Felak Sûresi 1. Âyet Tefsiri — Tefsîr-i Kebîr (Mefâtîhu'l-Gayb)

Fahreddin er-Râzî

FELAK SÛRESİ

MUAVİZETEYN'E GİRİŞ

Bu iki sûrenin tefsirine girişmezden önce, iki konunun ele alınması gerekir:

Birinci Konu: Bir arifin (mutasavvıfın) bu sûreyi enteresan bir şekilde tefsir edip, şöyle dediğini duydum: "Allahü teâlâ, İh tas Sûresinde, "üahiyyât" (ulûhiyyet) konusunu açıklayınca, onun peşisıra, mahlukatın mertebelerini anlatmak için Felak Sûresi'ni getirdi ve önce, "De ki: Sabahın Rabbine sığınırım..." buyurdu. Çünkü ademin (yokluğun) karanlıkları sonsuzdur. Hak Sübhanehû ve Teâlâ da, var etme ve yaratmanın nuru ile bu karanlıkları aydınlatandır. İşte bundan dolayı Hak teâlâ, önce, "De ki: Sabahın Rabbine sığınırım" buyurdu, sonra da "Yarattığı şeylerin şerrinden" buuyrdu. Bunun izahı şöyledir: Mümkinât-mahlukat alemi, Cenab-ı Hakk'ın, "Dikkat edin, halk (yaratma) ile emr O'na aittir"(A'râf, 54) ayetinde beyan ettiği üzere, iki kısımdır: âlem-i emr ve âlem-i halk... Âlem-i emin hepsi, mahza hayırdırlar, serlerden ve afetlerden (kusurlardan) uzaktır. Âlem-i halk ise cisim ve cismaniyyet alemidir. Şer de ancak bu alemde bulunur. Cisim ve cismaniyyet alemi, alem-i halk (yaratılış alemi) diye isimlendirilmiştir. Çünkü halk, takdir etme (bekleme) manasınadır ve mikdar (belirlenen ölçüler) cisimlerin ayrılmaz özellikleridir. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hak, "De ki: Var etme ve yaratma nuru ile, yokluk denizinin karanlıklarını aydınlatan Rabbe cisim ve cismaniyet alemi olan, halk alemindeki serlerden sığınırım" buyurmuştur.

Hem sonra açık olan hususlardan birisi de şudur: Cisimler, ya eserîolur, ya unsurî olur. Eserî cisimler, hayırlı ve iyidirler. Çünkü onlar, kusur ve bozulmadan uzaktırlar. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rahman'ın yaratmasında hiç bir kusur göremezsin. Gözünü tekrar çevir, bir çatlak görüyor musun?"(Mülk, 3) buyurmuştur. Unsurî (elementlerden oluşan) cisimler ise, ya cansızdır, ya bitkidir, ya hayvandır. Cansızlar, bütün nefsani kuvvetlerden halidir. Binâenaleyh bunlarda tamamen zulmet (karanlık) vardır ve hiçbir nur yoktur. İşte, "Karanlığı çöktüğünde gecenin şerrinden (o Rabbe sığınırım)" (Felak, 3) ayetiyle anlatılmak istenen budur.

Bitkilere gelince, onlardaki bitkisel besleme gücü, hem enine, hem boyuna, hem de derinlemesine artar, uzar. Binâenaleyh bu bitkisel güç, sanki üç düğümü üflenmiş gibidir. Hayvanlara gelince, onlardaki hayvani güçler, zahiri duyular, batini duyular, şehvet ve gazabtır ve bu kuvvetlerin hepsi, insani ruhu, gayb alemine bağlanıp, Allah'ın celalinin kudsiyyeti ile meşgul omaktan alıkor. İşte, "Hased ettiği zaman, hased edenin şerrinden de (o Rabbe sığınırım) "(Felak, 5) ayetinden murad budur. Bu mertebelerden sonra, insani nefisden başka süfliyyat kalmamıştır ve Rabbe sığınan odur. Binâenaleyh kendisinden sığınılmaz.

Hal böyle olunca Allahü teâlâ bu sûreyi bitirdi ve bundan sonra, Nâs Sûresi'nde, insani nefsin, terakkideki derecelerinin mertebelerini zikretti. Bu böyledir, çünkü nefis, fıtratı (yaratılışı) itibariyle, marifetullah ve muhabbetullah ile dolmaya (sarılmaya) müsaittir. Fakat o, işin başında, bütün bu " marifetlerden (ilimlerden) baştır. Sonra ikinci mertebede onda önce bedihi ilimler meydana gelir. Bu ilimler vasıtasıyla, fikri meçhulleri bilme derecesine ulaşmak mümkündür. Sonra işin sonunda da, bu fikri meçhuller, kuvveden fiile geçer. İşte Hak teâlâ'nın "De ki: İnsanların Rabbine sığınırım" (Nas, 1) ayeti, insani nefsin birinci mertebesine, yani bütün bedihi ve kesbi ilimlerden hali (boş) oluş haline bir işarettir. Bu böyledir, çünkü nefs bu mertebede, kendisini o bedihi me'arifi (bilgiler) ile terbiye, edip süsleyecek olan bir mertebeye muhtaçtır. Sonra bu ikinci mertebede, ki bu, o bedihi ilimlerin meydana geldiği mertebedir, nefis için, buradan fikri ilimleri bilme mertebelerine geçebilme melekesi (kabiliyeti) ayetinden murad budur. Sonra üçüncü mertebede, yani bu fikri ilimlerin kuvveden fiile geçmesi mertebesinde, nefsin tam kemali (olgunluğu) gerçekleşir. İşte "ve insanların ilahına (sığınırım)" (Nas, 3) ayetinden murad da budur. Binâenaleyh Hak Sübhanehû ve Teâlâ kendisini adeta, insani nefsin mertebelerinden herbir mertebeye göre, o mertebeye uygun bir isimle isimlendirmiştir. Sonra da, "O sinsi vesveselerinin şerrinden (sığınırım)" (Nas, 4) dememizi emretmiştir. Bu sinsi vesveseciden murad, vehmi kuvvettir. Vehme, "sinsi" denilmesinin sebebi şudur: Akıl ve vehim, bazı mukaddimelerin (öncüllerin) kabulünde, biribirine yardım ederler. Sonra iş neticeye ulaşınca, akıl o neticeye destek olur, vehim ise, sinsice davranır, geriler, döner ve neticenin kabulünü engellemeye çalışır. İşte bu sebepten dolayı ona "sinsi" (hannâs) denilmiştir. Sonra Hak teâlâ, bu sinsinin, akla büyük zarar verdiğini ve insanın nadiren ondan kurtulduğnu beyan etmiştir. Binâenaleyh Hak teâlâ bu sûrede adeta insan ruhunun mertebelerini beyan etmiş ve onun düşmanının kim olduğuna ve akıl ile vehmin arasının ne ile ayırdedilebileceğine işaret etmiştir. İşte bu nokta, insani nefsin mertebelerinin son derecesidir ve dolayısıyla Kitab-ı Kerim ve Furkan-ı Azim bu noktada sona ermiştir."

Muavizeteyn'in Nüzul Sebebi

İkinci Konu: Müfessirler bu sûrelerin sebeb-i nüzulü olarak, birkaç rivayet zikretmişlerdir:

1) Rivayet edildiğine göre Cebrail (aleyhisselâm), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelip, "Bir ifrit, cin, sana tuzak kuruyor. Binâenaleyh yatağına gittiğin (yattığın) zaman dedi.

2) Allahü teâlâ bu iki sûreyi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e göz değmesine karşı bir tedavi-çare olsunlar diye indirmiştir. Sa'îd b. Müseyyeb'den şu rivayet edilmiştir: Kureyşliler, "Gelin, aç kalalım ve Muhammed'e nazar vuralım" dediler ve bunu yaptılar. Sonra ona gefip, "Pazun ne kadar güçlü; sırtın ne kadar kuvvetli, yüzün ne kadar parlak!" dediler. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, muavizeteyn'i indirdi.

3) Müfessirlerin ekserisinin görüşüne göre ise Yahudi Lebîd b. el-A'sâm, bir kuyuya attığı bir yay kirişine, onbir düğüm atarak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e sihir yaptı. Bu kuyunun ismi, Zervân idi.…

Tefsir yükleniyor…