Çorapla Yürüyen Adamın Hızı
Misafirin eşikte bıraktığı ayakkabı, bir nezaket nesnesi değil, elinden alınan bir kaçış kapasitesidir; ama aynı çift deri ev sahibini de yerine çakar — konukseverlik, iki tarafın birbirinin hareketini rehin tuttuğu karşılıklı bir hareketsizliktir.
Çağımızın en kibar ev sahibi kapıyı açar açmaz elini havaya kaldırır: "Aman çıkarma, öyle gel." Halısına çorapla basılmasını istemez, eşikte eğilip bağcıkla uğraşmanızı zül sayar, sizi olduğunuz gibi, ayağınız donanımlı, hazır içeri buyur eder. İncelik diye sunulan şeydir bu, ve gerçekten inceliktir. Ama o cümleyi her duyduğumda annemin, teyzelerimin evi gelir aklıma; orada kapıdan girer girmez yapılan ilk iş ayakkabının çıkarılmasıydı. Sonra biri eğilir, çıkardığınız o çifti alır, burnunu sessizce kapıya çevirirdi. Kimse "git" demezdi. Yine de orada, sizin oturduğunuz yerden görebileceğiniz bir hizada, deriden bir cümle dururdu, ve siz onu çorabınızın içinden okurdunuz.
Çünkü ayağınız çıplaktır artık. Çoraplı, ki yabancı bir evde çorap çıplaklıktan beterdir; bir delik ihtimali, halıya basan o yumuşak sessiz adım. Çorapla yürüyen adam hızını kaybetmiş adamdır. Topuğunu yere vuramaz, kapıyı çarpıp çıkamaz, koridorda dönerken eşyalara çarpmamak için yavaşlar; bedeni o evin temposuna ayarlanmıştır, sesi alçalır, adımı ürkekleşir. Eşikte bıraktığı bir çift deri değildir yalnızca. Terk etme aletidir. Ayakkabı bir hız makinesidir aslında, insanı bir mekândan söküp alıp başka bir yere taşıyan; onu kapının dışında bırakıp içeri geçtiğiniz an, gitme kabiliyetinizi de orada bırakırsınız.
Eşikte Bırakılan Şey Bir Hız
Eşik üzerine söylenenlerin çoğu bu sahneyi arınma diye okur. Kirli dışarıdan temiz içeriye geçiş, ayakkabıyı çıkarmak da bir tür el yıkama. Hoş laftır, fazla hoş. Arınmada bir gönüllülük vardır; oysa benim ayakkabımın burnu bana sorulmadan çevrildi. O çevirme bir dönüşüm değildi, çıkışıma el koymaktı. Ev sahibinin marifeti misafire bir şey vermesinde değil, ondan bir şey almasındadır; aldığı şey de hızdır, ivmedir, kalkıp gidiverme yetisidir.
İyi ev sahibi bunu nasıl yapacağını bilir. Vedayı yavaşlatır. Tam kalkacakken bir çay daha gelir, "dur şunu da al yanına" diye bir paket araya girer, kapıya doğru iki adım atmışken bir soru sizi geri çağırır. Hepsi vakit kazanmak içindir, ve kazanılan vakit misafirin ayağından çalınmıştır. Çıplak ayak vedayı yavaşlatır; eğilirsiniz, ayağınızı sokarsınız, bağcığı çözülmüş bulursunuz, belki yanlış teki giyip düzeltirsiniz, ve tam o eğilmiş, başı önde, savunmasız duruşun içinde bir lokma daha araya sığar. Konukseverlik dediğimiz o sıcak tüten şeyin altında, misafirin temposunu düşürmeye yarayan soğuk bir mekanizma çalışır. Aceleyle çıkmanın yolu kapatılmıştır. Kaçışınız eşikte, ayakkabınızla birlikte, sizi bekler.
Buradan kalkıp "demek konukseverlik bir iktidar oyunuymuş" demek kolaydır, ve eksiktir. Çünkü ayakkabımı eşikte bırakıp içeri geçtiğim an ev sahibi de bir kabiliyetini yitirir: artık beni kovamaz. Çıplak ayaklı bir insanı kapı dışarı etmek medeniyetin kaldıramayacağı bir şeydir, en utanç verici ihlaldir; ayakkabısız misafiri sokağa atan adam insanlıktan çıkmış sayılır. Demek eşikte hareketsiz kalan yalnız ben değilim. Ev sahibi de, ayağımı çıplaklaştırdığı andan itibaren, beni koruma zorunluluğuna bağlanmıştır, o da yerinden oynayamaz. İkimiz de aynı eşiğe çakılıyız. Ben gidemiyorum çünkü ayakkabım içeride değil; o beni gönderemiyor çünkü ayakkabım dışarıda. Aynı çift deri ikimizi de aynı anda tutuyor.
Burnu Çeviren El Kimin Eli
İşte o burnu kapıya döndüren el de buradan bakınca başkalaşır. Misafir kendi ayakkabısının yönünü kendi çeviremez; kalkıp eğilse, kaçacakmış gibi olur, ayıptır. Yönü değiştirmek ev sahibinin tasarrufundadır. Burnu kapıya döndürdüğü an "yolun açık olsun" demiş olur, hareket kabiliyetini misafirine geri vermiş olur. Bu yüzden ince ev sahibi o jesti elinden geldiğince geciktirir, çoğu zaman ayakkabıları girişteki karışıklıkta öylece bırakır, çevirmeyi unutmuş gibi yapar. Ayakkabının yönünü serbest bırakmamak, misafirin hızını avucunda tutmaya devam etmektir.
O yüzden benim eşikte çevrilmiş duran ayakkabım beni şaşırtır. O el ne diyor? Sevmediğini mi söylüyor, yoksa kararı bana mı bırakıyor; "istersen kalk" mı diyor? Çünkü ben kalkmıyorum. Hareket etmeme izni verilmiş olması, hareket etmek zorunda kalmaktan daha ağır bir şey. Kapı önüme açık bırakılmış, ve açık bırakılmış bir kapının önünde insan, kapalı bir kapının önünde olduğundan daha sıkı tutuludur; çünkü artık gitmemesi kendi seçimidir, ve seçim bağlar.
Çağımızın o kibar ev sahibi, "aman çıkarma öyle gel" diyen adam, bütün bunların hiçbirine girmez. Sizi hızınızla içeri alır, hızınızla uğurlar. Çabuk bir kahve, kapıda bir veda, ve siz ayağınızda ayakkabı, motoru çalışır halde gelmiş gibi, hiç yavaşlamadan çıkar gidersiniz. Pratiktir, temizdir, kimsenin halısını kirletmez. Ama hızını hiç bırakmadığınız evden geriye hiçbir şey bırakmadan çıkarsınız, ve bir mekânda iz bırakmamak, oraya bir daha dönmek için sebebiniz kalmaması demektir. O ev sizi alıkoyamamıştır, çünkü hiçbir zaman gerçekten içeri almamıştır; eşikte tutamayan, içeride de tutamaz.
Yıllar geçti, kendi evim oldu. Geçen kış bir misafir geldi, ayağında ağır bir bot, eşikte uzun uzun uğraştı, sonunda çıkardı, içeri çorabıyla geçti. Sohbet koyulaşınca, mutfağa bir şey almaya kalktığımda gözüm girişe takıldı; onun botu, burnu içeri dönük, sofraya bakar gibi duruyordu. Düşünmeden eğildim, eğilirken annemin, teyzelerimin elini kendi elimin ucunda buldum. Botu çevirdim — burnunu kapıya döndürdüm, "yolun açık olsun" der gibi — ve doğrulurken kendi kendime güldüm: adam daha çorabını ısıtmadan ben onun gitmesini hazırlamıştım. Sonra sofraya döndüm, oturdum, bir şey almaya gittiğimi unutmuştum bile. Botun yönünü çevirmiştim, ama o gece onu en geç ben yolcu ettim; çay üstüne çay, lakırdı üstüne lakırdı, kapıyı çoktan göstermiş elimin sahibi, misafirini en zor bırakan ev sahibi çıktı.
Arif Doğanzade
Arif Doğanzade, Üsküdar’da büyüdü. Çocukluğundan itibaren semtin tarihi dokusu içinde felsefeye ve sanata ilgi duymaya başladı. Mimari ve edebiyat bu ilginin doğal bir parçası oldu zamanla. Üsküdar’ı karış karış gezmek, ona soyut kavramları somut mekânlarla düşünme alışkanlığı kazandırdı. Felsefe ve sanatı birbirinden ayrı görmez; birinde derinleştikçe diğerinde de yeni sorular bulur kendine. Buradaki yazılar bu arayışın ürünü.