Bu Dünyaya Bakan Şair
Asırlarca şairler hep öteye, soyuta, ulaşılmaza baktı. Nedîm gözünü indirdi ve önündeki şehre, ana, gerçeğe baktı — göründüğünden çok daha cesur bir hamleydi.
Klasik şiirimizin sevgilisi hep aynı kişidir: ulaşılmaz, soğuk, yüzü tam görünmeyen biri. Ona uzaktan yanar, kavuşamazsınız; zaten kavuşmak da istenmez, çünkü asıl mesele özlemin kendisidir. Yüzyıllarca şairler bu uzaktaki sevgiliye baktı. Sonra on sekizinci yüzyılın başında, Lâle Devri İstanbul'unda Nedîm geldi ve başını çevirdi: uzağa değil, önüne baktı.
Onun şiirinde sevgili artık bir semtte oturur, bir mesirede gezer, gerçek bir gülüşü vardır. Şehir somuttur, an gerçektir, haz utanılacak bir şey değildir. En bilineni şu beytidir:
Bu şehr-i Sıtanbûl ki bî-misl ü bahâdır,
Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır.
“Bu İstanbul şehri ki eşsiz ve paha biçilmezdir; bir taşına bütün İran ülkesi feda edilse yeridir.” Dikkat edin: Nedîm cenneti değil bir şehri övüyor; soyut bir güzeli değil, ayağının bastığı taşı. Küçük bir tercih gibi durur, oysa koca bir bakışın yön değiştirmesidir.
Yüzeyin Derinliği
Çünkü o güne dek “derin” olmak, gözünü bu dünyadan çekmek demekti. Asıl olan hep başka yerdeydi: ötede, yukarıda, görünmeyende. Nedîm ise başka bir şey söyledi: buraya, şimdiye, önümüzdekine dikkatle bakmak da bir derinliktir. Bir lâlenin kıvrımı, bir akşamüstü ışığı, bir kahkaha — bunlar küçük şeyler değil; iyi bakıldığında koca bir hayatı taşırlar.
Buna yüzeysellik diyenler yanılır. Nedîm yüzeyi küçümsemez, ciddiye alır. Bir şeyi gerçekten görmek — bir şehri, bir yüzü, bir ânı — belki de en zor düşünme biçimidir. Hayal kurmak kolaydır; asıl marifet, tam önündekini fark edebilmektir.
Bakmayı Unutanlar
Bugün Nedîm'in cesareti daha da anlamlı. Hepimiz bir yerlere, ileriye, ekrana bakıyoruz; tam önümüzde duran şehri, masayı, insanı görmüyoruz. Sürekli “asıl hayat başka yerde” diye düşünüyoruz. Nedîm üç yüz yıl önce bunun tersini fısıldadı: asıl hayat, bakmayı bildiğin an, tam burada.
Bir şehrin tek taşına bütün bir ülkeyi feda edecek kadar değer vermek — dünyayı küçümseyen değil, ona tutkuyla bağlı bir adamın sözüdür. Belki de en kıymetli şey uzaktaki bir ideal değil; doğru bakıldığında ayağımızın altındaki sıradan taştır.
Arif Doğanzade
Arif Doğanzade, Üsküdar’da büyüdü. Çocukluğundan itibaren semtin tarihi dokusu içinde felsefeye ve sanata ilgi duymaya başladı. Mimari ve edebiyat bu ilginin doğal bir parçası oldu zamanla. Üsküdar’ı karış karış gezmek, ona soyut kavramları somut mekânlarla düşünme alışkanlığı kazandırdı. Felsefe ve sanatı birbirinden ayrı görmez; birinde derinleştikçe diğerinde de yeni sorular bulur kendine. Buradaki yazılar bu arayışın ürünü.