Kimsenin Olmadığı Yerdeki Pardon
Bir keresinde, gecenin bir vakti, karanlık mutfakta masanın köşesine çarptım ve daha ne olduğunu anlamadan ondan özür diledim. O saçma fısıltı, kibarlığımızın aslında nereye yerleştiğine dair beni bugün hâlâ rahat bırakmayan bir şey söyledi.
Bir keresinde, gecenin geç bir vaktinde, ışığı yakmadan mutfağa girdim. Su içecektim; belki yalnızca bardağın yerini elimle bulmak için. Karanlık, evin gündüz tanıdığım halini büyütmüştü, eşyaların arasını açmış, mesafeleri yalan söyletmişti. Tam o sırada kalçam masanın köşesine geldi. O sivri, o aynı köşe; gündüz yanından belki yüz kere geçtiğim, varlığını bile fark etmediğim köşe. Acı keskindi ve aptalcaydı. Ve ben daha ne olduğunu anlamadan, ağzımdan bir fısıltıyla "pardon" çıktı.
Etrafta kimse yoktu. Masa, masa. Tahta, vida, dört ayak. Yine de özür dilemiştim, üstelik canı yanan bendim. Bir süre öyle kaldım, kalçam sızlarken, karanlıkta; o özrü duyan tek kulak kendiminkiydi. Sonradan, ışığı yakmadan, o saçma "pardon"un nereden geldiğini düşündüm. Düşündükçe huzurum kaçtı, çünkü bulduğum şey beni teselli etmedi.
Çocukken bunun tam tersi öğretilirdi. Düşüp ağlayan çocuğa anne yere vururdu: yer yaramaz, al sana. Cansız tahtayı, suçsuz zemini suçlu çıkaran o eski avutma. Çocuk sustururdu acısını, çünkü kabahat artık dışarıdaydı, kendisinde değil. Sonra büyüdük. Yerin bir niyeti olmadığını, masaların bizi gözetlemediğini, köşelerin kötülük taşımadığını öğrendik. Bilgi geldi, kafamıza yerleşti, orada oturdu. Ne var ki köşeye hâlâ özür diliyoruz. Demek ki o ilk dersle ikincisi aynı insanda yan yana duruyor, biri kafada, öteki elde ayakta; birbirlerine pek danışmadan.
İşte beni asıl rahatsız eden buydu: kafamın bildiğiyle etimin yaptığı ayrı yerlerde duruyordu. Akıl masanın suçsuz olduğunu biliyordu; ten, çarptığı anda, bu bilgiye hiç uğramadan kendi işini görmüştü. Kibarlık, anlaşılan, aklın bir kararı değil. Bir kasın, bir refleksin, yıllarca tekrar ede ede ete işlemiş bir alışkanlığın işi.
Bir Refleksin Boşa Düşmesi
Düşünün: selam veren el, eşikte kendiliğinden "buyurun" diyen ağız, asansörde tanımadığın birine omuzla yer açan beden. Bunların hiçbiri o an tartılmaz, ölçülmez, kararı verilmez. Çoğunu durup düşünseydik yapmazdık herhalde. Yıllar boyunca tekrarlana tekrarlana bunlar refleks olmuş, düğmeye basılınca öten zil gibi otomatikleşmiştir. Karşında bir insan belirince zil çalar, "buyurun" der. Gövde bunu kendi yapar; sen sonradan haberdar olursun.
Masaya "pardon" demek de işte bu zilin yanlış çalmasıdır. Otomat, karşısında bir insan sandığı şeye doğru kuruludur; karanlıkta sert bir şeye çarpınca tetik çekilir, ezber boşalır, ama hedef yerinde yoktur. Refleks fırlar ve en yakın nesneye toslar. Kibarlık, sahibi başka tarafa bakarken, kör bir biçimde boşluğa düşmüştür. O "pardon" bana ait bile değildi sanki; benden önce davranan, benden hızlı bir şeyin sesiydi.
Montaigne ömrü boyunca kendine baka baka yazdı; huysuzluklarını, korkularını, tutarsızlıklarını, bir şeyi söylerken tam tersini yapışını sabırla kaydetti, ama küçümsemeden. İnsanın gülünç anını hor görmezdi; tam da orada, kontrolün gevşediği yerde asıl adamın göründüğünü sezerdi. Bir insanı en çok ele veren şey kürsüde ettiği nutuk değildir; nutkun bir dinleyicisi, bir hesabı, bir niyeti vardır, adam orada kendini düzenler. İnsanı asıl ele veren, kimsenin görmediği anda yaptığı gereksiz inceliktir. Çünkü o incelik düşünülmemiştir; düşünülmediği için de yalan söyleyemez. Karanlık mutfakta masaya dilenen özür, tam böyle bir andır: kimsenin bakmadığı, kimseye hesap verilmeyen, dolayısıyla numara yapmanın imkânsız olduğu bir an. Adamın ne olduğu oradadır, nutkunda değil.
Görgü Tanığı Olmayan İncelik
Sokaktaki kibarlığın bir seyircisi vardır. İyi görünmenin bir karşılığı gelir: bir baş selamı, biraz güven, rahat bırakılmak, "efendi adam" denmesi. Gövde bunları boşuna öğrenmedi; bir faydası dokunduğu için ezberledi, tekrarladı, kasına işledi. Sokakta kibar olmak, en azından, bir işe yarar.
Masanın gözü yok. Hafızası yok. Yarın bunu kimseye anlatmayacak, senden bir teşekkür beklemeyecek, bir dahaki sefere çarptığında yüzüne vurmayacak. Sana kibar davranmanı gerektirecek tek bir akla yatkın sebep yokken kibar davranıyorsun ona. İşte refleksin çıplak hali budur: yararın, seyircinin, karşılığın tamamen ortadan kalktığı yerde bile zil çalmaya devam ediyor. Alışkanlık, kendisini doğuran bütün sebepler çekilip gittikten sonra da yaşamaya devam eden bir şeydir. Sebep ölür, hareket kalır.
Belki de masaya bu yüzden böyle kolay diliyoruz özrü. İnsana özür zordur; insanın seni gören bir gözü, biriktiren bir hafızası, beklentisi vardır, "pardon" demek onun önünde bir an küçülmektir. Masada bunların hiçbiri yok. Söz, hiçbir engele çarpmadan, hiçbir bedel ödetmeden ağızdan çıkıveriyor. Günün belki en pürüzsüz, en zahmetsiz inceliği bu; hiçbir şey istemeyen, hiçbir şey beklemeyen, hiç kimseye gitmeyen bir incelik. Sahibinden kopmuş, başıboş kalmış saf bir alışkanlık.
O gece, kalçam sızlarken karanlıkta durdum ve şunu sordum kendime, hâlâ da soruyorum: ettim de o özrü, kime ettim? Masaya değil, biliyorum; masanın umurunda değil. Kendime mi? Yıllar önce o özrü ağzıma yerleştiren, adını bile bilmediğim birine mi? Yoksa hiç kimseye, sadece havaya, sadece zil çaldığı için mi? O karanlık mutfakta duran adam — yani ben — özrünü kime borçlu olduğunu gerçekten bilmiyordu. Bilmediğim şey de şu: bir insanın, kimse bakmazken, canı yanmışken, hiçbir karşılık beklemeden incelik gösterdiği o ana ne ad vermeli — onun en boş, en otomatik hali mi bu, yoksa elimizde kalan en gerçek şey mi?
Arif Doğanzade
Arif Doğanzade, Üsküdar’da büyüdü. Çocukluğundan itibaren semtin tarihi dokusu içinde felsefeye ve sanata ilgi duymaya başladı. Mimari ve edebiyat bu ilginin doğal bir parçası oldu zamanla. Üsküdar’ı karış karış gezmek, ona soyut kavramları somut mekânlarla düşünme alışkanlığı kazandırdı. Felsefe ve sanatı birbirinden ayrı görmez; birinde derinleştikçe diğerinde de yeni sorular bulur kendine. Buradaki yazılar bu arayışın ürünü.