gördü ve gerçekçi bir hat üzerinde anlaştı. Barışı kalıcı yapan şey çoğu zaman tarafların gücü değil, gerçeği kabul etme olgunluğudur.

İkinci ders, farklılıkların yönetimiyle ilgili. Irak gibi çok katmanlı bir coğrafyada üç asır tutunmak, herkesi tek kalıba sokarak değil, farklı toplulukların kendi hâlleriyle yaşamasına alan bırakarak mümkün oldu. Aynı topraklarda son yüzyılda yaşananlar, bu dengenin ne kadar kolay bozulabildiğini acı biçimde gösteriyor.

Bir sonraki bölümde Anadolu'ya dönüyoruz: Sokullu'nun ölümünün ardından devleti sarsan Celâlî isyanları.

Sıkça Sorulan Sorular

Bağdat Osmanlı'ya ne zaman katıldı?

Bağdat, Kanûnî Sultan Süleyman'ın Irakeyn Seferi sırasında 1534 yılının sonlarında Osmanlı yönetimine girdi. Şehir 1623-1638 arasında Safevîlerin elinde kaldı, 1638'de IV. Murad tarafından geri alındı.

Kasr-ı Şirin Antlaşması ne zaman ve neden önemlidir?

1639'da imzalandı. Osmanlı-Safevî savaşlarını bitirdi ve çizdiği sınır, küçük değişikliklerle bugünkü Türkiye-İran ile Irak-İran sınırının temelini oluşturdu.

Basra Osmanlı için neden önemliydi?

Basra, Basra Körfezi'ne açılan liman şehriydi. Hint Okyanusu ticareti ve Portekiz donanmasına karşı yürütülen mücadelede üs görevi gördü; şehirde bir de tersane yapıldı.

Kanûnî Bağdat'ta hangi türbeyi onarttı?

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe'nin bakımsız kalmış kabri bulunarak üzerine türbe ve külliye yapıldı. Aynı dönemde Abdülkādir-i Geylânî'nin türbesi de onarıldı.

Osmanlı, Irak'taki farklı toplulukları nasıl yönetti?

Eyalete Hanefî kadılar tayin edilmekle birlikte farklı toplulukların kendi hukukî geleneklerine büyük ölçüde dokunulmadı. Necef ve Kerbelâ'daki ziyaret merkezleri korundu, ziyaretçi yollarının güvenliği eyalet yönetiminin sorumluluğundaydı.

Sitede keşfet
İslam Arşivi
Editöryal
İlgili yazılar
Yorumlar
Tüm yazılar