Ana içeriğe geç
İmsak--:--
Güneş--:--
Öğle--:--
İkindi--:--
Akşam--:--
Yatsı--:--
Sonraki--:--:--
Hikmet

Kilitte Duran Anahtar

Kiralık ilanlarında metrekare var, aidat var; eşik yok, komşu yok. Bir taş kasabada, eşiğine begonya konmuş pencereler ve kilidinde anahtarı asılı duran bir kapı karşısında yerleşmek üzerine: insan mütemekkin bir hayvandır.

Arif Doğanzade Felsefe Yazarı · Mütefekkir
21 Temmuz 2026
Paylaş

"2+1, eşyalı, yeni boyalı, kombili, ara kat, depozito iki kira." Bu satırı bir emlak sitesinden aldım; şehri söylemeyeceğim, çünkü fark etmiyor: memleketin bütün kiralık ilanları aynı dille yazılıyor. Bu dilin sözlüğünde metrekare var, aidat var, "krediye uygun" var; eşiği aradım, bulamadım. Komşu da geçmiyor; belli ki mülkün ayıplarından sayılıyor. Sabah güneşinin hangi odaya kaçta girdiğini soran bir satıra ise hiç rastlamadım. İlanın kiraladığı şey bir hacim; hayat, sözleşmenin ekinde bile değil.

Bu tür ilanlara kaç kez cevap verdiğimi saymadım; saymış olsaydım herhalde utanırdım. Bildiğim şu ki iki taşınma önce bantladığım bazı koliler bir daha hiç açılmadı. Üstlerinde kendi el yazımla "kitap — karışık" yazıyor ve ben onlara epeydir bagaj muamelesi yapıyorum; ev eşyası olduklarını ikimiz de unuttuk. Yerleşmiş miyim diye bana sormayın, kolilere sorun; yıllardır bantlı bekliyorlar.

Kiracılık fena hayat sayılmaz; yalnız hep biraz ayakta yenen yemeğe benziyor.

Begonyanın Yanındaki Pet Şişe

Geçenlerde yolum bir taş kasabaya düştü; ne aradığımı bilmeden sokaklarında yürüdüm. Kesme taş bir duvarda kemerli alınlıklı bir pencere gördüm: demiri el işi, kıvrımları ustasının keyfince; arkasında tül, tülün arkasında bir hayatın uğultusu. Taş eşiğe biri plastik saksıyla pembe beyaz begonyalar koymuştu; saksının dibinde, sabah sulamasından kaldığı belli, küçücük bir pet şişe duruyordu. İleride iki katlı bir taş ev vardı, penceresinde kırmızı sardunya; basamakları ortalarından aşınmıştı, o çukuru kaç kuşağın kaç bin inişi açtı, bilmiyorum. Daha ileride kaba moloz bir duvar duruyordu; kapkaranlık nişinin üstündeki ahşap kirişe biri mavi bir branda germiş, yeşil bir iple bağlamıştı. Duvar kaç yaşındaydı bilmiyorum, ama kimse ona emekli muamelesi yapmıyordu; hâlâ mesaideydi.

Güzeldi elbette; taş kasabalar güzel olmayı bilir. Beni eşiklere mıhlayan şey ise bu taşların hâlâ kullanılıyor olmasıydı. Restore edilip müzeleştirilmiş, girişine tabela dikilmiş taş çok gördüm; ütülü ölülerdir onlar, kapısında gişe bekler. Buradaki taşın üstünden begonya suyu damlıyordu, tülün arkasından televizyon sesi geliyordu. Yerleşmek dediğimiz şeyin resmini ben o pet şişede gördüm. Biri her sabah aynı eşiğe çıkıp aynı çiçeği suluyor ve bunu düşünmeden, ete işlemiş bir alışkanlıkla yapıyor. Otuz yıl böyle sulanan bir eşik mimarlıktan çıkar, biyografiye geçer.

Begonya kışın içeri alınıyordur; sormadım, biliyorum.

Dönüş yolunda sözlük karıştırma illetim tuttu. Lugatler "mekân"ın aslını "olmak" fiiline bağlıyor; oluşun ortaya çıktığı yer demek. Kelime o kadar çok kullanılmış ki Araplar baştaki mimi kökten sanıp ondan yeni bir aile türetmiş: imkân o ailedendir, bir de az sonra işime yarayacak olan mütemekkin, yerleşmiş olan. Yer tutmakla muktedir olmak aynı sofraya oturuyor; Kur'an da bir topluluğa güç verdiğini söyleyeceği zaman "onları yeryüzünde yerleştirdik" diyor. Mekânı olmayanın imkânı azalır; bunu her kiracı bilir, sözlük sonradan tasdik eder.

Taşla hukukum yalnız seyretmekten ibaret de değil. Yıllar önce, uzak bir memlekette, bir hayır inşaatında kemer örmüştüm. Ahşap kalıbın üstüne taşları dizersiniz; her taş yanındakine yaslanır, hiçbiri tek başına ayakta duramaz ve en tepedeki taş yerine oturana kadar bütün o yığın sizin merhametinize muhtaçtır. O taş yerini bulunca kalıp alınır; birbirinin sırtına tutunan yığın, bir nefeste yapı olur. Kilit lafını o günden beri hafife alamıyorum: kemerin tepesindeki taş herkesi yerinde tutar, kendisi de ancak herkes yerindeyken durur.

Taşın bu hâlini İbn Haldûn insanlar için çoktan yazmış: Mukaddime'nin daha başında, filozoflardan devraldığı formülü benimser; insan tabiatı gereği medenîdir, tek başına ne karnını doyurabilir ne canını koruyabilir. Eskiler zaten insanı tarif ederken "hayvan" deyip üstüne bir sıfat koymayı severmiş; konuşan hayvan, şehirli hayvan. Ben de o kasabadan dönerken kendi payıma, kimseye mal edemeyeceğim mütevazı bir tarif düşürdüm deftere: insan mütemekkin bir hayvandır. Yer tutan, tuttuğu yerle tutunan hayvan. Kuş yuvasını içgüdüyle yapar, her yıl da aşağı yukarı aynısını; insansa bir eşiğe saksı koyar, ertesi yıl yanına bir saksı daha ekler, kirişe ip bağlar, torununa püskül ördürür.

Renkten Renge

Sûfîlerin eski bir kavram çifti var; tam bu yazının harcı. Kuşeyrî, Risâle'sinin ıstılahlar bölümünde yol adamının iki hâlini ayırır: telvîn, renkten renge girmek, hâlden hâle savrulanların sıfatı; temkîn, karar kılmak, menzile ermişlerin. Temkîn de demin andığım sözlük ailesinden çıkma; mütemekkinin kalbe bakan yüzü. Okuduğumdan beri kiracılığın metafizikteki adını bulduğumu düşünüyorum; benimki düpedüz telvîn. Her sözleşmede yeniden pazarlık edilen hayat, "duvara çivi çakabilir miyim" diye izin isteyerek geçen yıllar, renkten renge, semtten semte. Temkîn ise o eşikteki begonya; anladığım kadarıyla tapu dairesinin verebildiği bir şey de değil.

İtirafın çetrefil yeri şurası. O kasabada yaşamak ister miydim? Kendime ciddiyetle sordum; cevap utandırıcıydı. İstemezdim. Bir hafta idare eder, sonra otobüs saatlerini öğrenmeye başlardım. Hastane uzak, iş yok denecek kadar az; kışını hiç sormayın. Ben taşın fotoğrafını çektim, akşam sıcak suyu kombiden gelen bir eve döndüm. Yerleşikliğin manzarasına talibim; faturası açılınca ortalıktan kayboluyorum.

Arapçada mesken ile sükûn aynı kökten konuşur; ev demek, yatışılan yer demek. Cennetten çıkarılan insana yeryüzü, meâlen, "bir süreye kadar karar kılacağınız yer" diye gösterilmiş; demek macera bir adres tayiniyle açılıyor. İlk meskenimizin ana rahmi olduğunu, oradan da bir gün apar topar çıkarıldığımızı hatırlayınca, bu yerleşememe hâlime kusur demeye elim varmıyor; eski bir hatıranın nüksü belki. Belki hepimiz ilk evinden çıkarılmış kiracılarız ve begonya sulayanlar, küsmemeyi başaranlar.

Kasabadan ayrılmadan önce bir bahçe kapısının önünde uzun süre durdum. Ahşabı grileşip lif lif olmuş, sürgüsü paslı bir kapıydı; yandaki bahçeden incir yaprakları sarkıyordu. Kilidinde bir anahtar asılıydı; sarı yeşil ipten örülmüş, püsküllü. Birisi bir gün oturmuş, bu anahtara püskül örmüş; evin demirbaşına elbise dikmiş, madeni eşyalıktan çıkarıp haneden biri yapmıştı. Sokak bomboştu. İsteyen çevirir, girerdi. Ben, güvenin turisti, orada dikilip fotoğrafını çektim.

Aşağıdan sepetli bir kadın geliyordu. Dayanamadım, anahtarı gösterdim: "Unutulmuş herhalde," dedim. Kadın önce kapıya, sonra bana baktı; sepetini öbür eline aldı.

"Unutulmamış," dedi, düzeltir gibi. "Duruyor."

denemekiracılıkyerleşmetelvîn ve temkînİbn Haldûntaş mimarisi
Yazar Hakkında

Arif Doğanzade

Felsefe Yazarı · Mütefekkir

Arif Doğanzade, Üsküdar’da büyüdü. Çocukluğundan itibaren semtin tarihi dokusu içinde felsefeye ve sanata ilgi duymaya başladı. Mimari ve edebiyat bu ilginin doğal bir parçası oldu zamanla. Üsküdar’ı karış karış gezmek, ona soyut kavramları somut mekânlarla düşünme alışkanlığı kazandırdı. Felsefe ve sanatı birbirinden ayrı görmez; birinde derinleştikçe diğerinde de yeni sorular bulur kendine. Buradaki yazılar bu arayışın ürünü.

Devam Et

İlgili Yazılar