İkinci El Kelimeler
Bir kelimeyi boşalana kadar tekrarladığında anlamının nasıl uçup gittiğini hepimiz görmüşüzdür. Peki anlam kelimenin içinde değilse nerede? En özel, en bize ait duyguları neden hep herkesin diliyle, ikinci el kelimelerle söylemek zorunda olduğumuz üzerine.
Çocukken hepimiz bir kez denemişizdir: en sıradan bir kelimeyi alıp arka arkaya, hızlı hızlı söylemek. Kapı, kapı, kapı, kapı… Onuncu seferde tuhaf bir şey olur. Kelime elinde dağılmaya başlar; o tanıdık ses anlamını yitirir, ağzında yabancı, saçma bir gürültüye döner. Bir an için “kapı”nın ne kadar uyduruk bir ses olduğunu, o sesle gerçek kapı arasında hiçbir bağ bulunmadığını çıplak çıplak görürsün. Sonra ürküp bırakırsın; biraz durunca anlam yerine geri döner, kelime yeniden kapı olur. Ama bir şey görmüşsündür artık: anlam kelimenin içinde durmuyormuş. Onu oraya biz koyuyormuşuz — ve geri çekebiliyormuşuz.
O dağılma anında görülen şey, dil üstüne söylenebilecek en sarsıcı gerçektir. “Su” sesinde ıslak hiçbir şey yoktur; “taş” sesi sert değildir. Sesle anlattığı şey arasında hiçbir doğal, zorunlu bağ yok. Başka bir dilde aynı suya bambaşka bir ses denir, o ses de orada gayet yerinde durur. Demek ki kelime bir şeyin resmi değil, üstüne anlaştığımız bir işaret. Dil, insanlığın hiç kimsenin altına imza atmadığı en büyük sözleşmesidir. Milyonlarca insan her sabah, hiç konuşmadan, “kapı”ya kapı demeye devam edeceğine dair sessiz sözünü yeniler. Bu anlaşma o kadar eski, o kadar görünmezdir ki onu bir doğa kanunu sanırız. Oysa kanun değil, âdettir; sürdürdüğümüz için var.
Üstelik bir kelime tek başına bir şey demek bile değildir; ancak yanındakilerden farkıyla anlam kazanır. “Sıcak”, soğuk ve ılık olmadığı için sıcaktır. Her kelime, olmadığı şeylerin ortasında, onlara değmeden, ince bir sınırla anlamını çizer. Bir dili öğrenmek, kelimeleri tek tek ezberlemek değil, bu görünmez sınırların nereden geçtiğini sezmektir. Başka bir dil, dünyayı başka yerlerden böler: bir rengi ikiye ayırır, iki ayrı duyguyu tek kelimede toplar, bizim ayrı sandığımızı aynı sayar. Her dil gerçekliğin üstüne başka bir ağ atar; biz o ağın gözlerinden bakar, ağı dünyanın kendisi zannederiz.
Ad Koyan, Sahip Olur
Madem anlam doğada değil anlaşmada, o halde ad koymak masum bir iş olmaktan çıkar. Bir şeye ad veren, onu kendi dünyasına, kendi sözleşmesine katmıştır. İlk insanın hayvanlara ad vermesi boşuna bir hikâye değil: ad vermek bir tür sahiplenmedir. Doktorun, içinde adsız gezinen bir tedirginliğe bir teşhis adı koyması, o belirsizliği bir anda “hastalık” yapar — artık adı vardır, dosyası vardır, sahibi vardır. Devletin formundaki kelime seni tarif eder; sen kendini başka türlü bilsen de kâğıttaki ad kazanır. Bir ülkeyi işgal eden, önce dağların, nehirlerin adını değiştirir; çünkü bir yerin adını koyan, orayı biraz da kendi kılmıştır. Sevgilinin taktığı o küçük, kimsenin bilmediği ad da aynı şeyi yapar, yalnız daha tatlısından: adlandırarak sahiplenir. Ad bir ayna değildir; bir tapudur.
Kapalı Kutular
Ama bütün bu güç, dilin asıl açığını kapatmaz. Çünkü kelimelerle alışveriş yaparken kapalı kutular takas ederiz. Sana “keder” derim, başını sallarsın; ikimiz de anladığımızı sanırız. Oysa benim kederimin içinde ne olduğunu sen hiç göremezsin; senin “mavi”nin benim “mavi”mle aynı olup olmadığını ömrümce bilemem. Herkes kendi kelimesinin içini kendi yaşadığıyla doldurur; dışarıdan bakan yalnızca kabı görür, içini değil. Wittgenstein bu yüzden tamamen kendine ait, gizli bir dilin imkânsız olduğunu söylerdi: bir kelimenin anlamı, kafanın içindeki o özel duyguda değil, herkesle birlikte oynadığımız ortak oyunda yaşar. Anlam kullanımdadır; tek başına değil, aramızdadır.
Buradan tuhaf, biraz da acı bir şey çıkar. En özel, en yalnız, en bize ait duygu bile ancak en herkese ait kelimelerle söylenebilir. Anlaşılmak isteriz — birinin bizi tam olarak anlamasını; ama bunun için elimizde yalnızca ikinci el kelimeler vardır. “Seni seviyorum”u, milyarlarca ağzın bizden önce kendi aşkları için söyleye söyleye yumuşatıp inceltmiş olduğu o eski cümleyi fısıldarız. En birinci elden duygu, en ikinci elden araçla yola çıkar. Sahici bir şey söylemek isteyip de elimizde herkesin kullandığı sözlerden başkasının olmaması — bütün şairlerin, bütün âşıkların ortak çaresizliği budur. Yeni bir kelime uyduramayız; uydursak kimse anlamaz. Anlaşılmanın bedeli, herkesin diliyle konuşmaktır.
Bir gün, bir başucunda, bütün kelimelerin tükendiği bir an gelir. Söylenecek hiçbir cümle yetmez, hiçbiri tam oturmaz; en güzel sözler bile o anın yanında ucuz, hazır, yetersiz kalır. İşte o zaman, elimizde kalan tek şeyle, kişinin adını söyleriz. Yalnızca adını. Çocukken boşalana kadar tekrarlayıp anlamsız bir sese çevirdiğimiz o şeyle aynı türden bir ses — bir avuç harf, bir nefes. Ama bu kez içinde koca bir ömür vardır; yıllarca o ada doldurduğumuz her şey, tek bir hecede durur. Kelime yine boştur; onu dolduran biziz. Belki dilin bütün hikâyesi budur: ömrümüz boyunca boş kapları taşır, içlerini tek tek, sessizce kendimiz doldururuz — ve en sonunda, doğru anda söylenen tek bir boş kelimenin dünyadaki en dolu şey olabileceğini anlarız.
Arif Doğanzade
Arif Doğanzade, Üsküdar’da büyüdü. Çocukluğundan itibaren semtin tarihi dokusu içinde felsefeye ve sanata ilgi duymaya başladı. Mimari ve edebiyat bu ilginin doğal bir parçası oldu zamanla. Üsküdar’ı karış karış gezmek, ona soyut kavramları somut mekânlarla düşünme alışkanlığı kazandırdı. Felsefe ve sanatı birbirinden ayrı görmez; birinde derinleştikçe diğerinde de yeni sorular bulur kendine. Buradaki yazılar bu arayışın ürünü.