Aristoteles'in Üsküdar'da Bir Akşamı
Antik Yunan'ın en sistematik düşünürü Aristoteles, mutlu bir hayatın peşindeydi. Üsküdar'ın bir akşam vakti onun sorularıyla buluşmak, iki bin dört yüz yıllık bir konuşmayı bugünün soğuk taşlarına taşımaktır.
Üsküdar Meydanı'na akşam ışığı düştüğünde, insanın aklına bazen iki bin dört yüz yıl önce başka bir meydanda yürüyen bir adam gelir. Aristoteles, Atina'da Lykeion'un revaklarında bir aşağı bir yukarı yürür, talebelerine en sıradan görünen sorulardan en zor olanı sorardı: İyi bir hayat nedir?
Onun cevabı meşhurdur: eudaimonia. Türkçeye genelde "mutluluk" diye çevrilir, ama bu çeviri eksiktir. Eudaimonia, sadece hoşa giden bir his değil, insanın kendi tabiatına uygun yaşamasıdır. Tıpkı bir bıçağın iyi olmasının kesmesinden, bir gözün iyi olmasının görmesinden anlaşılması gibi — insan da kendi işlevini yerine getirdiğinde "iyi"dir. İnsanın işlevi nedir peki? Aristoteles'e göre düşünmek, yani aklını işletmek, erdemlere göre yaşamak.
Ortayı bulmak: erdemin matematiği
Nikomakhos'a Etik'i okuyanlar bilir: Aristoteles erdemleri iki uç arasındaki orta nokta olarak tanımlar. Cesaret, korkaklık ile pervasızlığın ortasıdır. Cömertlik, cimrilik ile savurganlığın ortasıdır. İğneyi nereye koyacağını, hangi anda hangi söz söyleyeceğini, kime ne kadar verip ne kadar tutacağını bilmek — bu, sadece bilgi değil, bir pratik akıl meselesidir. Eski tabiriyle hikmet-i ameliyye.
Üsküdar'da bir akşam yürürken, çarşı esnafının terazisine bakarken, balıkçının pazarlığını dinlerken bu Aristoteles'in "ortayı bulmak" dediği şeyin sıradan hayatın tam içinde yaşandığını fark ederim. İnsan, aldığı her kararla erdem ile erdemsizlik arasındaki çizgide bir adım atar. Bu çizgi soyut değildir; bir esnafın mizanı, bir komşunun selâmı, bir babanın sesi kadar somuttur.
Düşünce ve hayat: ayrılmaz iki kıyı
Aristoteles'in derdi sadece teorik değildi. O, soyut bir bilgi sistemi kurmak için değil, nasıl yaşamalı sorusuna cevap aramak için yazdı. Felsefe ona göre tefekkür ile eylemin bir arada yürüdüğü bir disiplindi. Bilgiyi yaşamadan, hayat boş; yaşamı bilgisiz, kör.
Bizim klasik düşünce geleneğimizde de aynı mefhumun karşılığı vardır: amel ile ilim'in beraber yürümesi. Hocazade'nin, Taşköprîzade'nin, İbn Sînâ'nın söylediği şudur: ilim, hayata dokunmadığı sürece kütüphanenin tozunda kalır. Hayat, ilimsiz yürürse de doğruyu yanlıştan ayıramaz.
Sual ekibi
Bir akşam Üsküdar'ın bir kahvesinde otururken, masamdan bir çocuk geçti — sekiz yaşlarındadır. Annesini bekliyordu, eli boştu, gözü etrafa kaymıyordu, sadece duruyordu. O an aklıma geldi: Aristoteles'in talebeleri de işte böyle dururdu. Sual sormak için değil — sual sormaya hazır olmak için. Felsefe, henüz konuşmadan başlar; durmayı öğrenmek, en zor dersidir.
İki bin dört yüz yıl sonra hâlâ aynı meydandayız. Sadece taşlar değişmiş, sorular aynı.
Arif Doğanzade
Arif Doğanzade, Üsküdar’da büyüdü. Çocukluğundan itibaren semtin tarihi dokusu içinde felsefeye ve sanata ilgi duymaya başladı. Mimari ve edebiyat bu ilginin doğal bir parçası oldu zamanla. Üsküdar’ı karış karış gezmek, ona soyut kavramları somut mekânlarla düşünme alışkanlığı kazandırdı. Felsefe ve sanatı birbirinden ayrı görmez; birinde derinleştikçe diğerinde de yeni sorular bulur kendine. Buradaki yazılar bu arayışın ürünü.