Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

İslam Arşivi

Osmanlı'da Medrese ve İlmiye Teşkilatı: İlim Nasıl Öğrenilirdi?

Osmanlı'da ilim, birbirini takip eden medrese basamaklarında öğrenilirdi. Öğrenci en alt dereceden başlar, her kademede o kademeye adını veren kitapları okur, hocasından icâzet alır ve "mülâzemet" denilen tayin sırasına girerdi. Bu yolun sonunda müderrislik, kadılık ya da müftülük vardı; ilmiye teşkilatının tepesinde ise şeyhülislam bulunurdu.

Osmanlı Tarihi Serisi'nde bir önceki bölümde vakıf düzenini konuşmuştuk. Medreseyi ayakta tutan da büyük ölçüde o düzendi: binayı vakıf yaptırır, müderrisin ve öğrencinin geçimini vakıf gelirleri karşılardı. Yani ilim, devlet bütçesine bağlı bir kalem değil, bağışlanmış mülklerin üzerine kurulmuş bir hayattı.

İznik'te açılan ilk kapı

İlk Osmanlı medresesi 1331'de, yeni fethedilen İznik'te açıldı. Orhan Gazi burada bir manastır yapısını medreseye çevirtti ve başına devrin tanınmış âlimlerinden Dâvûd-i Kayserî'yi getirdi. Kayserî, Mısır'da tahsil görmüş, İbnü'l-Arabî geleneğine dair şerhleriyle tanınan bir isimdi.

Bu seçim tesadüf değildi. Henüz uç beyliği görünümündeki bir siyasî yapının, ilk işlerinden biri olarak dışarıdan bir âlimi çağırıp başkentine yerleştirmesi, kurucuların ilme nasıl baktığını gösterir. İznik'ten sonra Bursa, Edirne ve fetihten sonra İstanbul aynı çizgiyi sürdürdü.

Medresenin basamakları: Yirmiliden Süleymaniye'ye

Osmanlı medreseleri, müderrisin günlük akçe yevmiyesine göre derecelendirilirdi. Adlar da çoğu zaman o kademede okutulan temel kitaptan gelirdi:

  • Haşiye-i Tecrîd (yirmili): Kelâm alanında Seyyid Şerîf Cürcânî'nin hâşiyesi okutulurdu.
  • Miftah (otuzlu): Sekkâkî'nin belâgate dair Miftâhu'l-ulûm'u ve üzerine yazılan şerhler.
  • Kırklı: Fıkıh usulünde Taftâzânî'nin et-Telvîh'i.
  • Hâriç ve Dâhil ellili: Yüksek kademeye hazırlık; "dâhil" sultan ve hanedan medreselerine mahsustu.
  • Sahn-ı Semân (altmışlı): Fâtih'in İstanbul'da kurdurduğu sekiz medrese; uzun süre en üst kademe sayıldı.
  • Süleymaniye medreseleri: Kanûnî döneminde kurulan bu kademe Sahn'ın da üzerine çıktı; bünyesinde bir dârülhadis ve tıp medresesi vardı.

Bir öğrenci alt kademede okuduğu kitabı bitirmeden üstüne geçemezdi. Yükselme, yaşla ya da hamiyle değil, okunan metinle ölçülürdü — en azından sistemin kâğıt üzerindeki mantığı buydu.

Mülâzemet: Sıraya girmenin usulü

Tahsilini tamamlayan kişi doğrudan göreve başlamazdı. Bir müderrisin yanında "dânişmend" olarak çalışır, sonra mülâzemet denilen bekleme listesine kaydolurdu. Kazaskerlerin belirli aralıklarla, şeyhülislamın ve bazı üst dereceli müderrislerin ise kendilerine tanınan kontenjan ölçüsünde mülâzım gösterme hakkı vardı. Padişahın tahta çıkışı ya da bir zafer gibi vesilelerle de bu kapı açılırdı.

Sıradaki kişi boşalan bir müderrislik veya kadılığa tayin edilirdi. Kanûnî devrinde kontenjanlar ve bekleme süreleri yazılı kurallara bağlandı. Sistemin ömrü boyunca en çok zorlanan yer de burasıydı: kadro sayısı sınırlıyken mezun sayısı sürekli arttı.

Medresede ne okunurdu?

Öğretim, "âlet ilimleri" denilen hazırlık derslerinden başlardı: Arapça sarf ve nahiv, belâgat, mantık ve münazara adabı. Bunlar bir amaç değil, metni doğru anlayabilmenin aracı sayılırdı.

Üzerine "yüksek ilimler" gelirdi: tefsir, hadis, fıkıh, fıkıh usulü ve kelâm. Bunların yanında riyâziyat (hesap, hendese, cebir) ve heyet (astronomi) de okutulurdu. Astronominin müfredattaki yeri sadece merak değildi; namaz vakitlerinin ve kıble yönünün hesaplanması doğrudan bu ilme bağlıydı. Camilerde muvakkithâneler bu ihtiyaçtan doğmuştur.

Kur'an, ilimle ilgili ölçüyü kısa bir soruyla koyar:

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

"De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alır." (Zümer, 9)

Efendimiz (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: "Kim ilim öğrenmek için bir yola girerse, Allah ona cennete giden yolu kolaylaştırır." (Müslim, Zikir 39; Tirmizî, İlim 19). Aynı rivayet ailesinde geçen "Âlimler peygamberlerin vârisleridir" ifadesi de (Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19) medrese kapılarına yazılacak kadar benimsenmişti.

İcâzet: Diploma değil, güven zinciri

Osmanlı medresesinde asıl belge icâzetnâmeydi. Hoca, bir kitabı kendisinden okuyup hazmettiğine kanaat getirdiği öğrenciye o kitabı okutma izni verirdi. İcâzetin içinde hocanın kendi hocaları da sayılırdı; böylece silsile, mümkün olduğunca eserin müellifine kadar geriye giderdi.

Bugünün diplomasından farkı burada. Diploma bir kurumun verdiği belgedir; icâzet ise bir kişinin başka bir kişi hakkındaki şahitliğidir. Bu yüzden "kimden okudun?" sorusu, "nerede okudun?" sorusundan daha ağır basardı.

Müderris, kadı, müftü: Aynı yolun durakları

İlmiye teşkilatı tek bir havuzdan besleniyordu. Aynı tahsili görmüş kişi ders veriyorsa müderris, mahkemede hüküm veriyorsa kadı, sorulan meselelere cevap veriyorsa müftü oluyordu. Geçişler de yaygındı: müderrislikten kadılığa, kadılıktan kazaskerliğe, oradan şeyhülislamlığa uzanan kariyerler vardır.

Kadılar yalnız yargıç değildi; noterlik, belediye denetimi, narh uygulaması, vakıf teftişi gibi işler de onların defterine yazılırdı. Şer'iyye sicilleri bu yüzden bugün sosyal tarihin en zengin kaynağıdır.

Şeyhülislamlık ve fetva ile hüküm arasındaki fark

Şeyhülislamlık makamı bir günde kurulmadı. Bu unvanla anılan ilk isim genellikle Bursa'da kadılık ve müftülük yapan Molla Fenârî (ö. 1431) kabul edilir. Başlangıçta ilmiye hiyerarşisinin başında kazaskerler vardı; şeyhülislamın protokolde ve fiiliyatta zirveye yerleşmesi 16. yüzyılda oldu. Fâtih devrinin âlimlerinden Molla Hüsrev'in fıkıh sahasındaki Dürer'i mahkemelerde asırlarca başvuru kitabı olarak kullanıldı; Ebussuud Efendi ise yirmi dokuz yıllık şeyhülislamlığı boyunca verdiği binlerce fetvayla makamın çerçevesini büyük ölçüde belirledi.

Burada çok karıştırılan bir ayrım var. Fetva ile kaza (yargı) aynı şey değildir. Müftü, kendisine getirilen soruyu soyut biçimde ele alır; tarafları dinlemez, delil incelemez, şahit sorgulamaz. Verdiği cevap, meselenin dinî hükmünü bildiren bir görüştür ve icra edilmez. Kadı ise tarafları huzurunda dinler, delilleri değerlendirir ve bağlayıcı bir hüküm verir; bu hüküm infaz edilir.

Fetvanın hukukî bağlayıcılığı olmaması, onu değersiz kılmaz. Aksine, uygulamada mahkemeye giden yolu çoğu zaman fetva açardı: taraflar meselenin dinî hükmünü öğrenir, birçok anlaşmazlık mahkemeye hiç taşınmadan çözülürdü. Fakat bir hakkın fiilen alınması, ancak kadı hükmüyle mümkündü.

Semerkant'tan İstanbul'a: Ali Kuşçu ve Takiyyüddin

İstanbul'un fethinden sonra Fâtih, dönemin en güçlü matematik-astronomi geleneğinin temsilcilerinden Ali Kuşçu'yu şehre davet etti. Ali Kuşçu, Uluğ Bey'in Semerkant rasathanesinde yetişmiş bir isimdi; Ayasofya medresesine müderris tayin edildi ve matematik-astronomi eserleriyle İstanbul'da yeni bir damar açtı. Sahn-ı Semân'ın ders programının düzenlenmesinde payı olduğu da kaynaklarda zikredilir.

Bir asır sonra Takiyyüddin er-Râsıd, III. Murad döneminde İstanbul'da bir rasathane kurdu (1577 civarı). Modern âletlerle donatılmış bu gözlemevi, kısa ömürlü oldu: 1580'de yıktırıldı. Sebebi tek bir cümleye sığmaz. Kaynaklar farklı izahlar verir — 1577'de görülen kuyruklu yıldızın uğursuzluk sayılıp ardından gelen salgın ve savaş haberleriyle ilişkilendirilmesi, yıldızlara bakıp gaybdan hüküm çıkarma (ahkâm-ı nücûm) anlayışına yöneltilen dinî itiraz, saray içindeki nüfuz mücadelesi ve Takiyyüddin'i destekleyen çevrenin siyasî güç kaybı. Bunları tek bir "bilim düşmanlığı" başlığına indirmek de, meseleyi tamamen siyasete bağlayıp itirazın muhtevasını görmezden gelmek de eksik kalır. Şurası açık: rasathanenin yıkılması gözlem geleneğinin tamamen bittiği anlamına gelmedi; takvim, zîc ve vakit hesabı çalışmaları sonraki yüzyıllarda da sürdü.

Beşik uleması ve gerileme tartışması

17. yüzyıldan itibaren teşkilatın işleyişinde ciddi aksaklıklar görülür. En çok eleştirileni beşik ulemalığıdır: üst düzey âlimlerin çocuklarına, daha okuma çağına gelmeden müderrislik payesi ve maaş bağlanması. Buna mülâzemet kontenjanlarının çiğnenmesi, iltimasla tayin ve kadro sayısını aşan mezun kalabalığı eklendi. Dönemin ıslahat lâyihaları bu şikâyetlerle doludur; yani sorunu ilk fark edenler yine o günün insanlarıydı.

Peki medrese "çöktü" mü? Bu, tarihçilerin hâlâ tartıştığı bir sorudur. Kâtip Çelebi gibi isimler aklî ilimlerin ihmal edilmesinden açıkça şikâyet eder ve bu şikâyet ciddiye alınmalıdır. Öte yandan son yıllarda yapılan kütüphane ve ders kayıtları taramaları, matematik ve astronomi metinlerinin istinsah edilmeye ve okutulmaya devam ettiğini gösteriyor. Gerçeğe en yakın tablo, kurumun bir gecede sönmediği ama Avrupa'daki hızlı dönüşüm karşısında kendini yenilemekte geciktiğidir. "Hepten çöktü" demek de, "hiçbir sıkıntı yoktu" demek de tarihe haksızlık olur.

Bu tarihten bugüne kalan ders

Osmanlı medresesinin en güçlü tarafı, bilgiyi bir zincire bağlamasıydı. Kimden öğrendiğin, ne öğrendiğin kadar önemliydi; çünkü ilim, kitaptan kitaba değil, insandan insana geçen bir emanet sayılıyordu. Bilginin kaynağının bu kadar bollaştığı bir çağda, "bunu kimden aldım?" sorusu belki de her zamankinden anlamlı.

İkinci ders, sistemin zayıfladığı yerden geliyor. Medreseyi yıpratan şey ilmin kendisi değil, liyakatin yerini geçen iltimastı. Bir kurumu ayakta tutan, kuruluş gayesinin ne kadar yüce olduğu değil; o gayeye sadık kalıp kalmadığını dürüstçe sorgulayabilmesidir.

Bu ilim ve hukuk düzeninin sadece Müslüman tebaayı değil, imparatorluğun diğer dinî cemaatlerini de nasıl kuşattığını serinin bir sonraki bölümünde, millet sistemi ve gayrimüslimlerin hukuku konusunda göreceğiz.

Sıkça Sorulan Sorular

İlk Osmanlı medresesi nerede kuruldu?

1331'de İznik'te kuruldu. Orhan Gazi tarafından açılan bu medresenin ilk müderrisi, Mısır'da tahsil görmüş âlimlerden Dâvûd-i Kayserî'dir. İznik'ten sonra Bursa, Edirne ve İstanbul aynı geleneği sürdürmüştür.

Osmanlı medreselerinde hangi dersler okutulurdu?

Önce âlet ilimleri denilen Arapça sarf-nahiv, belâgat ve mantık okutulur; ardından tefsir, hadis, fıkıh, fıkıh usulü ve kelâm gelirdi. Riyâziyat (matematik) ve heyet (astronomi) de programın parçasıydı; namaz vakti ve kıble hesapları doğrudan bu ilimlere dayanıyordu.

Mülâzemet ne demektir?

Tahsilini bitiren kişinin göreve tayin edilmek üzere girdiği resmî bekleme sırasıdır. Kazasker, şeyhülislam ve üst dereceli müderrisler belirli kontenjanlarla mülâzım gösterebilirdi; boşalan müderrislik veya kadılık kadrolarına bu sıradan atama yapılırdı.

Şeyhülislamın fetvası ile kadının hükmü arasındaki fark nedir?

Fetva, sorulan meselenin dinî hükmünü bildiren bir görüştür; taraflar dinlenmeden, delil incelenmeden verilir ve hukuken bağlayıcı değildir, icra edilmez. Kadının hükmü ise tarafların dinlenip delillerin değerlendirilmesinden sonra verilir, bağlayıcıdır ve infaz edilir.

Osmanlı medreseleri gerçekten geriledi mi?

17. yüzyıldan itibaren beşik ulemalığı ve iltimasla tayin gibi aksaklıklar dönemin kendi kaynaklarında da eleştirilmiştir. Ancak matematik ve astronomi metinlerinin okutulmaya devam ettiğini gösteren araştırmalar da vardır. Tartışma sürmektedir; kurumun bir anda çöktüğünü söylemek de hiç sorun yaşanmadığını iddia etmek de doğru olmaz.

Sitede keşfet
İslam Arşivi
Editöryal
İlgili yazılar
Yorumlar
Tüm yazılar