Bir Çeşme Kitabesi: Şehrin Sessiz Edebiyatı
Bir çeşmenin altındaki iki mısra, bazen bir kitabın anlatamayacağını söyler. Üsküdar'ın eski çeşmelerinin kitabeleri, sade taşa kazınmış bir edebiyat hazinesidir.
Üsküdar'ın bir ara sokağında, neredeyse görünmez bir çeşme vardır. Üstündeki ay-yıldızlı tuğranın altında iki satır okurum, her geçişimde:
Susayanın gözü mü, gönlü mü emanetdir?
Bu çeşme, ikisine de bir cevab arar.
Şair belli değil. Tarih belli değil. Vakıf eden belli değil — sadece bir tarih beyti var: "Yapdı bu hayri merhûm fî-sebîlillâh / Sene bin iki yüz seksen bir." Yani 1864-65. Yüz altmış yıl önce, ismini bile bırakmamış biri, bir çeşme yapmış. Sadece iki mısrası kalmış geride.
Taş üzerine yazmak
Bizim klasik medeniyetimizde edebiyat, kitabın içinde değil, hayatın içinde dolaşırdı. Şair, beytini divan'a yazmadan önce, çoğu zaman bir kapıya, bir mihrap önüne, bir çeşmenin alnına, bir mezar taşına yazardı. Bunlar "popüler şiir" değildi; bunlar şehrin sessiz edebiyatıydı. Halk, geçerken okurdu; çocuklar, yürürken ezberleyiverirdi.
Nâbî'nin Hayriye'sini okuyanlar bilir: o, bir oğluna ahlâk öğretirken bile beyit kullanırdı. Edebiyat onun için sadece estetik değildi; ahlâkın taşıyıcısıydı. Bir mısra, bir mev'iza'dan daha çok aklında kalırdı insanın. Çünkü mısra, sadece zihne değil, kulağa da yazılır.
Vakıf medeniyeti
O çeşmenin altındaki adam, kim olduğunu bilmiyoruz. Belki bir esnaf, belki bir küçük memur, belki bir yetim büyütmüş bir anne — fakat o, bir gün suyun sebilini, beraberinde de iki mısra'lık bir şiiri şehre bıraktı. Bu, klasik dönemin vakıf düşüncesidir: insan, ardından bir damla su, bir taş, bir söz bırakır. Kendisinin değil, eserinin yaşamasını ister.
Cicero, "Si vis amari, ama" derdi — sevilmek istersen, sev. Bizim çeşmenin sahibi de aynı şeyi söylüyor, ama farklı bir dille: "Eğer hatırlanmak istersen, başkasının susuzluğunu düşün."
Geriye kalan
Bir kitabeden öğrendiğim en derin ders şudur: edebiyat, eserin uzun ömrünü garanti eden tek malzemedir. Taş çatlar, demir paslanır, ahşap çürür. Sözün dokunduğu taş ise — okunduğu sürece — yaşamaya devam eder.
Üsküdar'ın o ara sokağındaki çeşmenin suyu çoktan kesildi. Ama mısraları hâlâ akıyor. Geçen, durup okuyor. Bazen ben de duruyorum. Susamış olduğum şey bazen su değil, sadece bir cümle oluyor.
Arif Doğanzade
Arif Doğanzade, Üsküdar’da büyüdü. Çocukluğundan itibaren semtin tarihi dokusu içinde felsefeye ve sanata ilgi duymaya başladı. Mimari ve edebiyat bu ilginin doğal bir parçası oldu zamanla. Üsküdar’ı karış karış gezmek, ona soyut kavramları somut mekânlarla düşünme alışkanlığı kazandırdı. Felsefe ve sanatı birbirinden ayrı görmez; birinde derinleştikçe diğerinde de yeni sorular bulur kendine. Buradaki yazılar bu arayışın ürünü.