Her Cetvel Bir Bıçaktır
Ölçmek, kesmenin terbiye görmüş halidir. Takvim, saat, dilim — hepsi nitelik farkını silip vakti eşit kutulara indiren aynı makinenin parçaları. Deneme, bu eşitleme hilesini ve onu reddeden adamın hakkını araştırıyor.
Ölçmek masum bir iş değildir. Eline aldığın her cetvel bir bıçaktır, her takvim bir bıçaktır; vakti gösterdiğini sandığın alet, aslında onu keser. Buna itiraz edeceksin, biliyorum: cetvel bir şeyi yalnızca işaretler, kesmez. Ama bir şeyin nerede biteceğini, nerede başkasının başlayacağını söylemek — kesmek tam olarak budur. Sınırı çizen, eti ayıran bıçaktan ne farkı var?
Bunu en çıplak haliyle bir doğum günü masasında yakalarsın. Şarkı sürer, mum titrer; ama kimsenin gözü pastada değildir. Gözler bıçaktadır. O bütün, dağıtılmamış, üstündeki krema henüz hiçbir yara almamış pasta orada öyle durdukça içimizde tuhaf bir huzursuzluk büyür. Bölmek lazımdır. Bütün bir şey, masada öylece, neredeyse bir küstahlık gibidir.
Şimdi telefonunun ekranına bak. Aynı zanaatın başka aletleri orada dizili. Yılı aylara, ayı haftalara, haftayı o tıkırdayan saniyelere bölen ne varsa, hepsini vakti ölçmek için yaptık — ölçmek dediğimiz, kesmenin kibar kılığa sokulmuş hali. Manastır çanı boşuna çalmazdı. Çan vaktin ilk dilimcisiydi: sabahla bir dilim açar, akşamla bir dilim kapatır, aradaki o biçimsiz, ölçüsüz sürekliliği yutulabilir parçalara ayırırdı. Çan vakte karşı değildi. Vakti porsiyonluyordu.
Aynı Genişlikteki İki Kutu
Bütün bu aletlerin asıl hüneri ölçmek değil, eşitlemektir. Simmel paranın tuhaf bir iş gördüğünü söylerdi: bir tabloyla bir çuval patatesi, bir saatlik emekle bir mektubu aynı ortak ölçüye indirir, aralarındaki nitelik farkını siler. Takvim de vakte tam bunu yapar. Pazartesi öğleden sonrası ile herhangi bir salı sabahı, ekranda yan yana iki kutudur — aynı genişlikte, aynı renkte, birbirinden ayırt edilemez. İçine ne koyduğunu, hangisinde nelerin yaşandığını sana unutturur.
Pastada da öyle. Bir tabağa düşen dilim ile yandakine düşen, kremalı yüzeyleri aynı parlaklıkta, eşit görünür; oysa biri çikolatalı köşeden, öteki tatsız göbekten kesilmiştir. Bıçak bu farkı görmez. Görmek istemez. Eşitlemek için vardır. Maaşın aya bölünmesi, ayın taksitlere, taksitin her ayın beşine inmesi de aynı tek hareketin tekrarıdır: farkı silmek, her şeyi tek ölçüye çevirmek. Verimlilik dedikleri, sonunda yalnızca daha keskin bir bıçaktır.
Bir çocuğun yazını düşün. O yazın belki bir başı vardı ama sonu yoktu; uçsuzdu, dilimsizdi, hiçbir kutuya bölünmemişti. Sonradan ona mutluluk der, geriye dönüp özleriz. Oysa çocuk mutlu değildi; bütünün dehşetini henüz tanımıyordu. İlk bıçağı eline biz tutuştururuz. Önce ödevini bitir, sonra oynarsın. Yatma saati geldi. Vaktin nasıl porsiyonlanacağını sabırla öğretir, büyüdüğünde bunu kendi kendine yapmasını bekleriz.
Pastayı Kesmeyi Reddeden Adam
Burada birini hayal et. Pastayı kesmeyi reddeden birini. Mum söner, herkes bıçağı ona uzatır, almaz. Bırakın bütün dursun, der; herkes elini uzatsın, kim ne koparırsa koparsın. Çoğumuz bunu bir oyunbozanlık, bir tuhaflık sayarız — çünkü dilimsiz bir bütünün karşısında insan ne yapacağını bilemez. Oysa bu adamın bir hakkı var, ve onu kolayca elinden almamalı. O, dilimin yalan söylediğini sezmiştir: eşit görünen iki dilimin eşit olmadığını, kesmenin bir adalet değil bir kandırmaca olduğunu. Takvimsiz yaşamaya çalışan, randevuyu kabul etmeyen, "haftaya bir bakarız" cümlesini reddeden insanlar da vardır. Onlara savruk, güvenilmez, biraz da tehlikeli deriz. Belki korktuğumuz onların savrukluğu değil; bizim her gün yaptığımız o kesme işinin, onların yüzünde, gereksiz görünüvermesidir.
Çünkü dilimlemek vakti yoksullaştırmaz; onu yaşanabilir kılan tek hiledir. Sürekliliğe katlanamadığımız için keseriz. Bıçak bizi pastadan değil, sonsuzluktan korur. Kesmek aczin değil, korkunun adıdır. Bütüne, ölçülemeyene, porsiyonlanamayana dolaysız bakmaya cesaretimiz yoktur; o yüzden onu önce küçük, isimlendirilebilir lokmalara böleriz. Pazartesi deriz, saat üç deriz, bu ay deriz. Her isim bir kesik, her kesik bir tutamaktır. "Anı yaşa" diyenler işin en kolayına kaçar; "an" zaten en ince dilimdir, en küçük porsiyondur. Asıl yapamadığımız bütünü yaşamaktır.
Şimdi sen. Bu satırları okurken bile bir gözün saatte. Bu yazıya kaç dakika ayırdığını, akşamın hangi dilimine neyi sıkıştıracağını çoktan hesapladın. Bugünü kaç parçaya böldün, say. Sabahı işe, öğleyi telefona, akşamı ekrana. Her parçanın kenarını bir bıçakla düzelttin, hiçbiri ötekine taşmasın diye. Şimdi bir tanesini, yalnız bir tanesini, kesmeden bırak. Akşamı dilimleme. Saate bakma, "şu kadar sonra şunu yapacağım" deme, başını ve sonunu belirsiz bırak. Yapamayacaksın. Birkaç dakika içinde elin yine takvime gidecek — çünkü o kesilmemiş akşamın içinde, eşit kutuların altında sakladığın şey seni bekliyor olacak. Bıçağı bu yüzden bırakamıyorsun. Ne çıkacağını biliyorsun da ondan.
Arif Doğanzade
Arif Doğanzade, Üsküdar’da büyüdü. Çocukluğundan itibaren semtin tarihi dokusu içinde felsefeye ve sanata ilgi duymaya başladı. Mimari ve edebiyat bu ilginin doğal bir parçası oldu zamanla. Üsküdar’ı karış karış gezmek, ona soyut kavramları somut mekânlarla düşünme alışkanlığı kazandırdı. Felsefe ve sanatı birbirinden ayrı görmez; birinde derinleştikçe diğerinde de yeni sorular bulur kendine. Buradaki yazılar bu arayışın ürünü.