Ana içeriğe geç
İslam Arşivi الأرشيف الإسلامي İslam Arşivi

İslam Arşivi artık mobilde

Binlerce kaynağa her an, her yerden ulaşın.
Web sitemizde bulunmayan özellikleri uygulamada keşfedin.
iOS ve Android uygulamalarımız şimdi yayında!

Güvenli • Hızlı • Ücretsiz

İslam Arşivi

Osmanlı Serisi 24/60: Tefsir, Hadis ve Fıkıh Geleneği

Osmanlı ilim hayatı üç ana damar üzerinde yürüdü: Kur'an'ı açıklayan tefsir, sünneti aktaran hadis ve hükmü belirleyen fıkıh. Devletin resmî çizgisi Hanefî mezhebiydi; mahkemeler ve fetva kurumu bu çerçevede işledi. Şerh ve hâşiye geleneği ise bilgiyi kuşaklar boyu inceltti.

13. bölümde medrese teşkilatına, ilmiye hiyerarşisine ve şeyhülislamlığa bakmıştık. Şimdi o medreselerin içinde ne okunduğuna, hangi kitapların yazıldığına giriyoruz. Çünkü bir medeniyeti binalarından çok, rahlelerindeki kitaplar anlatır.

Neden bu kadar önemsendi?

Kur'an, bilenle bilmeyeni açıkça ayırır:

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ

"De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 9)

Sünnetteki teşvik de aynı derecede güçlüdür: "Kim ilim öğrenmek için bir yola girerse, Allah ona cennete giden yolu kolaylaştırır." (Müslim, Zikir 39; Tirmizî, İlim 19) Osmanlı, bu iki cümleyi bir eğitim politikasına dönüştürdü; medreseleri vakıflarla besleyip talebeye burs, yemek ve barınma sağladı.

Tefsir: Kur'an'ı anlama çabası

Osmanlı medreselerinde tefsir dersleri genellikle Zemahşerî'nin Keşşâf'ı ve Beyzâvî'nin Envârü't-tenzîl'i üzerinden yürüdü. Bu iki eser üzerine yazılan hâşiyeler, Osmanlı âlimlerinin telif faaliyetinin büyük bölümünü oluşturur.

Müstakil eserlerin başında Ebussuud Efendi'nin (ö. 1574) İrşâdü'l-akli's-selîm adlı Arapça tefsiri gelir. Klasik dönemin zirvesi sayılan bu eser, Osmanlı sınırlarının çok ötesinde okundu. Ebussuud aynı zamanda uzun yıllar şeyhülislamlık yapmış, Kanûnî devrinin hukukî düzenlemelerinde belirleyici rol oynamıştır.

İsmail Hakkı Bursevî'nin (ö. 1725) Rûhu'l-beyân'ı ise farklı bir yol izler; tasavvufî ve işârî yorumlara geniş yer verir. Osmanlı'nın son döneminde ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında tamamlanan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'an Dili'si, bu medrese geleneğinin Türkçe'deki en kapsamlı meyvesi kabul edilir.

Hadis: dârülhadis kurumu

Osmanlı, hadis eğitimine ayrı bir kurum tahsis etti. İlk büyük örnek, II. Murad'ın Edirne'de yaptırdığı dârülhadistir. Fâtih'in Sahn-ı Semân'ında ve ardından Süleymaniye Külliyesi'nde açılan dârülhadisler ise ilmiye hiyerarşisinin en üst basamağı sayıldı; Süleymaniye Dârülhadisi müderrisliği, bir âlimin ulaşabileceği en yüksek ders kürsüsüydü.

Yaygın bir uygulama da Buhârî okumalarıydı. Sefer öncesinde, salgın zamanlarında ya da kuraklık gibi sıkıntılı dönemlerde camilerde Sahîh-i Buhârî hatimleri yapılır, sonunda toplu dua edilirdi. Bu okumaları yürüten görevlilere Buhârîhan denirdi ve bazı vakfiyelerde bu görev için ayrı gelir tahsis edilmiştir.

Osmanlı coğrafyasında yetişen Aliyyü'l-Kārî gibi isimler, hadis şerhçiliğinde geniş etki bıraktı. Son dönemde ise Babanzâde Ahmed Naîm ve ardından Kâmil Miras'ın hazırladığı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Buhârî'nin muhtasarını Türkçeye kazandıran temel çalışma oldu.

Fıkıh: mahkemeden fetva odasına

Osmanlı'da uygulanan mezhep Hanefîlikti. Kadılar hüküm verirken, müftüler fetva yazarken bu mezhebin muteber metinlerine başvururdu. Üç kitap özellikle öne çıkar:

  • Molla Hüsrev'in Dürerü'l-hükkâm (ö. 1480). Fâtih devrinin şeyhülislamı olan Molla Hüsrev, kendi yazdığı Gurerü'l-ahkâm metnini yine kendisi şerh etmişti. Bu eser asırlarca medreselerde okutuldu.
  • İbrahim Halebî'nin Mültekā'l-ebhur'u (ö. 1549). Osmanlı mahkemelerinin ve medreselerinin en yaygın başvuru metni hâline geldi; üzerine onlarca şerh yazıldı.
  • Fetva mecmuaları. Şeyhülislamların verdiği fetvalar derlenerek kitaplaştırıldı: Fetâvâ-yı Ali Efendi, Fetâvâ-yı Feyziyye, Behçetü'l-fetâvâ bunların bilinenleridir. Bu mecmualar aynı zamanda dönemin sosyal hayatını gösteren birinci elden belgelerdir; içlerinde vakıf anlaşmazlıklarından kahve içmenin hükmüne kadar geniş bir konu yelpazesi vardır.

Fetva ile mahkeme kararı birbirinden ayrıydı. Fetva bağlayıcı bir hüküm değil, meselenin dinî cevabıydı; kararı kadı verirdi. Fetva metinleri de kişi ve yer adı kullanılmadan, "Zeyd şöyle yapsa…" biçiminde soyut kurgularla yazılırdı.

Bunun yanında padişahların çıkardığı kanunnâmelerle şekillenen örfî hukuk alanı vardı. Vergi, arazi düzeni ve idarî konularda bu kanunlar işlerdi. İki alanın uyumunu gözetmek, şeyhülislamlığın en hassas görevlerindendi. Bu iki damar 19. yüzyılda Mecelle ile buluşacaktır; onu ayrı bir bölümde ele alacağız.

Şerh ve hâşiye tartışması

Osmanlı ilim geleneğine yöneltilen bilinen bir eleştiri şudur: âlimler yeni eser yazmak yerine eski metinlere şerh ve hâşiye yazmakla yetindi, bu da düşünceyi durgunlaştırdı.

Bu eleştirinin bir payı vardır; özellikle geç dönemde telif üretiminin azaldığı görülür. Ancak son yıllardaki araştırmalar tabloyu yumuşatıyor. Hâşiye, o dönemin ilim dilinde bir tekrar değil, bir tartışma biçimiydi: âlim, kendinden önceki metnin bir cümlesine itiraz eder, alternatif yorum üretir, delil tartışırdı. Yani yenilik, kitabın adında değil, satır aralarında aranıyordu. Yine de 17. yüzyıldan itibaren medrese müfredatındaki daralma ve tabii ilimlerin geri plana düşmesi, kaynaklarda açıkça görülen bir gerçektir. Kâtip Çelebi bu durumu kendi zamanında eleştirenlerin başında gelir.

Bu tarihten bugüne kalan ders

Osmanlı ilim geleneğinin en dikkat çekici yanı, bilgiyle kurum arasındaki bağdır. Bir kitap yazılmakla kalmıyor, medresede okutuluyor, mahkemede uygulanıyor, fetva odasında sınanıyordu. Bilgi rafta durmuyordu.

İkinci ders, sıhhat titizliğidir. Hadis rivayetinde senedin takibi, fıkıhta muteber metne bağlılık, fetvada usul — hepsi keyfîliği önlemek içindi. Bugün bilginin bu kadar hızlı yayıldığı bir çağda, "kim söylemiş, neye dayanıyor?" sorusunun bir gelenek hâline getirilmiş olması küçümsenecek bir miras değil.

Bir sonraki bölümde imparatorluğun daha az konuşulan bir tarafına, Osmanlı'da kadınların vakıflar ve mahkeme kayıtlarındaki yerine bakacağız.

Sıkça Sorulan Sorular

Osmanlı hangi mezhebi esas alırdı?

Hanefî mezhebi resmî çizgiydi. Mahkemeler ve fetva kurumu bu mezhebe göre işlerdi. Bununla birlikte Arap coğrafyası gibi bölgelerde halkın Şâfiî ve Mâlikî mezhebine mensup olması dikkate alınmış, bazı yerlerde farklı mezheplerden kadı nâibleri görevlendirilmiştir.

Ebussuud Efendi'nin tefsiri hangi eserdir?

Arapça yazdığı İrşâdü'l-akli's-selîm ilâ mezâya'l-Kitâbi'l-Kerîm adlı tefsiridir. Klasik dönem Osmanlı tefsirinin zirvesi kabul edilir ve Osmanlı dışındaki ilim çevrelerinde de okunmuştur.

Dârülhadis ne demektir?

Hadis öğretimine ayrılmış medrese demektir. İlk büyük örneği II. Murad'ın Edirne'de kurduğu yapıdır. Süleymaniye Dârülhadisi ise ilmiye hiyerarşisinin en üst basamağı sayılmıştır.

Fetva ile mahkeme kararı arasındaki fark nedir?

Fetva, bir meselenin dinî cevabıdır ve bağlayıcı değildir. Mahkeme kararı ise kadı tarafından verilir ve uygulanır. Fetvalar genellikle kişi adı kullanılmadan, soyut örnekler üzerinden yazılırdı.

Osmanlı medreselerinde hangi fıkıh kitapları okutulurdu?

En yaygınları Molla Hüsrev'in Dürerü'l-hükkâm'ı ve İbrahim Halebî'nin Mültekā'l-ebhur'uydu. Bunların yanında usûl-i fıkıh alanında Molla Hüsrev'in Mir'âtü'l-usûl'ü okutulurdu.

Sitede keşfet
İslam Arşivi
Editöryal
İlgili yazılar
Yorumlar
Tüm yazılar