Ana içeriğe geç
İmsak--:--
Güneş--:--
Öğle--:--
İkindi--:--
Akşam--:--
Yatsı--:--
Sonraki--:--:--
Hikmet

Zincire Bağlı Kalem

Cenaze evinin eşiğindeki zincire bağlı ucuz defter, bir nezaket aracı değil bir alacak hanesidir: taziyeye giden kendi ölümüne prim yatırır, gelmeyenin boş satırı bir hüküm gibi mühürlenir. Yazı, mahallenin asla beceremediği şeyi —unutmayı— öğrettiği için bizi merhametli değil, başka türlü kıldı; bizi bağışlatan vicdan değil, kâğıdın çürümesidir.

Arif Doğanzade Felsefe Yazarı · Mütefekkir
14 Haziran 2026
Paylaş

Cenaze evinin eşiğinde, ayaklı bir sehpanın üstünde ucuz bir defter durur; spiralli, kapağı ince mukavva, sayfaları çizgili. Yanına bir tükenmez iliştirilmiştir, ama öylece değil: kapağa bir iple, kimi zaman incelmiş bir zincir parçasıyla bağlanmıştır. Sanki başsağlığına gelen biri, gözyaşının arasında onu cebine atıverecekmiş gibi. O zincir, hesap aletinin nadir görülen bir türüdür; gözünüz ilk ona takılır, çünkü matemin ortasında bir şeyin çalınmaya değer bulunduğunu söyler. Ölünün etrafında dolanan suskun kalabalığın ağzına almadığı cümle de orada, o ince halkanın içinde durur: buraya bir şey kaydediliyor.

Bir nezakettir, "yalnız değilsin" demenin kelimesiz, kalemli biçimi; öyle görünür hiç değilse. İnsan adını yazar; kimi soyadıyla, kimi şirketinin kaşesini bastırarak, kimi yalnızca bir paraf çizip geçerek. Eşikte imzasını atan kişi, o an bir muhasebe işlemi yaptığını düşünmez. Düşünmesine gerek de yoktur, çünkü deftere yazan ile defteri okuyan aynı kişi değildir. Yazan borcunu kapatır ve çekip gider; okumak başkasına, gecenin geç bir saatine kalır.

Geceleyin Açılan Hane

Taziye biter, çelenkler solar, evdeki gülsuyu kokusu uçar. Günler sonra, herkes dağıldıktan sonra, ölünün en yakını defteri tek başına açar ve bir muhasebecinin sayfa çevirişiyle gözden geçirir. Parmağı satırların üstünde gezer, bir isim arar; bulamayacağını baştan bildiği bir isim. Gelene takılmaz parmak, gelmeyene takılır. Çünkü gelen beklenendir, borcunu ödemiştir, hesabı kapanmıştır; kapanmış hesap ilgisizdir. Yalnız gelmeyen canlı kalır, çünkü onun satırı boştur ve boş satır insanın gözüne batan tek satırdır. Defter, üstüne yazılanlar için değil, üstünde bıraktığı boşluk için tutulur; bir alacak hanesidir ve okuyan onu hep alacak tarafından okur.

Başkasının cenazesinde duran insan, farkında olmadan kendi cenazesine bir poliçe yatırır; primini bugün öder, tahsilatı kendi ölümüne erteler — hem de orada bulunmadan, tabutunun arkasında kaç kişi yürüdüğünü sayamayacak halde. Bundan böyle defterini başkaları tutar. İşin tuhaf yanı, bu hesabı en sert tutanın, gözü en yaşlı olduğu için en az muhakeme bekleyeceğin insan olması. Matemin insanı dünyadan kopardığını sanırız; oysa matem, kimin sahip çıktığını tek tek saymak zorunda kaldığın en çıplak ana fırlatır. Kapının her çalınışında bir isim hanenin alacağına geçer, çalınmayan her saatte bir isim açıkta kalır. Yas değil bu; yasın kılığına girmiş bir aidiyet yoklamasıdır.

Mahalle Unutmazdı

Bir zamanlar bu defter yazısız tutulurdu. Mahalle kimin tabutun altına omuz verdiğini ezbere bilirdi, kâğıda gerek kalmazdı, çünkü mahallenin kendisi bir defterdi. Ne var ki o defterin unutması yoktu. Herkes herkesin tanığıydı; alacak hiç silinmez, borç hiç düşmez, bağışlamaya bile arada bir aralık açılmazdı. Bir komşunun yirmi yıl önce gelmediği cenaze, yirmi yıl sonra hâlâ birinin dilinin ucundaydı. Kâğıdı icat etmekle daha merhametli olmadık; başka bir şey olduk. Kâğıt, mahallenin asla beceremediği şeyi becerir: unutur. Sararır, çekmecede ölür, kalemi koparsa bir daha açan çıkmaz. Bizi bağışlatan, hafızamızın gücü değil, kâğıdın çürümesidir; affı kendi gevşekliğimize değil, mürekkebin solmasına borçluyuz. Vicdan diye andığımız şey çoğu zaman bir saklama kusurudur — iyi tutulan defter affetmez.

Borçlu kalmanın gözden kaçan bir tatlı yanı vardır. Birine eksik kaldığın sürece onunla işin bitmiş sayılmaz; ödenmemiş borç, kapısını çalmak için elinde tuttuğun bahanedir, aranızda gerilmiş ama henüz kesilmemiş iptir. Defterin acımasızlığı tam buradadır: o, borcun kapandığı yerdir. "Geldi" yazıldı mı mesele görülmüş sayılır. Gelmeyenin satırı boş kalır ve o boşluk bir hüküm gibi mühürlenir. Borçlu kalsaydı bir umut da kalırdı; sonraki cenazede koşa koşa gelir, açığını kapatırdı. Ama o cenaze bir daha kurulmaz, o satır bir daha doldurulmaz.

Sorulması akla gelmeyen bir soru var. Defteri alacak hanesinden okuyan o yakın, bir gün başka bir parmağın kendi adını arayacağını hesaba katar mı? Çünkü bu defter eline tutuşturulmuş bir alet değildir; nesilden nesle aynı eli eğiten sessiz bir terbiyedir, devralınan ve geri devredilen bir borçtur. Onu en amansız okuyan, bir gün en amansız okunacak olandır. Eşikteki zincir kalemi kapağa bağlamakla yetinmez; bizi birbirimize bağlar, aynı hesabı kuşaktan kuşağa taşır, ve halkalardan biri her zaman daha açılmamış bir mezarın ucundadır.

Yıllar sonra defteri bir çekmecenin dibinde bulursun. Kâğıdı sararmış, spirali pas tutmuş, imzaların yarısı çoktan okunmaz olmuş. Kimin geldiğini artık kendin bile çıkaramazsın. Yalnız bir satırı hâlâ ezbere bilirsin: gelmesi gerekip de gelmeyenin boş bıraktığı yeri. Ölenin üstünden bir ömür geçmiş, o adama duyduğun kırgınlığın sebebini belki unutmuşsundur. Kalem çoktan koptu zincirinden, kim bilir hangi cebe gitti. Yine de hiç yazılmamış o isim yerinde duruyor; sararmış sayfada, mürekkebin bir kez bile değmediği o boş satır.

taziyecenaze defteriborç ve hafızaaidiyetmahalleunutmadeneme
Yazar Hakkında

Arif Doğanzade

Felsefe Yazarı · Mütefekkir

Arif Doğanzade, Üsküdar’da büyüdü. Çocukluğundan itibaren semtin tarihi dokusu içinde felsefeye ve sanata ilgi duymaya başladı. Mimari ve edebiyat bu ilginin doğal bir parçası oldu zamanla. Üsküdar’ı karış karış gezmek, ona soyut kavramları somut mekânlarla düşünme alışkanlığı kazandırdı. Felsefe ve sanatı birbirinden ayrı görmez; birinde derinleştikçe diğerinde de yeni sorular bulur kendine. Buradaki yazılar bu arayışın ürünü.

Devam Et

İlgili Yazılar