Osmanlı Serisi 26/60: Darüşşifalar ve Osmanlı Tıbbı — Salgınlarla Mücadele
Osmanlı'da hastaneler "darüşşifa" adıyla anılır, vakıf gelirleriyle işletilir ve hastalardan ücret alınmazdı. Bursa, Edirne, İstanbul ve Manisa'daki darüşşifalar hem tedavi hem hekim yetiştirme merkeziydi. Veba salgınları ve çiçek hastalığına karşı geliştirilen uygulamalar, bu geleneğin en dikkat çekici tarafıdır.
Bir önceki bölümde Osmanlı toplumunda kadının vakıflar ve mahkeme kayıtları üzerinden görünen yerini konuşmuştuk. Aynı vakıf sisteminin en somut çıktılarından biri, şehirlerin ortasında yükselen şifa yapılarıydı. Osmanlı, hastaneyi bir ticarethane olarak değil, bir hayır kurumu olarak kurdu — ve bu tercih, kurumun işleyişini baştan sona belirledi.
Selçuklu'dan devralınan bir gelenek
Anadolu'da darüşşifa geleneği Osmanlı'dan öncedir. Kayseri'de 1206'da tamamlanan Gevher Nesibe Darüşşifası, Sivas, Divriği, Amasya ve Konya'daki şifahaneler bu birikimin ilk halkalarıdır. Osmanlı bu mirası devraldı ve büyüttü.
İlk büyük Osmanlı darüşşifası, Yıldırım Bayezid'in Bursa'da yaptırdığı yapıdır (1400 civarı). Ardından Fâtih Sultan Mehmed'in İstanbul'daki külliyesine bir darüşşifa ekledi; II. Bayezid Edirne'de, Kanûnî'nin hanımı Hürrem Sultan İstanbul'da Haseki'de, Kanûnî ise Süleymaniye Külliyesi içinde birer şifa yapısı kurdurdu. Manisa'da Hafsa Sultan'ın yaptırdığı darüşşifa da aynı halkanın parçasıdır.
Bu yapıların ortak özelliği, tek başına bir bina olmamalarıydı. Darüşşifa çoğu zaman cami, medrese, imaret ve hamamla birlikte bir külliyenin parçasıydı; gideri de o külliyenin vakfına bağlanmış dükkânlar, hanlar ve tarımsal gelirlerle karşılanırdı.
Edirne: su sesi ve musiki
Edirne'de II. Bayezid tarafından 1484-1488 yılları arasında yaptırılan külliyenin darüşşifası, Osmanlı tıp tarihinin en çok konuşulan yapısıdır. Altıgen planlı ana mekânın ortasında bir havuz bulunur; hasta odaları bu merkezin etrafında dizilir.
Vakfiye kayıtlarına ve dönemin tanıklıklarına göre burada ruh ve sinir hastalarına musiki dinletilir, su sesinden yararlanılır, mevsime göre düzenlenen yemekler tedavinin bir parçası sayılırdı. Evliya Çelebi de buradan söz ederken hastalara haftanın belirli günlerinde saz heyeti geldiğini yazar. Bu uygulamaların bugünkü anlamda "müzik terapisi" olarak sunulması bazen abartıya kaçar; ancak hastanın ruh hâlinin tedaviye dâhil edilmesi, dönemi için dikkate değer bir yaklaşımdır.
Hekimlik nasıl öğrenilirdi?
Osmanlı'da hekimliğin iki yolu vardı: usta-çırak ilişkisi ve medrese eğitimi. Süleymaniye Külliyesi'nde açılan tıp medresesi, teorik dersin verildiği yerdi; öğrenciler uygulamayı Süleymaniye ve Fâtih darüşşifalarında yaparlardı.
Meslek dallara ayrılmıştı: tabip (hekim), cerrah, kehhâl (göz hekimi), eczacı. Hepsinin başında saray teşkilatına bağlı hekimbaşı bulunurdu; hekimbaşı sadece padişahın sağlığından değil, ülke genelinde hekimlik yapanların denetiminden de sorumluydu. Şehirlerde hekim dükkânları belediye denetimine benzer bir usulle kontrol edilir, ehliyetsiz kişilerin hasta bakması engellenmeye çalışılırdı.
Bu geleneğin en özgün ürünlerinden biri Amasyalı hekim Sabuncuoğlu Şerefeddin'in 1465'te tamamladığı Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'dir. Eser, ameliyat yöntemlerini minyatürlerle gösteren resimli bir cerrahi kitabıdır ve İslam tıp yazımında bu yönüyle özel bir yer tutar.
Ücretsiz, ayrımsız
Darüşşifaların vakfiyelerinde tekrarlanan bir kayıt vardır: hastalardan ücret alınmaz; zengin fakir, müslim gayrimüslim ayrımı yapılmaz. Bu tavrın kaynağı, Kur'an'ın hayatı koruma emrine verdiği değerdir:
وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًا
"…Kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur." (Mâide, 32)
Tedaviyi teşvik eden nebevî çerçeve de açıktır: "Allah, şifasını yaratmadığı hiçbir hastalık indirmemiştir." (Buhârî, Tıb 1) Bu hadis, hastalığı kadere teslim olup beklenecek bir hâl değil, çaresi aranacak bir mesele olarak görmeyi öğütler. Osmanlı hekimliğinin dinî meşruiyeti de büyük ölçüde bu çerçeveden beslenmiştir.
Veba ve karantina meselesi
Osmanlı coğrafyası, 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar tekrar tekrar veba salgınlarıyla sarsıldı. Kayıtlar özellikle İstanbul, Selanik, İzmir ve Mısır'da ağır kayıplardan söz eder; rakamlar dönemin sayım imkânlarına bağlı olduğu için ihtiyatla okunmalıdır.
Salgın karşısındaki tutum tartışmalıydı. Bir kesim, hastalıktan kaçmanın kadere razı olmamak sayılabileceğini düşünüyordu. Buna karşılık ulemanın önemli bir bölümü, meşhur hadisi hatırlatıyordu: "Bir yerde veba olduğunu duyarsanız oraya girmeyin; bulunduğunuz yerde çıkarsa oradan kaçarak çıkmayın." (Buhârî, Tıb 30; Müslim, Selâm 92-98) Bu rivayet, modern karantina mantığının özünü — bulaşı bölgede tutma ilkesini — asırlar öncesinden ifade eder.
Kurumsal karantina teşkilatı ise 19. yüzyılda kuruldu. II. Mahmud döneminde 1838'de oluşturulan Meclis-i Tahaffuz (karantina meclisi) ile limanlarda bekletme, tütsüleme ve belge kontrolü sistemli hâle getirildi. Bu adım, geleneksel tedbirlerin devlet eliyle düzenlenmiş biçimidir.
Çiçek aşısının Avrupa'ya gidişi
Osmanlı halk hekimliğinde, çiçek hastalığından hafif geçiren bir kişinin kabarcık sıvısının sağlam kişiye çizik yoluyla nakledilmesi yaygın bir uygulamaydı. Anadolu'da buna kısaca "aşılama" deniyordu.
İngiltere'nin İstanbul elçisinin eşi Lady Mary Wortley Montagu, 1717'de Edirne'den yazdığı meşhur mektubunda bu uygulamayı ayrıntılı biçimde anlatmış, kendi oğluna da yaptırmıştı. Ülkesine döndüğünde yöntemi tanıtması, Avrupa'da çiçekle mücadelenin seyrini değiştiren adımlardan biri oldu. Edward Jenner'ın seksen yıl sonra geliştireceği modern aşı, bu birikimin üzerine kuruldu. Bu, Osmanlı coğrafyasının tıp tarihine yaptığı en somut katkılardan biridir.
Bu tarihten bugüne kalan ders
Osmanlı darüşşifası, bize sağlığın bir hayır işi olarak örgütlenebileceğini gösteriyor. Hastanın parasının sorulmadığı bir kapı, vakıf sistemi ayakta kaldığı sürece açık kaldı; vakıflar zayıflayınca o kapılar da birer birer kapandı. Kurumun ömrü, onu besleyen ahlakın ömrüne bağlıydı.
Salgın tecrübesi ise başka bir şey söylüyor: tedbir ile tevekkül birbirinin alternatifi değil. Hastalığın yayıldığı yere girmemeyi emreden aynı gelenek, hastanın başında durmayı da emrediyordu. Bir sonraki bölümde bu şifa yapılarının kurulduğu asıl zemine, yani Osmanlı mahallesine bakacağız.
Sıkça Sorulan Sorular
Osmanlı'da hastanelere ne ad verilirdi?
En yaygın adı "darüşşifa"dır. Kaynaklarda şifahane, bimarhane, darüssıhha ve tımarhane gibi adlar da geçer. Bimarhane özellikle ruh ve sinir hastalarının bakıldığı bölümler için kullanılmıştır.
Darüşşifalarda tedavi ücretli miydi?
Hayır. Vakfiyelerde hastalardan ücret alınmayacağı açıkça yazılıdır. Giderler vakfa bağlanan dükkân, han ve arazi gelirleriyle karşılanırdı. Müslüman-gayrimüslim ayrımı yapılmazdı.
Edirne Darüşşifası'nda müzikle tedavi yapıldığı doğru mu?
Dönem kayıtları ve vakfiye, hastalara musiki dinletildiğini ve su sesinden yararlanıldığını gösterir. Bunun bugünkü anlamda sistemli bir terapi programı gibi sunulması ise abartı olur; hastanın ruh hâlini tedaviye dâhil eden bir yaklaşım olarak değerlendirmek daha doğrudur.
Osmanlı'da karantina uygulaması var mıydı?
Geleneksel biçimde vardı; veba hadisi gereği salgın bölgesine giriş çıkışın kısıtlanması savunuluyordu. Kurumsal karantina teşkilatı ise 1838'de kurulan karantina meclisiyle sistemleşti.
Çiçek aşısı gerçekten Osmanlı'dan mı Avrupa'ya geçti?
Modern aşı Edward Jenner tarafından geliştirilmiştir. Ancak ondan önceki "aşılama" yöntemi Osmanlı coğrafyasında yaygındı ve İngiliz elçisinin eşi Lady Montagu'nun 1717'de Edirne'den yazdığı mektuplar aracılığıyla Avrupa'da tanındı.
